Önümüze bir kilo toz şekeri yememiz için koyan biri iyi değildir. Aklı, niyeti ya da başka bir sistemi bozulmuştur. Aynı kişi önümüze bir kilo şekerin içinde kaybolduğu kolayı koyduğunda içenler çıkar (ben yirmi beş senedir içmiyorum). Gün içerisinde bir kilo şekerin eridiği reçeli tüketen olabilir.
Buradan bir üretim ve modernleşme felsefesi çıkartacağımı söyleyeyim. Gelenek, geleceğin neresinde olmalı sorusunun cevabı aynı zamanda bu. Hiçbir yerinde. Geleneğimiz toz şeker burada. Geleceğimiz acı mı olacak tatlı mı sorusunun cevabı bizim geleneği eritip eritemeyeceğimize bağlı. Gelenek nasıl eri(tili)r?
Reçel örneğinden gidiyorum. Ne reçeli yapacağımıza karar verdiğimizde geleceğimize karakterimizi katabilecek unsurlarımız olduğunu ima ediyorum. Şeftali, erik, kayısı biziz. Bizim değiştiremeyeceğimiz, bazen şikayet edip bazen övündüğümüz tarihin her anında tümüyle, parçasıyla ben buradayım diyen özelliklerimiz.
Geleneklerimiz zaman içerisinde bu reçeli tatlandırıyor. Meyvenin tadını bastırıyor ya da açıyor. Bundan ne ölçüde katacağımızı kurgulayan, eyleyen iradenin adı bizde doğu toplumlarında din-fıkıh, batı toplumlarında felsefe-etik.
Kabul edelim ya da etmeyelim bu toplumun mayasında maneviyat var ve din bunun en görünen unsuru (fenomeni). Bizim baskın din anlayışımız ise şu anda büyük ölçüde diyanetin elinde. İnsanlar diyanete soruyor ve onun cevabına güveniyor. Haksız değiller, çünkü kurumlar düşünen yapılar değildir, o yüzden kolay değişmez bu da kitlenin aradığı sabiteyi sağlar. Resmi görüşü dillendirmek ve devam ettirmek resmi kurumların var oluş maksatlarıdır.
Dinin kurumların elinde olması onun gelenekleşmesini, geleneklerin de hayatın gerisinde kalmasını neticelendiren çelişik bir durumu var. Çelişik, çünkü devamlılık sabite gerektirir, değişmemezlik çürüme. Şu durumda geleneği devam ettiren kurum aynı zamanda yeni geleceği tıkayarak gelişimi durduran.
Şekerimiz nerede unutmayalım. Gelenek şekerdi. Şu halde diyanet bizim şeker depomuz. Buradan bir gelecek çıkarabilir miyiz, hayır. Bunu yapacak kim, ilahiyatçılar. Bir dakika; ama onların çoğu düşünmek istemiyor, düşünenler de sapık kontenjanından yaftalanıyor, kimi diyanetçiler ve ilahiyatçılar da bu koronun baş solosu. Sorun değil işin doğası bunu gerektiriyor.
Öyleyse reçel yapan, yani geleneği olduğu gibi kabul etmeyen, “Böyle gelmiş ama böyle gitmesin, bu toz şeker mide bulandırıyor, bünye kabul etmiyor artık bunu daha kolay tüketebilir hale sokalım” diyen birileri ortaya çıkacaktır. Böylelerinin de bizzat kendi meslektaşları tarafından lanetleneceğini bilmek için müneccimliğe gerek yok. Bütün peygamberler şeker depolarına saldırmıştır.
Fakihlerin peygamber olmalarına gerek yok. Gelenek bizzat kıyas-ı fukaha’yı delil kabul ederek sistem açığını kendisi koymuş. Üreterek fıkıh ortaya koyanları “sen fakih değilsin” yaftası bu gelenekçi yapıya karşı korumacı bir refleks sadece.
Reçelimize dönelim. Şekerlerimiz gelenek, karakterimiz/ırkımız reçelin kimliği. Bunu yapacak irade kim ve nerede? Bunun tek bir cevabı yok. Devlet kim ve nerede, akıl ne ve nerede ise bu da orada. Hepimiz bu aşçının bir parçasıyız. Yazdıklarımız, sustuklarımız bu reçelin kıvamını etkiliyor. Art niyetli ve menfaat beklentili tutumlar bu reçelin ocaktan alınacağı vakti uzatıyor.
Geleneğimiz gelecekte olacaksa olduğu şekilde kalmayacağı şartına bağlı. Geleceği gören, onu yöneten akıl, irade, emek, zaman geleneğin farkında olanlardan çıkmadıkça modernleşme tecrübemiz bir savrulma ve sabitesizlik olarak tarihe geçecek çocuklarımız başta biz olmak üzere kendilerini tarihte yalnız bırakan bütün gelenekçileri ve gelecekçileri hayırla (!) anacaktır.
Fıkıh, bu süreci yakalama konusunda geride fakat bundan daha kötüsü felsefe ve hukuk da geride. Felsefe ve hukuk’un fıkhın önünde olması iyi fakat sürecin gerisinde durması kötü. Bunun sebebinin hepsi bu işle uğraşanlar değil. Dünyaya, olup bitene kafa yoran, derdi-gayesi-hedefi olan insanları ezerek ulviliğini ve yegâneliğini ispatlama derdindeki kifayetsiz muhteris eğitim yöneticileri ve bu yöneticilerin de elini kolunu bağlayan kanunlar bizim gelişim hızımızı yavaşlatıyor.
II
(İlk yazıdaki reçel imgesine atıf var)
Aşçıyı somutlaştırmadık özellikle. Çünkü reçel yapan gücü kimse görmüyor. Bu bir nevi ayna olmadan kendimizi göremeyişimize benzer bir durum. İnsan kendini ancak başkasında tecrübe eder. Bu teşbih evreninde bizim aynamız işimiz. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz cümlesiyle mutabık bir durum. Reçelimize bakarak reçel yapan hakkında fikir ediniyoruz. Şekerli tadı yoğunsa gelenekçi unsuru, meyve tadı baskınsa aşçının gelecek vizyonu öne çıkmıştır. İnsan bireyleri ise bu aşçının hücreleri, robotsa eğer transistorları kıvamında. Herkesin burada bir yeri var fakat görünümü yok. Aşçının eli, kolu, gözü bizim sosyal kurumlarımız ve en sonunda devletimiz. Devlet nerede, yok tıpkı Tanrı gibi. Görmek isteyene her yerde, göremeyene hiçbir yerde.
Devletin iradecileri ve idarecileri aynı kişiler değil. İrade sahipleri bir fikir, ideolojisi aynı zamanda sermayeleri olan elitler oluyor. Devlet bu manada üstü örtük bir savaş alanıdır. Savaşın alanı siyaset kurumudur. Siyasiler bu kuruma canları ve mallarıyla emek vererek dünya cennetine erişmek isterler. Güç ve iktidar, Adem’i cennetten koparan en ayrılmaz içgüdümüz. Cinsellik bunun bireysel parçası, iktidar ise sosyal ve kurumsal görünümü.
Din bu aşçının nesi, neresi? Ben insansa “kan”ı robotsa pili olarak görüyorum. Diğer bütün kurumlar dinin etkisinde ve iradesinde yol alıyor. Neden? Çünkü kitle dinden başka hiçbir kurumu muteber kabul etmiyor. (Bizden ve doğudan bahsediyorum)
Halbuki din kurumu en çok, en çabuk değişen kurumlardandır çünkü her insanın yorumuyla görünüm değiştirir. On sene önce Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi diye millet meclisinde dillenen bir unsur, bugün FETÖ olarak halk nezdinde şeytandan daha kötü bir algıya muhatap. Bu halkın en nefret ettiği şeyi, darbeyi yaparak.
Kanı bozuk tabiri insan için ne kadar hakaretvari ise, din algısı ve görünümleri bozuk toplumların da durumu aynıdır. Sağlıklı kan dolaşımı, din bilgisi olmayan toplumlar doğru ile yanlışın hakikate değen taraflarını değil kitle ve güç sahipleri tarafından şişirilmiş hocaların dillendirdiği kısmına aşina olur, onu hakikat kabul eder ki dinde sapma olgusunun kaynağı buradadır.
Çelişik gibi görünse de din toplumu, toplum dini değiştirir. Bireyler arasındaki iletişimin yetersizliği, azlığı, niteliksizliği ya da propaganda araçlarının fazlalığı bu etkileşimin olumsuzluklarını artırır, güç dengesini hakkın aleyhine bastırır.
Gelenek ve gelecek dengesinde hakikatin rolünü belirleyen hücreler değil fakat onların oluşturduğu organizasyonlardır. Siyaset, din, ticaret, aile, hukuk, ahlak, felsefe gibi ilmi, sosyal kurumları belirleyen algı, yorum, tavır ve kurallar bireylerin karar mekanizmalarını da etkiler. Etkileşim toplumları değiştirir ya da olduğu yerde bırakır. Değişimi yönetebilen toplumlar organizmayı ayakta tutan değerleri yücelterek kendi varlıklarını da değerler. Parası değerli ülkelerin vatandaşlarının mutlu olması gibi.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar