Binboğa Duyuşlu Mehmet Hoca…

“Kerpiç evin sıcacık kuzinesine, üzerinde mutlu bir kara tren gibi fokurdayan çaydanlığa, kuzinenin açık fırınından mis gibi kokusu gelen, yer yer yarılmış patateslere, duvardaki bağlamaya, babamın mavzerine, karabina tüfeğine son kez bakıp çıktım. Aşağıda, ahırda atları kişniyordu ağamın; ben daha evden çıkmadan acele onlara arpa vermeye inmişti. Anacığım eyvandan minibüse binene kadar bana el sallamış, ara ara gül oyalı yazmasının kenarıyla gözyaşlarını silmişti.”
                                                                                                                                   

Mahzuni Şerif: “Lorşun yaylasının dirgen Ali’si/Gülden güzel şu tanırın yaylası/Hani Berçeneğin ala delisi/Dost Mahzuni gibi körün nerede.” diye bir ağıt söyler. Dirgen Ali’ye söyler. Dirgen Ali’yi söyler… “Dirgen Ali, Afşin, Elbistan, Göksun, Sarız, Gürün ve Kahramanmaraş’ta sözünün üstüne söz söylenmeyen yiğit kişilikli; kimine göre “eşkıya”, kimine göre “ağa”, kimine göre de “halk kahramanı” bir kişiliktir.

Binboğa Dağları özellikle Afşin, Sarız ve Göksun ilçe sınırları içinde yer alan, doğal otlakların bulunduğu hayvancılığa elverişli özellikle baharla birlikte sürülerin ve sürü sahiplerinin hem yurtlak hem yaylak yeri olmuştur. Kırsal toplumlarda yaşayan insanların kavgalarının çoğu da özellikle yaylaklar, meralar ve tarlalar yüzünden olmuştur. “Maraş Aslanı” namıyla da bilinen Dirgen Ali Ağa 1884 yılında Afşin ilçesinin, eski adı Lorşun olan Altunelma köyünde doğmuştur. Dirgen Ali Antep’in işgali sırasında şehre gizlice gelen Gazi Mustafa Kemal’le Antep Kuvayı Milliye komutanlarından Aslan Bey’in evinde tanışmış ve Gazi’nin direktifleri doğrultusunda çetesiyle özellikle Maraş’ın köylerindeki Ermeni mezalimini önlemek için büyük mücadeleler vermiş bir Kuvayı Milliye kahramanıdır.” https://dergipark.org.tr

Dirgen Ali aynı zamanda Dadaloğlu’nun torunlarından Afşin’in kadın ozanı Dirgen Hatça’nın eşi, Âşık Mahzuni Şerif’in dostlarından ozan Dirgen İsa’nın babası ve şair, yazar, edebiyatçı, öğretmen Mehmet Binboğa’nın da dedesi. Mehmet Hoca baba dede mirasına sahip çıkmış biri. Gerçi babaannesi ozan Hatça’yı da unutmamak gerekir. Damardan şair… Hatça Ana yörede ağıtlarıyla meşhur yiğit bir Anadolu kadını. Belki de Dirgen Ali’nin Dirgen Ali olmasındaki en büyük etkenlerden. Gelelim torun Mehmet Binboğa‘ya. Daha on iki yaşlarında Mahzuni Şerif’le karşılıklı saz çalışıp atışıyorlar.

Torun Binboğa ozan, şair, öykücü, deneme yazarı, romancı, edebiyat öğretmeni… Hepsinin ötesinde iyi bir edebiyat eleştirmeni. İşi bilenlerden. Bir metni ele alıp en ince ayrıntısına kadar çözümler. Romanda, öyküde zaman, mekân, kurgu… üzerine yazdıkları mutlaka okunmalı. Sahici kalem ve kelam erbabı… Edebiyata dair teknik yazılarının yanında çocukluğunu, hatıralarını anlattığı metinleri okumamak büyük eksiklik. Çocukluğunu, memleketini anlattığı yazıları yürekten damlayarak sayfalara dökülür. Bir derya olur duygular… Hüzne vurur mızrabı, hüznü vurur… Yukarıda kısaca belirttiğimiz gibi sözlü kültürün burçlarında bayrak dalgalandırmış bir aileden gelir. Türküler, uzun havalar büyütmüştür Binboğa’yı, en çok ta annesinin yüreği yanık ninnileri, meselleri… Babaannesinin Dirgen Ali’ye yaktığı ağıtlar… Dağların rüzgârıdır sızım sızım sızlayan… Paramparça bir aydır pınarlarda yakamozlanan… Upuzun dalışlar, dalgınlıklar, cılga yollar, yaylaya kelep kelep inen zaman… Yayla yollarına dizilmiş sürmeli koyunlar, yiğit atlar… Kuşlarla, börtü böcekle yarenlik. Yarenlik, başı dumanlı dağlardan sonsuzluğun sesini fısıldarken esen yeller… Sazın tellerinde gezinirken bir acayip sonsuzluk… Kerpiç damların kurnalarında serçeler… Kurnalarda keklikler, kurnalarda üveyikler… Upuzun çayırlarda meleyen emlik kuzular…

1963 Afşin doğumlu Mehmet Binboğa. Lise dahil ilk ve ortaokulu Afşin’de okuyor. 1990’da Atatürk Üniversitesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümünü bitirip öğretmenliğe başlıyor. Kars, Antakya, Kütahya, Eskişehir görev yaptığı yerler. Halen Eskişehir’de emekli bir edebiyat öğretmeni olarak edebi çalışmalarına devam ediyor.

Çocukluğunu anlattığı bir yazısında şöyle diyor Binboğa: “Çocukluğumun Maraş’ında her şey maviydi sanki; telli peygamber çiçekleri, köygöçürenler, ebegümeci çiçekleri, elma çiçekleri [aslında elma çiçeği daha çok kırmızı beyaz açardı.] yabani sarmaşıklar, nevruzlar, dud-ı ah [ahın dumanı] rengindeki sümbüller, o sümbüli yağmurlar ve tabii ki fiğler mavi açardı…

Yemyeşil bir dünyanın orta yerinde, fiğ tarlalarında gökten yeryüzüne yıldız dökülmüş gibi geceden, sabahın altın ışıklarıyla dal uçlarındaki billur çiy tanecikleriyle yarışan fiğ çiçekleri..

Köyümüz sırtını Binboğa Dağları’na vermiş, Elbistan Ovası’na doğru serilmiş ipek bir seccadeyi andırırdı rengârenk. Ben en çok, doru kısrağın üzerinde yayladan gelirken dağlar bitip yemyeşil bağların başladığı Gâvur Yolu’nun tepede atımı durdurur; ayaklarımın altında uzayıp giden o renk cümbüşünü izlerken mutlu olurdum…” Mehmet Hoca çocukluğunu anlatıyor. O günlere birer güzelleme. Bugün ne o mavi kaldı ne o çiçekler  ne o gökyüzü ne o ovalar. Şimdi göğün maviliği kirlenmiş, bütün çiçekler sentetik, ovalar betondan dağlara teslim olmuş. Atlardan da bahseder Binboğa: “Bir Afşar’ın en yakın dostu atıdır. Çünkü onlar; Osmanlı yaylaklarını, kışlaklarını Çerkezlere tahsis etmeden önce Binboğa Dağları’nda, Uzun Yayla’da nazenin her koyağın lalesini, sümbülünü derer; her pınar başında biraz eyleşip yeniden ve daha büyük bir aşkla, yeni yurtlar edinmek, hayal tadında olası uçarı mutluluklar bulmak için altlarında “çekiç başlı, kalem kulaklı, kalkan döşlü” atlarıyla bir masalda kaybolmak ister gibi, uzak yasak iklimlere kanatlanırlardı. Bir dağın ardında bir dağ daha vardı çünkü…”

Onun yazdıklarını okurken mutlaka cümlelerinden birine apansız bir yağmura yakalanır gibi yakalanıverirsiniz. Melül mahzun bir yağmura… “Nerede onca güzel insan, nereye kayboldular, annem babam ne zaman birer avuç toprak oldu, ya ben ne yapıyorum bu betonun içinde?… Annem beni yeniden doğur, çok yalnızım…” derken o cümleler dile gelir, canlanır ve bir yumruk gibi gelir oturur içinize. Birden çocukluğunuza, ilk gençliğinize dönersiniz… Bazen de bir bozkırda ayı seyrederken bulursunuz kendinizi. Ya da ince ince yağan bir yağmurun içinizi eriten iksirinde. Ya da ilk aşkın dizleri tutmaz hale getiren iksirinden yudumlarsınız en tenhalarda. Onu okurken gene kar yağar Binboğa dağlarına, gene bahar gelir yaylalara… Yayla yollarına dizilir göçler… Bir uzun hasrete dizilir bütün sözcükler. Bir derin hasrete… Bir sızıya… Bir derin hüzne… Ve her daim bir gam kokusu olur havada. Her daim…

Binboğa’nın yayımlanmış ikisi roman ikisi şiir dört kitabı var: Efelya, Şiirkent’in Narçiçeği, Yasenya ve Gül Süremi.  Gül Süremi kitabındaki Çıdam şiirinde: “göz değil, gözeydi o yeşilistan böcekleri/bir orman tutuşur gibi gövdemizde/yangınlardan, çıngılardan çıkıp gel/dinecek gibi değil bu çırpınış” diyor. Evet bitmez bir çırpınış. Bitmeyen, biteviye… Dönüp durduğumuz, dönüp durduran… 

Yazımızı Binboğa’dan bir alıntıyla bitirelim: “Bütün kardeşlerim dut ağaçlarının gövdelerine yaslanmış, yaralı bir aslan yavrusu gibi ağlaşıyorlardı. Herkes tamamdı ama annem yoktu ortalıkta, ah annem, kalbim benim, mor salkımlı leylağım benim, lütfen çık ortaya… Kalabalığı yarıp ağıtçı kadınların önünde üzerine yeşil bir örtü örtülmüş mevtanın baş tarafında siyah üzüm boncuk oyalı yazmayı görünce, ciğerim yerinden kopmuş, ağıtçı kadınlar susmuştu. Şimdi herkes geri çekilip bana yol veriyor, tekmil kasaba kocaman ve tek bir göz olmuş beni izliyordu. Kendimden beklenmeyecek bir cesaret ve olgunlukla cenazenin üstündeki örtüyü araladığımda sırlı sabahların o tatlı meleğiyle göz göze gelmiştik. Gözleri açıktı ve gülümsüyordu, sanki bana yine: “Uyanmış mı benim Paşam.” diyecek ve beni bağrına basacak ve ben o cennet kokularını doyumsuz bir iştahla içime çekecektim. Başını kucağıma aldım, hâlâ bir umut konuşmasını bekliyorum, gülkurusu dudakları aralandı ama hiçbir şey söylemedi. Sonra cevval bir kadın beni kenara çekip annemin gözlerini kapattı, çenesine tülbent bağladı, ağlayamıyordum, donmuştum. Annem demek gerçekten melek olmuş, Tanrı’nın yanına uçup gitmişti, ağlayamamıştım, öylece bakmıştım ardından, ölümün yanık bir ağıdı gibi dualar okuyordu beyaz sarıklı bir hoca, kırlangıçlar pike yapıyordu evimizin saçağına, bu defa onlara ekmek kırıntısı verecek ev sahibeleri yoktu ama onlar yine de çığlık çığlığa ötüşüyordu…”

Muaz ERGÜ

Mehmet Binboğa’nın sitemizdeki yazılarının linki: https://www.dibace.net/yazar/mehmet-binboga

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir