“hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız”
Orhan Aras… Kelimelerini, cümlelerini yüreğinden damıtarak sayfalara düşüren bir yazardır. Ayrılıktan, ayrılıklardan, özlemden, hasretten konuşur. Onun kitaplarını ve yazılarını okuduğumda satır aralarında en çok ta bir burukluk, boğum boğum bir hıçkırık hissederim.
Bu içli, samimi, duygulu aydının “Ayrılığın Rengi Hüzün” kitabını okuyorum. Kitapta özlem, hasret, ıstırap var. İçimizde yanıp yanıp tutuşan ayrılığın ve yalnızlığın şerha şerha dağılımları… Hazan ve hüzün var bu kitapta.
Aslında biz, hep hazan ve hüzün mevsimindeyiz. Orhan Bey ”Bir türlü mevsimleri tutturamadık. O gül açtıran mevsim bir türlü gelmedi. O mevsimin hasreti çatlattı yüreğimi. İşte bu uykusuzluk, bu sıkıntı o hasretin oyunudur bana” diyerek duygularımızın tercümanı oluyor. Melül mahzun halimiz: Bazen bir dostun, bazen erken ötelere göçüp giden nazlı yârin ardından bakar dururuz. “Sen gidersen benim burada gayrı kimim var” dediklerimiz de gidiyor yavaş yavaş. Bakıp bakıp ağlarız onların ardından. Dostlarda gidince “Madem ki ben kaldıramam al derdimi vur sırtına” diyecek vefalı kimsecikler kalmadı etrafımızda. Yalnızız, yapayalnız.
Acıdan, yalnızlıktan, ayrılıklardan kalmayan takatimizi gurbet yazarı “bir dikene bile hizmet edecek gücüm kalmadı artık acemilikten dikeni parmağıma değil, yüreğime batırdım” diye tarif ediyor, Ayrılığı Rengi Hüzün kitabında.
Bu kitaptaki metinlerin hemen hemen her satırında utanmanın, içe kapanıklığın, resmini görürüm. Yani hüznü, yani ayrılığı, yalnızlığı… Yani bizi, kendimizi… Yazarın yüz hatlarında da acının beliren izlerini görürüm. Buna rağmen etrafındakilere kekremsi gülümsemelerinin olduğu hüsn’ü zannını taşıyorum kendimce… Ve gülümsemelerimiz dahi hüzünlü… Gülümsemelerin bile hüzünlü olanı varmış.
Kitaplarından gıyaben tanıdığımız, resmini sosyal medyada gördüğümüz, elini sıkmadığımız, beraber oturup ufak bir muhabbet dahi etmediğimiz biri bize nasıl böyle duygular yaşatıyor? Nedenini bilmiyorum, fakat inandığımız ve itibar ettiğimiz bir şey var: Yazının/sözün gücü. Buna birde “insanın çehresi aynasıdır” gerçeğini eklersek bunu anlamak veya anlamlandırmak hiç te zor olmayacaktır.
&&&
Tüm yaşanmışlıklarını hüzünle harmanlayan Aras’ın, dediğimiz gibi rengi, boyası, mayası hüzünmüş. Ne olursa olsun utangaç aşklar, derin düşünceler, kendi kendine konuşmaların adamı Orhan Bey “Ayrılığın Rengi Hüznü, çare diye kucaklayacağım” diyor. Ne yapalım kahkaha patlatmayı beceremiyoruz işte.Yapılacak bir şey yok bizimde alameti farikamız “Ayrılığın Rengi Hüzün”müş. “Hüzün ki yakışandır bize.”
Orhan Aras “Ayrılığın Rengi Hüzün” kitabını gurbette, çocukluğunu, gençliğini, yaşanmışlıklarını yaban ellerdeki hatıraları ile karşılaştırmış; Köyünü, evini, pamuk tarlalarını, sılaya olan vefayı satırlara dökmüş; Dayısı Dursun’un Gülo’ya olan sevdasını, Fatma teyzeyi, Koca Babayı yazmış, erken yaşta kaybettiği Gönül Bacısını yazmış. Her ne kadar uzaklarda olsa da, gönlü hep bizim buralarda kalmış Orhan Aras’ın. “Ayrılıkların, Hüznün Renginde kaldığı gibi.”
Yazar tüm gurbetçilerin duygularına tercüman olduğu gibi, kitapta bizimde talihimize düşen satırlarda var. Hepimiz çocukluğumuzu, en saf, en sevinçli günlerimizi özler. Bazen köyümüze dönmek isteriz, isteriz de “hiçbir şeyin geriye dönüşü mümkün değil ki! Geride kalmış anlar, sözler, duygular hatta hatıralarda kaybolup gitmiş kendin… Nasıl döneceksin? Dönenler bile aynı dönemiyorlardı. Bir şeyler yitirerek bir şeylere karışarak dönüyorlardı. Dönsen bile geride bırakıp gittiğin her şeyi yeniden bulabilecek misin?” Benzeri satırlar bizi anlatıyor. Söz konusu ayrılık ve hüzün ise bizim hikâyemize yer verilmiştir. Çünkü ekmek adına iş, güç, meşgale adına çoğumuzun kaderinde ayrılık ve hüzün var.
Orhan beye teşekkürler. İyi ki yazmış üzüntülerimizi, sevinçlerimizi… Kısacası, hali pür melalimizi…
Abdulvahap SERT

Son Yorumlar