Baharın kokusu gelmeden önce kuşların cik ciklerine kulak kabartırım. Evimizin önündeki elli yıllık çınar ağacından bir uğultu duyuyorsam, “bahar artık kapıdadır,” diye düşünür ve sık sık pencereyi açarak dışarıya bakarım. Kuşların sesleri ile birlikte toprağın ve bitkilerin kokusunu da almak isterim. Toprağı yara yara kafasını dışarıya çıkarmaya çalışan bir otun veya çiçeğin çabasını ve gürültüsünü adeta yüreğimde duyarım.
Bu yıl Köln‘e çok az kar yağdı. Haftalarca yağan yağmur sokaklardaki sessizliği daha da artırdı. Her sokağa çıkışımda yorgun ve bıkkın yürüyen yaşlı insanları gördükçe bir yıl içinde bir kaç yıl yaşlandığımı düşünerek üzüldüm. Etrafımızı çepçevre saran korku, yalnızlık, soğuk ve renksiz yağmurlar koronadan daha beter ruhlarımızı karartmaya başladı.
Haftada iki-üç kez kıyısına kadar yürüdüğüm Ren Nehri’ni de bu yıl perişan halde gördüm. Nehir sanki bu yıl daha da kirlenmiş ve hantallaşmıştı. Yağmurları içine sindiremeyen nehir tam sekiz metre yükselmiş, sokaklara kadar ulaşmıştı.

Bir zamanlar üzerinden geçen trenlerle Yahudileri ve Çingeneleri toplama kamplarına taşıyan Hohenzollern Köprüsü de bir garip duruyordu. Her gittiğimde başında durup hem geçen trenlere hem de muhteşem görünüşlü Dom Kilisesi‘ne bakardım. Bu kilise nedeniyle yılda tam altı milyon turist Köln’e geliyor ve kilisede hacı olup dönüyordu. Bu yıl onlar da hacı olamadılar. Dostoyevski‘nin kızı Aimee‘nin yazdıklarına bakılırsa, Fyodor anarşist sevgilisi Polina‘nın peşinden koşarken buraya da uğramış. Gotik eserlere hayran yazar, yüreğindeki aşk acısı nedeniyle Dom Kilisesi’ni ziyaret edemeden alelacele Paris‘e geçmiş. Orada Polina’nın bir Fransız aşığı olduğunu öğrenince bu kez pişmanlık duygularıyla Dom Kilisesi’ne gelerek günah çıkarmış.
Dostoyevski’nin kitaplarındaki psikolojik derinlik, bazen isyancı, bazen teslimiyetçi kahramanları, körü körüne panslavizmi, Türklere bakışı, biraz da ırkçılığı ben hep düşündürmüştür. Ama büyük yazar olduğu konusunda hiç kuşkum yoktur.
Köln’ün suskunluğunda Dostoyevski dertlerime tercüman olamayacaktı. Her zaman yaptığım gibi Köln’ün Ehrenfeld semtindeki duvar resimlerine bakmaya gittim. Ana caddeye bakan büyük bir binanın ön cephesine boydan boya sevimli bir cadı resmi çizilmişti. Gülümseyen cadının kafasında neler yoktu ki… Tencere, tabak, vazo, motosiklet…. Bu cadı belki de modern insanın kafasındaki karmaşayı yansıtıyordu. Birbirinden ilginç duvar resimlerine bakmaktan yorulunca gerisin geriye oturduğum Kalk semtine geldim. Yağmur kesmişti. Şemsiyeyi katlayıp koltuğuma vurdum. Eve gitmek istemiyordum. Bir kahve aldım ve yakındaki parka girdim. Pandemi öncesi çocuklara dolu park bomboştu. Oysa hava biraz ısınınca burası çocuklarla dolardı. Onların sesi kuş seslerine karışarak göklere yükselirdi.

On adım kadar yürüyünce yerde oturan şapkalı bir adam gördüm. Elinde tokmak ve keski ile bir ağaç köküyle uğraşıyordu. Tam karşısında durdum.
Bir ara başını kaldırıp bana baktı. Ardından gülümsedi. Ben de gülümsedim. Otuz beş yaşlarındaydı ve uzun faulleri vardı. Faulleri aynen Puşkin‘in resimlerinde gördüğüm gibi yüzünün altına kadar uzanmıştı. Belki de Dostoyevski’yi düşünürken karşıma Puşkin çıkmıştı!
O beni görmüyor ve işiyle ilgileniyordu. Keskiyi ağaç köküne yaklaştırıyor, ardından bir müzik ritmiyle plastik tokmağını keskinin üzerine indiriyordu. Beş dakika sonra sakallı bir insan kafası ortaya çıkmıştı. Adamın el çabukluğu ve marifeti karşısında şaşkına dönmüştüm.
“Sen heykeltraş mısın?” diye sordum.
Kafasını salladı. “Müzisyenim,” dedi. Ardından da ekledi. “Boş zamanlarımda bu tür şeyler yaparım.”
Yaptığı eseri önemsizce sunması hoşuma gitmemişti. Şimdi heykeldeki sakallı adamın sol tarafında bir kuş şekli ortaya çıkmıştı.
“Heykelin resmini çekebilir miyim?” diye sordum. Omuzlarını silkti. “Sen bilirsin,” dedi. Peş peşe resimler çekerken umursamaz bir şekilde çalışmaya devam etti.
İsmimi söyledim. O da ismini söyledi.
“Markus Schon”

Köln’de oturuyormuş. Korona çıkınca müzik gurupları dağılmış ve konser veremez duruma gelmişler. Koronaya karşı benden daha dertli ve kızgındı.
Korona hastalığına inanmayanlar hakkında ne düşündüğünü sorunca keskiyi sakallı adamın kafasına daldırdı.
“Sind alle Querdenkende idoten,” sözcükleri döküldü ağzından.
“Querdenkend” kavramı korona ortaya çıktıktan sonra Almanya’da sık sık kullanılmaya başlamıştı. “yanal, alacalı düşünen,” demekti. Çoğu yabancı düşmanı fanatiklerdi. Markus onların hepsini aptal olarak görüyordu.
Biraz konuşunca Markus’un müzisyen ve heykelciliğinin yanısıra tarihçi, eğitimci olduğunu da öğrenecektim. Bu adam boş adam değildi. Beni şaşkına çeviren korona yalnızlığı ile tatlı sohbetine sığınmak istedim. Ben şiir deyince, o “Goethe” dedi.
“Faust’da nasıl da şiirden bir dünya yaratmıştır,” diye ekledi.
Felsefeden söz açınca, Nietzsche‘nin deliliğe varan yalnızlığını dile getirdi. Ardından Schoponhauer‘e geçince ruhum kararır gibi oldu. Bu ıslak, soğuk ve korona ortamında Schopenhauer’ın “Hayat acıdan ve kötülükten ibarettir,” gibi karamsar felsefesini dinleyecek halde değildim.
Markus’u edebiyata doğru çektim. Önündeki ağaçtan heykel hemen hemen bitmişti. Sakallı adamın kafasında bir kuş, arkasında ise bir fil duruyordu.
“Panait İstrati adını duydun mu? “diye sordum.
Olumsuzca kafasını salladı. İstrati’nin şiire benzeyen satırları dilimden döküldü:
“Saat, sabahın dokuzuydu. Mahallenin yaşlı postacısı, sopasıyla sokak kapısına vurdu ve bağırdı :
“Adrien Zograffi!”

“Bekleyin bir dakika, Gavrila Baba!” diye seslendi Adrien; “henüz giyinmedim.
“Vay canına!” diye aklından geçirdi postacı, “bizim gezgin kuş dönmüş.”
Bu “gezgin kuş” İstrati’nin asla vazgeçmediği dostu Mihail’di. İstrati, edebiyatı da, sevgiyi, vefayı da ondan öğrenmişti.
“O, bitli saçlarının ve paspal ceketinin altında inanılmaz bir kalp ve fevkalade bilgi birikimine sahip bir zeka bulunan biricik arkadaşıdır o, Mihail’dir o.”
Makrus gülümsedi. Belli ki hepimizin bu karanlık ve yalnızlık günlerde öyle bir arkadaşa ihtiyacımız vardır değil mi?
Orhan ARAS

” Etrafımızı çepçevre saran korku, yalnızlık, soğuk ve renksiz yağmurlar koronadan daha beter ruhlarımızı karartmaya başladı.”
Etrafımızı saran korku, yalnızlık koronanın eseri ama. Yedi yıl sürecekmiş…