Bir buğday tanesi dile gelseydi ve hayatını anlatsaydı, onu sustururduk. Hiçbirimiz onun toprak altında geçen zamanlarını dinlemek istemezdik. “Orayı geç de sen güneşi görünce ne oldu, ondan bahset” der, videoya anlatsa bile rejide o bölümleri silerdik.
Sarı saçlarına şiirler düzdüğümüz başakları, damağımıza değdiğinde kanatlarımızı göğe saldıran tadını, midemize girdiğinde hissettirdiği tokluğun güveni için destanlar yazabileceğimiz o buğday tanesi onu doğuran toprak ve gübre ile geçen zamanını anlatamaz bize. Bu yüzden kaderlerimiz çok benzeşiyor.
Kimsenin çilesini duymak istemeyiz. Bizim için her şey parıldadığı andan itibaren vardır. Sekiz kitabı var adamın derken açılan gözlerimiz, onları yazdıran acıları seyretmek istemez. Ne var canım ben de acı çektim hayatta deyiverir aynı insan.
Bu yanılgı başka bir yanlılığı doğurur. Işığa koşan pervaneler gibi başarıya koşan insan refleksi. Başarı; uzaktan kolayca tanınan yakınlaştıkça sisleşen ve parçalanan bir cisim. Kavram değil cisim bilerek yazdım. Cisim çünkü onu hayal eden insan bile onu zihninde tecessüm ettirmeden harekete geçemez. Adı olmalıdır onun. Başarının adını koyan zihin zemin ve boyutlarını da oluşturup beyni onu kamçılar. Düşündükçe uyku kaçırır, uyuşukluk bozar. Parıltısız bir başarı tahayyül edilmez ama benim itirazım da tam buraya.
Bilgi ve buğday karanlıkta olgunlaşır. Bilen ve yazan insanların az geçmişini kurcalayınca içinden mutlaka bir hüzün, karanlık, acının uğultusu duyulur. Bütün o parıltılar, şaşaalar o alttaki dip sesi bastırmak içindir genelde. Kimsenin sormaya gücü yetmez, nasıl oldu diye. Konuşanın da çoğu kez dili varmaz böyle oldu demeye.
Bilginin yüzde seksenini görerek elde etmemiz, onu doğuran karanlığı acıyı görmekteki engelimiz. Doğum günümüzde kimse annemizi tebrik etmez. Bütün sıkıntıyı, acıyı o çekmiştir halbuki. Şimdiki nesle baksak “Doğururken bana mı sordun” diyecek kadar fikirsizi de var hadsizi de. Varlığının sorumluluğunu yüklenemediği için şükründen aciz kalan bir sakat zihnin sayıltıları.
Bir başka parıltı yanılgımız ise eseri takdir edip süreci es geçmemiz. Yazar, alim, mimar… Bir eserin fikir kaygısını çeken kişi onun için çalışan amelelerden daha fazla takdiri hak eder, tamam. Bu ameleyi tahkir hakkı doğurmaz kimseye. Elindeki varını yoğunu çalmadan çırpmadan özveriyle harcayan bir insanın emeği de o fikir sahibi kadar kutsar hakkın katında. Onun da hakkı vardır. Parasını verip hakkının ödenmesi yetmez, özverisi de değerlidir.
Yazmak elbette güzel bir kabiliyet. Bir binanın tuğlalarını kamyonla bir yere yığınca ev olmuyor. Kelimeleri kendine has bir melodiyle yan yana getirmek bir beceri. O yazıyı yayınlamak için maddi manevi destek olan da kendi kaderince takdiri hak eder.
Ürünü pazara çıkaran da satıştan komisyonunu alır. Bunu sen ürettin, öyleyse her şeyiyle senindir deme hakkı yok kimsenin. Onu düzenlemek için yardım eden, basımı için destek olan varsa onun da emeği kutsaldır, çabası takdire şayandır. Yetişmiş bir ürün varsa ardında yetiştirmiş bir insan, emek, katlanılmış nice sıkıntılar da vardır. Ben oldum belki ama beni bugün parlak gösteren benim geçmişimdeki karanlıklar. Babamın ellerinin kiri, bana destek olmak için daha fazla çabalayan dostlarımın emeği var her satırımda. Kimse kendiyle ben olmaz. Bizi biz yapan ardımızdaki emek. Beni çalışmaya, üretmeye mecbur kılan da bir nevi ardımdaki emeğe duyduğum hürmet ve saygı. Elimdeki ekmek ile dimağımdaki bilgiyi kutsayan aynı.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar