Belirsizlik Dünyasının Ethosu Esneklik

Lokomotifliğini bilim ve teknolojinin üstlendiği değişim, her alanda o kadar hızlı ki… Günümüzü algılama ve geleceğimizi öngörme gücümüz zayıflıyor haliyle.

Günümüzü anlamak, geleceği kestirebilmek, sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek için her şeyden önce ihtiyaç duyduğumuz yaşamsal önemde bir tutum var: Zihinsel esneklik.

Artık bizim için bir tarihsel dönem olan modern toplumların “büyük anlatı” ları vardı. Bu anlatılar modern insanın içinde yaşadığı dünyayı, sistemi anlamlandırması için gerekli tüm anlam, sembol ve değerleri barındırıyor, sadece akılla kavranan gerçekliği ve ideolojiyi temel kabul ediyordu. Büyük anlatılar felsefi temellerini Descartes’da buldu, aydınlanmacı filozoflarla da referanslarını genişletti. Evrenselin mutlak ifadesi olan, genelgeçer tüm doğruları içeren büyük anlatıların amaçları farklılık gösterse de hedef aynıydı,  insanlığı “yüce bir amaç” uğruna “ilerletmek”

Hegelci spekülatif anlatıdan Kantçı özgürlük anlatısına kadar büyük ve evrensel felsefe sistemleri düşünsel yaşamın büyük anlatı örnekleriyken; Marksizm, etnik ya da dini şovenizm siyasal yaşamın büyük anlatı örnekleridir. Büyük anlatılar, sadece felsefe ve siyasette göstermedi kendini.

Bilimin pozitivist yorumu da büyük anlatı haline geldi. Mekanik evren görüşünden hareketle evreni, toplumu ve insanı nedensellik ilişkisi içinde ele alan, akıl ve deneyin dışında bilgi kaynağı kabul etmeyen, nesnelliği fetişleştiren, olup biteni bütünüyle denetim altına almayı amaçlayan pozitivist paradigma, büyük anlatı olarak işlev gördü.

Bütün büyük anlatıların  ortak noktası, ideoloji gibi işlev görmeleri; kendilerini evrensel gerçekliğin tek temsilcisi gibi ortaya koymalarıdır. Modern toplum da söylemini bu büyük anlatılar üzerine inşa etti, bu büyük anlatılara dayanan kültürüyle meşrulaştırdı kurumlarını.

Modern toplumun büyük anlatılar üzerinden geliştirdiği bu söylem, ideolojikti yani kesin, evrensel, tek ve  yanılmazdı. Farklılıkları, yerellikleri, olasılıkları, belirsizlikleri kabul etmiyordu.

Büyük anlatıların söylemini düşündüğümde E. Hoffler’ın “Kesin İnançlılar” diye dilimize çevrilen, kitle hareketlerinin anatomisini ele aldığı kitabı gelir aklıma. Herhangi bir durum ya da olayla karşılaştığımda “kime, neye göre, hangi açıdan, ne zamana kadar” gibi soruları cevaplamam gerektiğini öğrenmişimdir kitaptan. Şimdinin değersizleştirildiği, kaçınılmaz geleceğin kutsandığı, bireyin değil kitlelerin yüceltildiği bir söylemdi; büyük anlatıların güçlü egolar tarafından dillendirilen kesin inançlı söylemi. Uçların, ifrat ve tefritin, siyahla beyazın, iyiyle kötünün, günahla sevabın yani kutupların söylemiydi. Bu söylemde grilere, kuşkuya, olasılığa, oranlara, meraka, belirsizliğe yer yoktu. Zira atom parçalanmamış, atom altı dünyanın devasa zenginliği henüz keşfedilip anlaşılmamıştı. Evrenin en temel taşı, parçalanmaz bir bütün olan atom, ya madde ya dalga özelliği gösteriyordu, üçüncü bir hal olanaksızdı. Sonuçta büyük anlatıların kesin inançlı söylemi, yaşamın renkliliğini, iç içe geçmişliğini, etkenlerin zaman, mekân, insan ve duruma göreliğini, bunların ağırlık paylarının değişebilirliğini, dinamik yapıyı göremiyor; bilinemezliği kabul edemiyordu.

Neyse ki çok yönlü değişimler, modern toplumun büyük anlatılar üzerine meşrulaştırdığı kesin inançlı söylemi geçersiz hale getirdi. Özellikle fizik ve biyoloji alanındaki gelişmeler, bilişim dünyasındaki yenilikler ezberlerimizi bozdu, eski bilgilerle yeni durumları açıklayamaz hale geldik.

Gerçekliğin doğasını maddi olan ve maddi olmayan şeklinde düalist bir anlayışla ele alan mekanistik kabul, yerini maddi ve maddi olmayanın iç içeliğine, bunların farklı görünümler içeren bir bütün olduğu kabulüne bıraktı. Atom altı dünyanın çığlığı, genlerin kulağımıza fısıldadıkları, eski kabullerimizi alt üst etmeye yetti, bilinemezliğin bilgisi  “her şeyi biliriz” kibrimizi suratımıza çarptı, belirleyebildiklerimizle belirleyemediklerimizin dansı sınırlı bir varlık olduğumuzu hatırlattı; ön görülemezliği fark etmemiz insanı, doğayı kontrol altına alma hırsımızı dizginlemeyi gerektirdi. Dogmalardan alelacele kaçma arzumuz; akıl, gözlem ve deneyi fetiş haline getirmemize yol açmıştı geçmişte. Sezgi, içsel kavrayış gibi  temel insani özelliklerimizin bilgiye ulaşmada kaynak olabileceğini göremeyecek kadar körleştirmişti bizleri, oysa yeni gelişmeler katı düşünme biçimlerimizi yumuşatıp tabularımızı yıkarak mantığımızı çeşitlendirdi.

Tüm bu gelişmeler büyük anlatıların kesin inançlı söyleminin kabuğunu kırdı. Şimdi yeni bir döneme girdik; anlam, sembol ve değerlerin, kurum ve kuralların netleşmediği bir dünya var önümüzde, öngöremediğimiz bir dünyaya insan yetiştiriyoruz.

Bilemediğimiz bir çok şey var ama çok iyi bildiğimiz bir şey daha var, o da öngörülemez yeni dünya karşısında geliştirebileceğimiz sağlıklı tutumun “esneklik” olduğu. Söz konusu dünyaya hazırlanırken en sağlam azığımız zihinsel esneklik olacak. Bu dünyada değişmezlerimiz de olacak elbet; omurgasız bir yapının ayakta kalamayacağını biliyorum, postmodern kaosu gerçeklik sanmadığım gibi “her şey gider” rüzgârına da kapılmış  değilim.

Dijital dünyanın belirsizliği karşısında zihinsel esnekliğin insan, toplum ve devletler için yaşam simidi olacağını düşünüyorum. Zira esnekliğe sahip olan, uyum sağlayan, yenilenen insanlar, toplumlar, devletler yaşamlarına devam edecekler, diğerlerini kütüphanelerimizin tarih reyonuna yerleştireceğiz.

Kısaca kadim geleneğimizden süzülen “keramet ve harikalarda iş yoktur, iş istikamettedir” sözünü deseydim, diyebilseydim, yine noktayı çoğalttım; cahilliğime verin…

Barış AYGENER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir