Bir Karganın Kardaki Ayak İzleri

Yeni bir yıla başlamak, üzerinde bir karganın ayak izleri bile olmayan, taze karlar yağmış bir çayıra girmek gibidir. Hatırlayanlarınız olacaktır. Eskiden kamu kuruluşları, bankalar yada büyük şirketler müşterilerine ‘ajanda’ dağıtırdı:

   Her şey parlak, beyaz ve el değmemiş.     
   İlk işaretleri kusursuz bir şekilde
   ağartılmış kağıt üzerine dikkatlice
   koyardık.

Tükenmez kalem, ince uçlu kurşun kalem veya dolma kalem kullanırdık. Verilen alana ismimizi ve adresimizi yazarak yeni takvimi benimserdik. Ruh halimiz beklentilerle dolu olurdu.

Calendar-App ve Cloud Backup gibi akıllı uygulamalara rağmen, analog takvimler iletişim çağında bile şaşırtıcı bir biçimde varlıklarını sürdürebildiler. Hatta birçoğu randevuları dijital ve analog olarak ayarlayabilmektedir. Kağıt takvimlerin satış rakamları yıllardır sabit kaldı. Dijitalleşme ilerleyebilir, basın tökezleyebilir ancak eski takvimler yerini sağlam bir şekilde koruyor.

Zamanın dilini konuşmak

Devam eden bu geleneğin en makul açıklaması, artan dijitalleşmenin somut bir şeye sahip olma arzusunu yaratması olabilir. Özellikle hızlı ‘akışkan’ bir ortam veya süreçte, somut bir şeye tutunmak bireyi rahatlatabilir: Deri kaplı zarif bir kapak, ilginç bir çiçek tasarımı veya dokunulduğunda sinir uçlarından enerji dalgaları gönderen kabartma bir yüzey. Edgar Allan Poe‘a ait “Kuzgun” isimli şiirin etkisinde kalarak kargalar ile dostluk kuran eski bir tanıdığım(Michael), bana, sıkıntılı anlarında terapistin eline -dokunması için- kıymetli bir taş koyduğunu söylerdi. O taşı elinde sımsıkı tutarak bilinç akışının bilinci bastırmasını ve ‘benlik’ duygusunu geriye itmesini umarmış!

Dağına göre kar yağar, ne anlamlı bir söz. Japonya’da kargalar elektrik direklerindeki kabloları çözdükleri için yılda iki kez bağlama şekli değişiyormuş. Bizim de bir kargamız var! Ara sıra balkona gelir, camı tıklar ve yavrusunu bahçede dolaşırken yakalayan kedimizi dışarı çağırır! Ve olayı – aradan yıllar geçmiş olsa bile –  hiç unutmaz. O yüzden; dinler tarihine geçen ve kıymeti bilinmeyen bu hayvanın zaman algısına ve hafızasına hep şaşarım…

“Zaman Nehri” ilginç bir su kütlesidir: 

Bazen yavaş ve derin akar, bazen telaşlı bir şekilde yükselir, bazen durur, bazen dramatik bir şekilde köpürür ve hatta çağlar. Bazen akıntıya karşı direnir. Ancak en geç yıl sonunda bu nehrin bir eşiği aşması gerekmektedir.

Üzülerek söylüyorum, 2021 yılına bir belirsizlik eşiğinde durarak giriyoruz. Her devr-i daim küçük bir başlangıçtır. Ve her başlangıç, eski yılı uğurlamak ve yeni yılı karşılamak, her ülkede toplu bir eylem olarak kutlanır.

Takvimler gerçek değildir

Yeni bir takvimin ilk yaprağını açmak bireysel, ayrıca son derece kişisel bir ritüeldir. Her şey takvim ve kalem seçimi ile başlar. Ve zihinsel olarak da önceden tahmin edilebilen ilk kayıtlarla devam eder: Yaklaşık tatil zamanı, kaçınılmaz doktor randevuları vs. farklı renklerde belirlenir. İşte tam burada takvimlerin tarafsız olmadığı anlaşılıyor. Daha yakından incelendiğinde, beyaz yapraklar el değmemiş değildir. Yıl kültüre bağlı olarak biçimlendirilmiştir. Ulusal bayramlara ek olarak, özellikle ticari takvimlerde bir dizi anma günü (Dünya Kadınlar Günü, Dünya Çocuk Günü vb.) işaretlenmiştir. Ve elbette dini bayramlar belirtilmiştir.

Toplumların dini ve kültürel çeşitliliği -şimdiye kadar- takvimlere nedense hiç yansımadı. ‘Dinler Takvimi’ bu hususta belki yardımcı olabilir. Budizm’den İslamiyet’e dek tüm dini bayramların bir özetini sunabilir. En azından Avrupa’da yaşayanlar için bu bir ihtiyaç haline gelmiştir. Özellikle dini meseleler söz konusu olduğunda, bilinmeyeni yapılandırma girişimleriyle uğraştığımız görülür. Mesela, uzak olmayan bir geçmişte Ramazan başlangıcını tespit etmek için cemaatler birbirlerini yerdi. Halbuki ‘alternatif’ takılan bir Alman komşumuz sürekli ‘Ay Takvimi’ kullanırdı. Ve o takvim Köln’ün en büyük kırtasiyesi Ortloff’dan kolayca temin edilebiliyordu. Din piyasasındaki kavgaya karışmayan Muzaffer Hoca ise Uluğbey’in beş yüzyıl önce hazırladığı ‘şaşmaz’ takvime uyardı.

Din esas olarak geleceğe yöneliktir. Bütün dinler bir şekilde geleceğin perdesini kaldırmaya çalışır. Ancak -kabul edelim ki- dinler, olasılık ile saçmalık arasına çizilen dar alanda tecelli ederler. Birçok dinde görülen kesin ölçüler ve keskin sınırlar muhtemelen bu rekabetçi ortamdan kaynaklanmış olabilir.

Soru işaretleriyle dolu bir çağ geliyor

Çocukken “Sevgili günlük…” diye başlayan günceler tutardık ve günlüğümüzü kişiselleşmiş, iletişime geçtiğimiz ve sakladığımız ‘sırları’ bilen yegane eşya olarak görürdük. Bugün kullandığımız cep takvimine benzerdi. Aynı zamanda bir çeşit günlük. 2021’de Ramazan ve Kurban Bayramı’nı kutlayıp kutlamayacağımızı sadece Tanrı biliyor. Ancak randevuları bir önlem olarak şimdiden işaretleyebilir ve o mübarek günleri dört gözle bekleyebiliriz. Beklenen bir olay sadece neşe saçmakla kalmaz, aynı zamanda ufkumuza bir güneş gibi doğar. Geleceğe daha ümitvar bakarız..

Özellikle dini günler, belirsiz bir şekilde üzerimize doğru akan zamanı, yani geleceği, önceden evcilleştirir, tanış kılar; bir ‘ritüel’ olarak tekrar eden olaylar, ilerdeki belirsizlikleri veya zihnimizdeki tereddütleri ortadan kaldırır. Siz, Bayram beklerken ölen kimse duydunuz mu hiç?

Bu, her zaman böyle olmuştur, ancak mevcut salgın onu daha bir görünür kılmaktadır:

  Zamanla ilgili beklentimiz, gözden kaçtığı
  anlarda belirsizleşir, soyut hale gelir.

Takvimler, yöneticiler ve organizatörler bu nedenle bir hayli sarsıldılar. 2021’de pek çok tarihin önüne şimdilik soru işareti koymamız gerekecek. Niyetlerimiz gerçekleşir mi henüz kimse bilmiyor.

Hesaplar tutmadı ama tepkiler kalıcı

Alman sosyolog Hartmut Rosa, bir eserinde kısıtlı planlama olgusunu ele alır. “Mevcut olmayan” ile “yarı mevcut” olanı birbirinden ayırır. Bu ayrım hayatı renkli ve heyecanlı kılmaktadır. Her türlü ilişki bu kategoriye girer. Örneğin kar, mevcut olmayanın bir simgesidir, çünkü ne zaman yağacağını asla bilemezsiniz.

Tuttuğunuz takımın önümüzdeki hafta galip gelip gelmeyeceğini de bilemezsiniz. Gizemli olan, erişime açık olmayan ve her halükarda ilgilendiğimiz, mevcut olmayandır. Bir bakıma hayat bilgimiz ve ilgimiz dışında gelişmektedir, yani müdahil olamayacağımız bir durum söz konusudur.

Kısaca, Allah’tan hayırlısını dileyelim…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir