Çocukluğumun Yılbaşıları

“her yeni gelen günü
yeni bir ümitle beklemeli
her yeni gün
yeni havalarla gelir
gece, yağan yağmurla uyursun
 sabah bir de bakarsın odan güneşli..”

Ne güzel söylemiş Necati Cumali!… Biz de gelen yeni yılı ümitle karşılamak istiyoruz coronaya, iklim değişikliği öngörülerine inat…

Biz de uyanmak istiyoruz yağmurun sesiyle daldığımız uykudan güneşin sımsıcak aydınlığına… 

Çocukluğumda, yılbaşı heyecanı günler öncesinden başlardı. Ne o eski günlerde olduğu gibi özenle simli bir kartpostal seçmenin, pullamanın, yollamanın, beklemenin postacının elinden almanın tatlı  heyecanını yaşayacağız, ne de hemen bir şeyler değişecek.

Ancak o duyguları bildiğimizden, hiç bir şeyin değişmeyeceğini bilsek de yine umut ederiz içimizden düş kurar, dua ederiz.

Çünkü bizler umut etmeyi severiz, bahanedir takvim yaprakları.

Şimdi en büyük umudumuz maskelerden kurtulup sevdiklerimize sarılacağımız bir yıl…

Çocukluğumun yılbaşılarından anlatayım. Bu tarihlerde  çoktan kar yağmış, yağan tutmuş olurdu. Yollar, ağaçlar, çatılar bembeyaz… Rüzgârlar bembeyaz bir şarkıyı fısıldardı çocuk yüreklerimize… Dizlerimize kadar battığımız karda yürürdük bata çıka… Dışarıda soğuğun aksine içimiz sımsıcak…

Buzlar sarkardı saçaklardan. Gün vurdukça kristal avizeler gibi parlardı saçaklar… Pencereyi açıp buzların ucundan koparır, dondurma niyetine yerdik, bedavaydı, hem de dibimizde,  ne  markete gitmek ne de internetten sipariş… Her şey en doğalından…

Zaten o zamanlar kışın dondurma olmazdı. Olsa olsa evlerde karlı pekmez yapardık. Adapazarı ovasında pancar çok ekilirdi. Koyu pancar pekmezi karla buluşunca tadına doyulmazdı. Herkes toplanır kaşıklardı pekmezle karı… 

Yılbaşı geldi diye çok sevinirdim. Evimize her zamankinden daha fazla meyve, kuruyemiş alınırdı. Hatta o zamanlar çok pahalı olan muzları tabağımızda görünce bayram gelmiş gibi sevinirdik.

Muzlar da yerli muz, tadına doyum olmazdı. Portakalların içinde kan portakalları çıkınca sanki ne olurdu bilmem o bile bir neşe kaynağı olurdu.

Biz dört kardeştik hangimize çıkacak diye merak ederdik. Besbelli doyumlu, mutlu olmak için bahaneler bulan çocuklardık. Ağzımız tatlı, gönlümüz şendi. Annem pıt pıt mısır patlatır, siniye dökerdi, yere serili sofra bezi üzerinden avuç avuç,  iştahla yerdik.

Gecenin en hoşuma giden, sabırsızlıkla beklediğim yanıysa babamın tombala kağıtlarını dağıtması sonra eline torbayı alıp çıkan numaraları söylemesi.

Torbayı iyice sallardı, bizi heyecanlandırırdı, hangi numarayı söyleyecek diye merakla babamın ağzına bakardık. Sırasıyla çinko minko tombala  tamamlanırdı ne sevinç ne sevinç.

Sanal değil gerçek oyunlar yüzyüze gözgöze hatta gönül gönüle…

Televizyonda Nesrin Topkapı’nın dansı beklenirdi.

Babam ticaretle uğraşırdı her yılbaşı takvim bastırırdı. Konu komşuya takvim dağıtma görevi benim işimdi, aşure zamanı aşure, yılbaşındaysa takvim dağıtırdım.

Bir tatlı komşuluk yaşardık sormayın. Takvim götürdüklerimin sevgiyle bakan gülen gözleri, teşekkür eden dilleri ah ne güzel anılar…

Her yıl takvimini bekleyen özellikle yaşlı komşularımızın hatırlandıkları için olsa gerek memnuniyetleri daha çok olurdu.

Hayali cihan değen günlerdi o günler…

Gönül KESKİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir