Boynukara: “Türkiye’de Çoğu Üniversite Hâlâ Geçmişin Müfredatıyla Geleceğin Sorunlarına Çözüm Üretme Gayretinde.”

Hem devlet üniversitelerinde hem özel üniversitelerde hocalık yaptınız, idari görevlerde bulundunuz. Aynı zamanda dünya üniversitelerini de tanıyorsunuz. Üniversite konusundaki tecrübeleriniz yadsınamaz. Bütün bu özelliklerinizi göz önünde bulundurarak sormak isterim: Türkiye’de gerçek anlamıyla üniversite var mı? Ya da üniversite kavramı nasıl anlaşılıyor bizde?

Daha önce de bir söyleşi yapmıştık. O tarihten bu yana ne değişti dersen çok iç açıcı şeyler söyleyecek durumda değilim. Üniversite, öğretim üyesi/elemanı, öğrenci ve yayın sayısı en az iki katına çıktı. Nitelik konusu yerini ısrarla koruyor. Devlet, özel ve vakıf üniversitelerinin sayısı 200’ü çoktan aştı. Öğrenci sayısı yedi milyonun epeyce üzerinde ama “gerçek anlamda üniversite” dediğimizde işin rengi değişiyor. Şunu hepimiz biliyoruz; bina, öğretim üyesi, yayın ve öğrenci sayısı bir gelişmeyi değil büyümeyi/irileşmeyi ifade eder.

Oysa üniversite dediğimiz şey, sadece diploma veren bir kurum değil; düşünen, sorgulayan, araştıran, topluma yön veren, özgür fikirlerin üretildiği bir alandır. Yani epistemolojik, etik ve sosyolojik bir ağırlığı olmak zorundadır. Ne yazık ki pek çok yerde “üniversite” kavramı daha çok bir kariyer basamağı, bir statü aracı, hatta bir inşaat yatırımı gibi anlaşılıyor. Öğrenci merkezli değil; daha çok sistem merkezli, sınav ve not odaklı. Eleştirel düşünceye pek alan açılmıyor.

Benim gördüğüm Türkiye’de pek çok üniversite hâlâ geçmişin müfredatıyla geleceğin sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyor, bu da ciddi bir zaman ve sermaye israfı demektir. Yine bana göre üniversitelerin üç temel işlevi olmalı;

Nitelikli iş gücü: Bu sadece teknik bilgi değil; eleştirel düşünce, etik farkındalık, iletişim becerisi, hatta kültürel duyarlılık da içermeli. Ama bu bireyler nasıl yetişecek? Eğitim ortamı sorgulamaya kapalıysa mümkün değil.

Güncel sorunlara pratik çözümler: Üniversiteler sahaya inmelidir. Mesela kentleşme, çevre, toplumsal cinsiyet, yapay zeka, göç gibi konularda aktif politika üretebilmelidir. Yap bir yayın, doçentlik kriterlerine uygun olsun mantığı sonuç üretmiyor.

Gelecek projeksiyonu: En az konuşulan ama en kritik konu bu. Üniversite sadece bugünü değil, 10-20 yıl sonrasını da öngörebilmelidir. Yapay zeka, iklim krizi, biyoteknoloji, etik sorunlar… Bunlara kafa yoran kurum sayısı maalesef çok az. Bunun için öncelikle müfredatın, zihniyetin ve yönetim yapısının değişmesi lazım.

Son dönemlerde her yere üniversite açılıyor. Modern binalar, göz alıcı kampüsler, devasa yapılar gözlerimizi kamaştırıyor. Üniversite sadece fiziki yapılardan mı müteşekkil bir eğitim kurumu?

Yukarıda da değindiğimiz gibi Türkiye’de son 20 yılda “her ile bir üniversite” anlayışıyla fiziki yatırımlar yapıldı. Üniversiteler çoğaldı, öğrenci sayısı arttı. Bu büyük ölçüde politik bir tercihti. Bazı yerlerde yükseköğretime erişim kolaylaştı evet ama ne yazık ki çoğu yerde içi doldurulmadan yapılan bu hizmet üniversitenin anlamını mimariye indirgedi. Dediğin gibi göz alıcı kampüsler, ama kütüphanesiz, modern binalar, ama deney yapılacak laboratuvarlar yetersiz. Amfiler var, ama tartışma kültürü yok. Öğretim üyeleri var, ama gerçek anlamda bilimsel üretim çok düşük.

Yukarıdaki sorumuza bağlantılı olarak bir noktayı daha sormak isterim: Genelde özel üniversiteler herhangi bir apartman dairesini üniversite ya da yüksekokula çeviriyor. Devlet üniversitelerindeki devasa yapıların aksine işyerlerinin, konutların arasından üniversite binaları fışkırıyor. Yani apartman üniversiteler… Bu hususlardaki düşünceleriniz neler?

Bir üniversitenin sadece adıyla ya da tabelasıyla değil, sunduğu fizikî olanaklarla da bir “yükseköğretim kurumu” olması gerekir. Laboratuvar, kütüphane, sosyal alan, öğrenci kulüpleri, spor tesisleri, hatta kampüs yaşamı gibi unsurlar, eğitimin niteliğini doğrudan etkiler. Bir apartman dairesine sıkıştırılmış, sınırlı olanaklara sahip bir yapı bu bütünlüğü sağlayamaz. Bu da mezunların donanımına ve iş hayatına yansıyan ciddi bir kalite sorunu doğurur. Bu durumun ardında yatan en önemli nedenlerden biri, üniversite açmanın “eğitimden ziyade ticari bir faaliyet” olarak görülmeye başlanmasıdır.

Binayı kirala, tabelayı as, birkaç akademisyen bul, kontenjan al: İşte üniversite! Ancak bu yaklaşım, yükseköğretimi bir “kamu hizmeti” olmaktan çıkarıp bir piyasa ürününe dönüştürüyor. Öğrenciler müşteri, diplomalar da ürün. Apartman üniversiteler, çoğu zaman işyerleriyle, konutlarla iç içe bir yapıya sahip. Bu durum en çok da öğrencilerin aidiyet duygusunu zedelemektedir. Kampüs kültürü yerine, “derse gir, çık” mantığı hâkim olmaktadır. Öğrenci sadece akademik değil, sosyal ve kültürel olarak da gelişmekten mahrum kalmaktadır.

Apartman üniversitelerin durumunu anlattınız. Peki, mimari anlamda kendini gösteren, göz dolduran üniversitelerimizde öğrenci kulüpleri, sosyal yaşam, barınma, kampüs olanakları öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılıyor mu? Üniversite binaları ve kampüsler yapılırken öğrencilerin ihtiyaçları düşünülüyor mu sizce?

İsim vermek istemem ama bazı üniversitelerimiz hem fiziksel alan planlaması hem de mimari kimliği açısından avantajlı durumdadır. Zaten bu, çoğumuzun bildiği bir konu. Yine bazı üniversitelerde öğrenci kulüplerine ciddi alan açılırken ve destek sağlanırken, çoğunda bu faaliyetler fiziksel ve lojistik açıdan sınırlı kalıyor. Özellikle devlet üniversitelerinde kulüplerin çalışma alanları, fon bulma imkânları ve görünürlükleri oldukça kısıtlı. Barınma konusu birçok üniversite öğrencisi için temel bir sorun.

KYK yurtları çoğu zaman yetersiz kalıyor; özel yurtlar ve ev kiraları ise ciddi ekonomik yük oluşturuyor. Kampüs içinde barınma imkânı sunan üniversitelerin sayısı sınırlı ve bu imkânlara ulaşmak genellikle zor. Genel eğilim, üniversite binalarının merkezi yönetim ve müteahhit odaklı kararlarla inşa edildiği yönünde. Yani planlamada öğrencilerin günlük ihtiyaçları, sosyal alan beklentileri, fiziksel erişilebilirlik gibi konular ikincil kalabiliyor. Bu nedenle birçok üniversite binası, mimari olarak etkileyici dursa da işlevsellik ve kullanıcı dostu olma açısından eksik kalabiliyor.

Genelde üniversite denince özgür düşüncenin, aklın, araştırmanın, bağımsızlığın olduğu yerler akla geliyor. Peki ülkemizde durum böyle mi? Yeterince akademik özgürlük var mı bu kurumlarda?

Üniversite, tarihsel olarak eleştirel düşüncenin, bilimsel sorgulamanın ve özgür fikrin kurumsallaştığı bir yapıdır. Batı’daki üniversite geleneği, özellikle Orta Çağ sonrasında, kilise otoritesinden sıyrılarak özgür düşüncenin geliştiği bir alana dönüşmüştür. Modern anlamda ise üniversiteler, otoriteyi sorgulayan, bilgi üreten ve toplumu dönüştüren kurumlar olmalıdır.

1980 darbesi sonrasında kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), üniversitelerin özerkliğini ciddi şekilde sınırlandıran bir yapı oluşturdu. Bugün hâlâ üniversiteler, idari olarak büyük ölçüde merkeziyetçi bir sistemle yönetiliyor. Rektör atamaları gibi kritik kararlar merkezi otorite tarafından veriliyor ve bu durum akademik bağımsızlığı zayıflatıyor.

Bazı akademisyenlerin siyasi nedenlerle görevlerinden alınması, araştırma konularının sansürlenmesi ya da oto-sansür uygulanması gibi örnekler, akademik özgürlüğün sınırlı olduğunu gösteriyor. Özellikle sosyal bilimlerde, iktidarla çelişebilecek konulara dair çalışmalarda akademisyenler kendilerini baskı altında hissedebiliyor. Akademik hiyerarşi, baskıcı ve statükocu yapılar zaman zaman genç akademisyenlerin ya da öğrencilerin özgür düşünmesini engelleyebiliyor. Üniversite içi demokrasi çoğu zaman sembolik düzeyde kalıyor. Her şeye rağmen bazı üniversitelerde hâlâ dirençli akademik topluluklar, üretken araştırma ortamları ve bağımsız düşünce alanları var. Ancak bunlar çoğu zaman kurumsal  çabalarla değil, bireysel emeklerle ayakta kalıyor.

Eğitim çok boyutlu, çok bileşenli bir alan. Akademik personel, kadro, eğitim-öğretim programları, öğrenciler… Bu bileşenlere baktığımızda akademik kadrolar, eğitim-programları hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce yeterli mi kadrolar ve programlar?

Türkiye’de yükseköğretim kurumları niceliksel olarak ciddi bir artış göstermiş olsa da, akademik kadro niteliği ve eğitim-öğretim programlarının güncelliği bağlamında önemli yapısal sorunlar gözlemlenmektedir. Akademik personel atama süreçlerinde liyakat ilkesinden sapmalar ile ifade ve araştırma özgürlüğünün sınırlı olması, üniversitelerin bilimsel gelişim kapasitesini ve entelektüel ortamını zayıflatmaktadır.

Ayrıca, birçok lisans programı, öğrencilerin eleştirel düşünme, problem çözme ve dijital okuryazarlık gibi 21. yüzyıl becerilerini edinmelerine imkân tanımayan, teorik ağırlıklı ve güncellenmemiş içeriklere sahiptir. Bu bağlamda, yükseköğretim sisteminin niteliksel dönüşümünü sağlayacak şekilde, liyakate dayalı kadro politikalarının benimsenmesi, program içeriklerinin sürekli güncellenmesi ve akademik özgürlüğün kurumsal güvence altına alınması elzemdir.

Hocam dünya üniversitelerinin sıralamalarına baktığımızda bizim üniversiteleri yukarlarda göremiyoruz. Hatta birçok listede bizim adımız bile yok. Buradan baktığımızda üniversitelerimizin küresel ölçekte rekabet gücünün olmadığını görüyoruz. Siz bu hususta neler düşünüyorsunuz? Bu durum neyi gösteriyor?

Uzun cevap gerektiren bir soru. Kısaca; Dünya üniversiteleri sıralamalarında Türkiye’deki üniversitelerin üst sıralarda yer almaması, yükseköğretim sistemimizin küresel ölçekte rekabet gücünün sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, yalnızca akademik yayın sayısının düşüklüğüyle değil, aynı zamanda yayınların etki değeri, öğretim kalitesi, uluslararası işbirlikleri, araştırma bütçeleri ve öğrenci memnuniyeti gibi çok boyutlu kriterlerle ilgilidir.

Üniversitelerimizin çoğunda özgür ve yenilikçi araştırma ortamlarının yeterince gelişmemesi, uluslararasılaşma düzeyinin düşük kalması ve nitelikli akademik kadroların sistem içinde tutulamaması bu görünümün başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Dolayısıyla, üniversitelerimizin dünya sıralamalarında daha görünür hale gelmesi için yapısal reformlar, küresel standartlara uygunluk ve sürdürülebilir bilim politikaları hayati önem taşımaktadır.

Dünya endüstri ve dijital devrimi yaşadı, yaşıyor. Bizim üniversitelerimiz bu alanlardaki gelişmelere ayak uydurabiliyor mu? Yapay zeka gibi yeni teknolojiler gereken ilgiyi görüyor mu? Araştırma ve inovasyon konularında dünyanın neresindeyiz?

Dünya, son yıllarda hızla dönüşen bir endüstri ve dijital devrimin içinden geçerken; yapay zekâ, büyük veri, makine öğrenmesi, biyoteknoloji ve sürdürülebilir teknolojiler gibi alanlar bilimsel rekabetin merkezine yerleşmiştir. Türkiye’deki üniversiteler ise bu dönüşüme kısmen yanıt verebilmekle birlikte, genel anlamda araştırma ve inovasyon kapasitesi bakımından küresel ortalamanın gerisinde kalmaktadır.

Yapay zekâ gibi stratejik teknolojiler bazı üniversitelerde özel bölümler, enstitüler ve araştırma merkezleriyle gündeme alınsa da bu çalışmalar çoğunlukla sınırlı bütçeler, dağınık yapı ve yetersiz sektör iş birliği nedeniyle istenen etkiyi yaratamamaktadır. Uluslararası endekslerde Ar-Ge harcamalarının GSYİH içindeki payı düşük, patent ve yayın sayıları yetersiz, akademi-sanayi iş birlikleri zayıftır. Dolayısıyla, Türkiye’nin dijital ve teknolojik dönüşüme tam anlamıyla entegre olabilmesi için üniversitelerin nitelikli araştırma ekosistemleri kurması, disiplinlerarası çalışma kültürünü geliştirmesi ve stratejik teknoloji alanlarına yatırım yapması büyük önem taşımaktadır

Üniversite-sanayi işbirliği istenilen düzeyde mi?

Türkiye’de üniversite-sanayi iş birliği, uzun süredir eğitim ve kalkınma politikalarının gündeminde yer alsa da, genel olarak istenilen düzeyde değildir. Teorik düzeyde iş birliği çağrıları ve çeşitli protokoller bulunsa da, bu iş birlikleri çoğunlukla yüzeysel kalmakta, sürdürülebilir ve karşılıklı faydaya dayalı somut projelere yeterince dönüşememektedir.

Sanayi tarafı çoğu zaman üniversiteyi pratik fayda sağlayacak bir birim olarak görürken, üniversiteler de çoğu zaman kendi araştırma gündemlerini sektörün ihtiyaçlarından bağımsız olarak belirlemektedir. Bu kopukluk, hem akademik bilginin ticarileşmesini engellemekte hem de öğrencilerin uygulamalı deneyim kazanma şansını azaltmaktadır. Başarılı üniversite-sanayi iş birliği örneklerinin görülebildiği bazı vakalar (örneğin teknokentler, ortak AR-GE merkezleri) bulunsa da, bu modellerin genelleştirilebilmesi için politik istikrar, teşvik mekanizmaları, bürokratik esneklik ve güvene dayalı bir iş birliği kültürü gerekmektedir.

Ülkemizde bir sürü inşaat fakültesi ve ziraat fakültesi var. Özellikle bu iki alanda düzgün bir işleyiş olduğunu göremiyoruz. Kentleşmemiz çok kötü. Tarım alanları imara açılıyor ve her yer betondan dağlara dönüşüyor. Plan yok program yok. Tarımda da belirsizliklerle dolu. Verim alınamıyor. Bu kadar ziraat fakültesinin olduğu bir ülkede toprak bilinçsiz gübrelemeden dolayı ölüyor. Hocam neden böyle?

Bu konu çok tartışıldı ama sorduğunuz için şöyle özetleyelim. Sorduğunuz soru, ülkemizin yükseköğretim politikaları ile uygulama arasındaki kopukluğu çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’de çok sayıda inşaat ve ziraat fakültesi bulunmasına rağmen, bu alanlarda gözlemlenen plansızlık, verimsizlik ve doğa tahribatı, üniversitelerde üretilen bilginin sahaya yansıtılamadığını, bilimsel bilginin karar alma süreçlerinde yeterince dikkate alınmadığını gösteriyor. Kentleşme sürecimiz, bilimsel şehircilik ilkelerinden çok uzak; rant odaklı, kısa vadeli ve çoğu zaman mühendislik, mimarlık ya da çevre etiği gözetilmeden yürütülüyor. Aynı şekilde, tarım politikaları da genellikle günü kurtarmaya yönelik olup, uzun vadeli sürdürülebilirlik, toprak sağlığı, ürün çeşitliliği ve çiftçiye bilgi-temelli destek sağlanması gibi hayati konularda zayıf kalıyor.

Oysa bu ülkede onlarca ziraat fakültesi, yüzlerce akademisyen ve uzman mevcut. Sorun, bu bilgi ve uzmanlığın merkezî politikalarla bütünleştirilememesi, yani üniversite ile devlet arasında sağlıklı bir bilgi aktarım mekanizmasının kurulamamış olmasıdır. Ayrıca, üniversitelerin kendi üretim merkezleriyle (örneğin uygulama çiftlikleri, tarım laboratuvarları, yerel belediyelerle ortak projeler) toplumsal faydayı önceleyen bir ilişki kuramaması da önemli bir eksikliktir. Bu noktada sorun yalnızca sistemsel değil, aynı zamanda kültüreldir: Bilime güven ve danışma kültürü gelişmemiş bir yönetim anlayışında, üniversiteler çoğu zaman sadece “diploma veren kurumlar” gibi görülür. Bu anlayış değişmedikçe, fakülteler çoğalsa da somut sonuçlar üretmek güçleşir.

Son zamanlarda ortalık akademik kariyeri olan insanlardan geçilmiyor. Tezli, tezsiz yüksek lisans… Ayrıca binlerce teşvik, ödül, teşekkür, takdir belgesi veriliyor. Nicelik olarak akademik unvan artıyor ama akademik yayınlar, makaleler, kitaplar azalıyor. Bu husustaki düşünceleriniz neler?

Hem sevindirici hem de üzücü bir tablo. Araştırma/kariyer yapan insan sayımız artıyor. İş yine gelip niteliğe dayanıyor. Bu durumun birkaç temel nedeni vardır. İlk olarak, akademik yükselme süreçlerinin bazı kurumlarda biçimselleşmiş olması, yani unvanın amaç değil araç olması gereken bir sistemde unvanın kendisinin amaç hâline gelmesi, ciddi bir motivasyon kayması yaratmaktadır. İkinci olarak, nitelikli akademik yayın yapmak ciddi bir emek, zaman, yöntem bilgisi ve sabır gerektirirken; günümüz akademik ortamında çoğu zaman hızlı ilerlemek, kalıcı üretimden daha çok önemsenmektedir. Ayrıca, yayın baskısıyla yapılan niteliksiz, tekrar eden, katkı değeri düşük çalışmaların artışı da bu sürecin başka bir göstergesidir. Teşvik belgeleri ve unvan sayısındaki artış, gerçek akademik üretimin yerini tutamaz. Türkiye’nin bilimsel alanda ilerleyebilmesi için, yalnızca unvan dağıtmakla değil, nitelikli bilimsel üretimi destekleyecek etik, özgür ve liyakate dayalı bir akademik iklim oluşturmakla ilgilenmesi gerekmektedir.

Son dönemlerde “Taşra Üniversiteleri” kavramı ortaya çıktı. Hatta bununla ilgili kitaplar yayınlanıyor. Sizin bu konuda ne gibi düşünceleriniz var?

Taşra üniversiteleri kavramı, Türkiye’de yükseköğretimin hızlı genişlemesiyle birlikte ortaya çıkan ve sadece coğrafi değil, aynı zamanda akademik, kültürel ve yapısal farklılıkları da işaret eden önemli bir olgudur. Özellikle 2000’li yıllardan sonra birçok şehirde üniversite açılması, yukarıda da değindiğimiz gibi eğitimde erişimi artırma açısından olumlu bir gelişmedir ancak bu üniversitelerin büyük kısmı yetersiz altyapı, eksik akademik kadro, sınırlı bilimsel üretim ve dışa kapalı yapılarıyla eleştirilmiştir.

Taşra üniversiteleri çoğu zaman merkez üniversitelerin periferisi gibi konumlandırılmakta, nitelikli akademisyenleri çekmekte zorlanmakta ve bilimsel üretim konusunda ciddi sınırlılıklar yaşamaktadır. Bunun yanı sıra, sosyal ve kültürel imkanların sınırlılığı, öğrenci ve akademik personel açısından da gelişimi kısıtlayıcı bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, “üniversite” kavramının sadece tabela ve bina ile sınırlı kalmaması gerektiğini; üniversitenin esasen düşünsel üretim, eleştiri ve özgürlük ortamı olduğu gerçeğini tekrar gündeme getirmektedir.

Ancak bu tabloya rağmen, bazı taşra üniversitelerinde sınırlı imkânlara rağmen özverili çalışmalar yürüten nitelikli akademisyenler ve bölgesel kalkınmaya katkı sağlayan projeler de mevcuttur. Bu nedenle meseleye yalnızca bir genelleme ile değil; politik, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla çok katmanlı bir biçimde yaklaşmak gerekir.

Liseler, üniversiteler Erasmus ve benzeri programlarla öğrenci hareketliliği gerçekleştiriyor. Siz bu programlara nasıl bakıyorsunuz?

Erasmus ve benzeri uluslararası öğrenci hareketliliği programları, bireylerin sadece akademik bilgi edinmesini değil, aynı zamanda kültürlerarası deneyim kazanmasını, dil becerilerini geliştirmesini ve özgüvenini artırmasını sağlayan çok yönlü eğitim araçlarıdır.

Bu programlar sayesinde öğrenciler farklı eğitim sistemleriyle tanışmakta, eleştirel düşünme, karşılaştırmalı bakış geliştirme ve uluslararası iletişim kurma gibi beceriler kazanmaktadır. Bu da hem bireysel gelişimlerine hem de ülkeler arası akademik ve kültürel diplomasiye katkı sunmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında, Erasmus programı özellikle son 15-20 yılda küresel entegrasyon açısından önemli bir kapı işlevi görmüştür. Ancak bazı yapısal sorunlar da göz ardı edilemez: Seçim süreçlerinde adalet, yurtdışındaki akademik eşdeğerliliklerin tutarlılığı ve bazı öğrencilerin programı yalnızca “turistik” bir fırsat gibi değerlendirmesi, zaman zaman eleştiri konusu olmaktadır. Buna rağmen genel çerçevede Erasmus ve benzeri hareketlilik programları, eğitimde uluslararasılaşma ve akademik dünyaya açıklık açısından değerli ve desteklenmesi gereken uygulamalardır.

Varolan sorunların yanında üniversitelerimizi gelecek yıllarda hangi yeni sorunlar bekliyor? Önümüzdeki on yılda üniversitelerimizin en büyük sınavı sizce ne olacak?

Önümüzdeki on yılda Türkiye’deki üniversitelerin karşı karşıya kalacağı en büyük sınav, değişen dünyaya entegre olabilme kapasitesi ile doğrudan ilişkilidir. Dijitalleşme, yapay zekâ, uzaktan eğitim teknolojileri ve disiplinlerarası yaklaşım gibi küresel eğilimler, üniversitelerin geleneksel yapısını sarsmakta; esnek, yenilikçi ve çözüm odaklı bir yükseköğretim modelini zorunlu kılmaktadır.

Bu bağlamda, nitelikli akademisyenleri elde tutma, bilimsel özgürlüğü koruma, araştırma fonlarını artırma ve dünya ile rekabet edebilecek üretim ortamları yaratma konuları öne çıkacaktır.

Ayrıca demografik değişimlerle birlikte öğrenci profili de dönüşmekte; Z kuşağı ve sonrasının beklenti ve öğrenme alışkanlıkları, üniversiteleri pedagojik anlamda da yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Buna paralel olarak, akademik liyakat ve etik erozyon, üniversite-sanayi-bilim üçgeninin güçlendirilmesi, iklim krizi gibi küresel sorunlara cevap üretebilen araştırma alanlarının desteklenmesi gibi meseleler de hayati hale gelecektir.

Hocam üniversitelerin daha iyi bir çizgiye gelmesi için neler önerirsiniz? Herhangi bir reçeteniz var mı?

Tekrar da olsa söylemekte fayda var:

Liyakat ve Şeffaflık: Akademik atamalarda torpil ve kayırmacılıktan arındırılmış, liyakate dayalı objektif kriterler uygulanmalı. 

Araştırma Odaklılık: Yayın teşvikinden öteye geçen, nitelikli araştırmaları destekleyen bütçeler, altyapılar ve disiplinlerarası merkezler kurulmalı.

Uluslararasılaşma: Yabancı akademisyen ve öğrenci oranı artırılmalı, programlar İngilizce veya çok dilli hale getirilmeli, ortak diploma ve değişim modelleri geliştirilmeli.

Müfredat Yeniliği: Ezbere dayalı değil; eleştirel düşünmeyi, dijital okuryazarlığı, yapay zekâ okuryazarlığını içeren güncel ve esnek programlar oluşturulmalı.

Akademik Özgürlük ve İfade Alanı: Akademisyenlerin ve öğrencilerin düşünsel üretim yapabileceği özgür bir ortam sağlanmalı; üniversiteler ideolojik baskılardan arındırılmalı.

Toplumsal Katkı ve Sanayi İşbirliği: Üniversiteler sadece yayın değil; topluma dokunan, yerel sorunlara çözüm üreten ve sanayiyle birlikte çalışan yapılar haline gelmeli.   

Dijital ve Fiziksel Altyapı: Kütüphane, laboratuvar, dijital platformlar ve uzaktan eğitim sistemleri güçlendirilmeli.

Sürekli Denetim ve Geri Bildirim: Kurumsal akreditasyon sistemleri ve öğrenci memnuniyet anketleri ile üniversiteler sürekli değerlendirmeye tabi tutulmalı.

Son olarak neler söylersiniz? 

Daha iyi olacağına ilişkin umudumuzu koruyacağız. Teşekkür ederim. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Prof. Dr. Hasan BOYNUKARA
    • 1955 Adıyaman doğumlu.
    • İlkokul, ortaokul ve liseyi Adıyaman’da  tamamladı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu.
    • 1988’de, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı.
    • 2000’de doçent, 2007 yılında profesör oldu.
    • Atatürk, Yüzüncü Yıl, İstanbul Aydın, İstanbul Medipol ve Makedonya’da bulunan Uluslararası Balkan Üniversitesi’nde  çalıştı.
    • Namık Kemal Üniversitesi’nden emekli oldu.
    • Halen, Haliç Üniversitesi’nde Yabancı Diller Yüksekokul Müdürü olarak görev yapıyor.    
    • Romanda Bakış Açısı ve Anlatılış, Modern Eleştiri Terimleri ve Hibrit Hikâyeler adlı kitaplarının yanında eleştiri, kimlik, popüler kültür, post-kolonyalizm, modernizm-postmodernizm alanlarında yüzlerce makalesi bulunmaktadır. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir