Cezmi Bayram: “Köy Enstitüleri Kapatılmadı, Islah Edildi”

Cezmi Bey, Köy Enstitüleriyle ilgilenme ve bu konuda çalışma fikriniz nasıl ortaya çıktı? Neden böyle bir gereksinim duydunuz?

Eğitim tarihimizde çok kısa bir süre faaliyet gösteren Köy Enstitüleri halen gündemde tutulmakta ve hararetli tartışmalara konu edilmektedir. Eğitim tarihimizdeki başka müesseseler, bin yıl boyunca var olan medreseler dâhil, bu kadar yoğun bir şekilde ısrarla gündemde tutulmamış ve tartışılmamıştır. Köy Enstitüleri dışındaki öğretim müesseseleri mümkün olduğunca aklî, ilmî, akademik tarzda müspet ve menfi yönleriyle, üstünlük ve zaaflarıyla tahlil edilmektedir. Köy Enstitüleri ise bir sevda, bir aşk, bir tutku meselesi gibi ele alınmakta ve tartışmalarda aklî, ilmî ölçülere dikkat edilmemektedir. İşte burada bu enstitülerin böyle ele alınması, bir ölüm kalım meselesine dönüştürülmesi yalnızca eğitime faydalı bir kurumun ortadan kaldırılmasına duyulan tepki olarak değerlendirilemez. Burada ideolojik saiklerin ön plana çıkarılmasının etkin olduğu değerlendirilebilir. Özellikle de solcu kesimin ideolojik kaygılarla hareket ederek Enstitüleri gündeme getirdiğini düşünüyorum.

Toplumun bir kesimince tutkuyla ele alınan, bir kesim tarafından da unutulan Köy Enstitüleri her yıl 17 Nisan’da en az bir kez hatırlatılmaktadır. Aynı zamanda aşırı övgüler, duygusal değerlendirmeler bu kurumlar hakkında bilgisi olmayan, iyi niyetli insanları da etkilemektedir. Böyle bir ortamda bu konuya ilgisiz kalmanın doğru olmayacağını düşündüm. Bu sebeple Köy Enstitülerinin aslını, gelişme seyrini, neyin hangi gerekçelerle yapıldığını ortaya koymanın gereğine inandım. Konu ile ilgili belge ve bilgileri toplayarak enstitülerin olabildiğince objektif değerlendirilmesinin elzem olduğuna karar verdim.

Köy Enstitüleriyle ilgilenme ve çalışma maksadım, sadece yalan yanlış bilgilerle, ideolojik bir kavganın vesilesi yapılan bir konuda, iyi niyetlilere işin hakikatini ifade etmektir. Özellikle son yıllarda bütün yayınlar tek taraflı yapıldığı için, başlangıçta sadece Marksistlerin sahip çıktığı Köy Enstitüsü meselesine son zamanlarda milliyetçi muhafazakâr camiadan da güzellemeler yazanlar oldu. Ancak bütün söylenenlere cehalet hâkimdi. Dolayısıyla çalışmalarımızda belgelerle işin doğrusunu ortaya koymak istedim.

Köylünün eğitilmesi ve üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ ateşli tartışmalara neden olan, bilen bilmeyen herkesin üzerinde fikir yürüttüğü, toplumu neredeyse ikiye bölen Köy Enstitülerinin kurulma süreci hakkında neler söylersiniz? Ne gibi sorunlar yaşandı Enstitülerin hayata geçirilmesiyle?

Türk köylüsünün eğitimi meselesi, 2. Meşrutiyet’ten beri devletin ve aydınların gündeminde. Devletin dara düştüğünde müracaat ettiği köylüyü eğitmek ve kalkındırmak en başta gelen görev olmalıdır. Bu düşünceleri hayata geçirmek isteyenlerden biri mesleği öğretmenlik olan Ahmet Tevfik’tir. Ona göre ülkenin zenginlik kaynağı tarımdır ve bu gelecekte de böyle olacaktır. Bundan dolayı öğretmen okullarının köylerde ve köye yakın yerlerde kurulacak çiftliklerde açılmasını ister. Buna benzer düşünceleri Kastamonu Mebusu İsmail Mahir Efendi de dillendirir. Bu düşünceler Köy Enstitülerinin kurulmasına ilham vermiş olabilir.  

Eğitim meselesi Cumhuriyet döneminde daha ciddi ele alınıyor. Öğretmen okulları sayıca ve mezunca az olunca köy eğitimi için yeni çareler aranıyor. Burada hem nüfusun yüzde seksenini teşkil eden, hem de bütün fukaralığına rağmen verginin de yüzde seksenini veren bir kitleden bahsediyoruz. Dolayısıyla, bunların köyde kalarak hem gelirlerinin arttırılması hem de inkılâpları özümsemesi gerekiyordu. Ancak hem devralınan iktisadi şartlar ve hem de 2. Dünya Savaşı şartları bu kadar büyük kitleye kısa zamanda okul götürülmesine engeldi. Buna rağmen köy öğretmen okulları ile değil ama eğitmenlerle kısmî başarı sağlanmış. 789 sayılı Maarif Teşkilatı Kanunu ile öğretmen yetiştiren kurumlar, şehir muallim mektepleri ve köy muallim mektepleri olarak ikiye ayrılıyor. Bu durum ileride Köy Enstitülerinin kurulmasına imkân verecek önemli bir zihniyet değişimi olarak değerlendirilebilir. Denizli ve Zencidere (Kayseri) Köy Öğretmen okulları bu süreçte açılıyor. Buralar köy çocuklarını eğitecek ve mezunlar da köyde hizmet verecekti. Yalnız bu okulların ömrü uzun sürmüyor. 1932 ve 1933’te kapatılıyorlar. 1937’de Köy Eğitmenler Kanunu çıkarılarak Eskişehir, Kars, Edirne, Erzincan, İzmir, Kastamonu, Malatya, Kayseri ve Kocaeli’nde on bir eğitmen kursu açılıyor. Bu kurs merkezleri daha sonra Köy Enstitüsü haline gelecek ve bu kurslar da 1947 yılına kadar faaliyet gösterecektir. Mezunlar ve eğitmenler cüzi bir ücretle köylerinde vazife yaptılar. Kurs tecrübelerinden istifade ile Köy Öğretmen Okulları tekrar açıldı. 1937-1938 öğretim yılında, Kızılçullu (İzmir), Çifteler (Eskişehir) Köy Öğretmen Okulları eğitime başladı.

Buradan hareketle mesele teşmil edilmek istenmiş. İki deneme okulu ile yola çıkılmış:

  1. Kızılçullu,
  2. Çifteler.

Birini yönlendiren, Cumhuriyet döneminin ilk doktoralı eğitimcisi Halil Fikret Kanat ve müdürü onun öğrencisi Emin Aksoy. İkisinin de metot ve müfredatı farklı. Bu tecrübelerle sistem geliştirilecekti. Ancak, İsmail Hakkı Tonguç‘un İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne asaleten tayini ile iki tecrübeyi değerlendirmek yerine Tonguç’un yönlendirdiği ve başında Marksist bir müdür bulunan Çifteler modeli tercih edildi. 17 Nisan 1940 tarihinde TBMM’de öncelikle ve ivedilikle görüşülerek aynı gün kabul edilen 3803 sayılı kanunla Köy Enstitüleri resmen kuruldu.  Çıkarılan kanunla şöyle bir sistem kuruldu: Her enstitü farklı il ve ilçelerin köylerinden müteşekkil bir eğitim bölgesinin merkezi yapıldı. Bu bölgedeki okullaşma, eğitim ve öğretimde rehberlik enstitü tarafından yapılacaktı. Bakanlığın diğer birimleri, meselâ müfredat belirlemede Talim Terbiye Kurulu, Teftiş Kurulları bunlara karışmayacaktı. Dâhiliye, Orman, Tarım, Sağlık Bakanlıkları bunların taleplerine cevap verecek, aksi bir durum cezayı gerektirecekti. Bu yapı binlerce yıla dayanan devlet tecrübesi ve anlayışına aykırı idi ve birtakım sıkıntıların yaşanmasına sebep oluyordu.

Öte yandan köy okulları öğretmen lojmanı, atölyenin inşası ve öğretmene tahsis edilecek arazi köylülerce sağlanacaktı. Şehir ve kasaba okulları devlet tarafından yapılırken, köylüye kaldıramayacağı ve köyün şartları düşünülmeden ek külfetler getiriliyordu. Başlangıçta İsmet İnönü’nün bu anlayışa tam desteği olduğu için kimse şikâyetlerini yüksek sesle dile getiremedi ve sistem yürüdü. Ancak, çok partili hayata geçince köylü derdini anlatacak başka merciler de bulabildiği için İnönü’nün desteği devam edemezdi. Bu da ıslah çalışmaların başlamasını sağladı.

1940’lı yıllarda açılmış ve kapanmış, daha doğrusu ıslah edilmiş olan Köy Enstitülerinde devrin yetkileri tarafından yapılmak istenen köylünün eğitilmesiydi. Ancak bir de bu kurumların bazı yönetici ve öğretmenlerinin de bunu fırsat ve imkân olarak değerlendirip yaptıkları veya yapmaya çalıştıkları vardır. Bu, yetkililerin arzularıyla aynı değildir. Onlar bunu, toplumun bütün millî, manevi değerlerini tahrip etmenin ve rejimi değiştirmenin zemini olarak görmüşlerdir. Ancak bu faaliyetler de ilk zamanlar, işin verdiği heyecanla, pek önemsenmedi. Ama çok partili dönemde ihmal edilemezdi.

Köy enstitülerinin müfredatı ile ilgili neler söylersiniz? Müfredat eğitim seferberliğini karşılıyor muydu? İddia edildiği gibi bu enstitüler kalkınma hamlesi başlatılabildi mi?

Bütün enstitülere genel bir çerçeve çizilmekle beraber başlangıçta bir müfredat yoktu. Aynı zamanda bütün kurumların uyguladığı ortak bir program da söz konusu değildi. Esasen, idareciler ve öğretmenler de müşterek bir tecrübeye sahip değillerdi. Kısa zamanda birçok okul açılınca elbette yeter sayıda eğitim elemanı da bulunamadı. İlk zamanlarda her okul kendi müfredatını, programını yapıyordu. Daha sonra her okulun müfredat yapacak kabiliyette olmaması sebebiyle bir müfredat belirlendi. Buna göre derslerin yarısı teorik, yarısı da tarım, inşaat, demircilik dersleri idi.

Kızılçullu ve Çifteler enstitülerini değerlendirdiğimizde bu enstitülerin idareci ve öğretmenlerinin kendi anlayışları çerçevesinde program yürüttüklerini görebiliriz. Kızılçullu’da millî ruh ve öğretmenlik eğitimine daha fazla ağırlık verilmesi, zirai ve teknik derslerde beceri kazandırılması esastı. Burada dersler bir program dâhilinde yapılıyordu. Öğrencilerin diğer görevleri ise ders dışı zamanlara göre düzenleniyordu. Çifteler’de ise ziraî ve meslek dersleri merkeze alınıp, diğerleri buna göre düzenleniyordu. Matematik, Türkçe ve diğer kültür dersleri için ders cetveli yapılmıyordu. Genellikle, bunlar diğerlerinin içinde veriliyordu. Enstitülerden mezun olanlara bakıldığında, bir kere öğretmenlik formasyonları bakımından yetersizdiler. Diğer mesleklerde de ihtisaslaşmaya gidildiği için dünyada ve Türkiye’de hezarfen (Çok yetenekli olup elinden çok iş ve sanat gelen, çok şey bilen ve yapabilen kimse) yetiştirmek mümkün değildi.

Enstitülerin eğitim programları hazırlanırken John Dewey ve Dr. Alfred Kühne’nin eğitimle ilgili raporları etkili olmuş ama öğretmenlerden öğrencilerin ilgilerini ve istidatlarını tespit edip iyi bir yönlendirme ve rehberlik yapmalarından daha fazla, ziraat ve teknik gibi mesleklerde yetişip, hem öğrenciyi hem de köylüyü eğitmeleri arzu edilmiştir. Bu eğitim yapılırken Anadolu köylüsünün binlerce yılda biriken tecrübeleri dikkate alınmadı. Mezunların başarısı ise yalnızca okulun başarısı olarak değerlendirilemez. Çok kabiliyetli ve zeki öğrenciler bu okullarda öğretim görme imkânını buldu. Bu vasıftaki her çocuk elbette farkını ortaya koyacaktır. Kalkınma ile ilgili bu okulların ciddî bir iktisâdî gelişme sağladığına dair ortada bir bilgi yok ne yazık ki.

Cezmi Bey, Köy Enstitüleri kapatıldı mı yoksa ıslah mı edildi? Neler söylersiniz bu hususta?

Öncelikle ifade edeyim ki enstitüler kapatılmadı. Halkın şikâyetleri, idarî sisteme ve Bakanlık teşkilât yapısına aykırı hususlar dikkate alınarak ıslah edildi. Okullarda öğretime devam edildi, yine köy çocukları alındı, ilkokul öğretmeni olacakları göz önünde bulundurularak el becerisini geliştirecek kadar iş derslerine, şartları müsait olan yerlerde tarım derslerine devam edildi. Sadece hezârfen yetiştirmek iddiasından vazgeçildi. 1946’da yapılan değerlendirmeler CHP’nin müteakip seçimleri kaybedeceğini gösteriyordu. Halkın reyini kaybetmemek için tam bir öz eleştiri hüviyeti gösteren ve 1947 yılında toplanan CHP’nin 7. Kurultayında, lâiklik uygulamaları, milliyetçilik konuları yanında eğitim meseleleri de görüşüldü. Enstitülerdeki ıslahat ihtiyacı orada ortaya çıktı. Aynı Kurultay’da okullara din derslerinin konulması, imam-hatip okullarının açılması, ilâhiyat fakültesi kurulması gibi hususlar da karara bağlandı.

Bu hususlar daha sonra Parti Grubunda, Meclisteki Bütçe müzakerelerinde tekraren gündeme getirildi. Yâni Parti konunun takipçisi oldu ve ıslahat faaliyeti başladı. Kısaca, CHP kendi eserini, yine kendisi düzeltmeye çalıştı. Dikkate değerdir ki, bu ıslahat faaliyeti o dönemde hiçbir tenkide mâruz kalmadı.

CHP’nin ardından iktidara gelen Demokrat Parti bu mirasa sahip çıktı. Neticede okulların adı da ‘İlköğretmen Okulu’ oldu. Esasen bu okullar evvelce ortaokul mezunlarını alarak öğretmen yetiştirmek üzere öteden beri vardı ve şehir veya kasaba merkezlerinde kurulduğu için de, diğerine nazire olarak ‘şehir öğretmen okulu’ olarak anılıyordu.

Dönemin Bakanı Tevfik İleri idi. İleri esasında enstitü mezunlarına büyük hizmet etmiştir. Öğretmenler arasındaki statü farkını kaldırmıştır. Maaşlarını eşitlemiştir. 20 sene köyde mecburî hizmeti sonlandırmıştır. Enstitü mezunu öğretmenlerin, diğer öğretmen okulu mezunlarının gidebildiği yüksekokullara devamını sağlamıştır. Bakanlıkta her göreve gelmelerinin önünü açmıştır. 

Kapanan tek kurum Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü idi. Böyle bir kurum Köy Enstitüleri kanununda yoktu. Tonguç burayı hem enstitülere öğretmen yetiştirmek ve hem de enstitü mezunlarını denetleyecek ve onlara rehberlik yapacak müfettişler yetiştirmek maksadıyla kurmuştu. Hâlbuki her dal öğretmenini yetiştirecek müstakil yüksekokullar mevcuttu. Dolayısıyla böyle bir kuruma ihtiyaç yoktu. Ancak Hasanoğlan Ankara’ya yakın olduğu için bütün solcu bilinen hocalar burada ders verdiler. En yoğun sol faaliyet burada oldu.

Köy Enstitüleriyle ilgili tartışmalarda bu kurumların Amerika’nın yeşil kuşak projesi kapsamında kapatıldığı, bunların yerine İmam Hatip okullarının açtırıldığı gibi iddialar dile getiriliyor. Kitabınızda Truman Doktrini-Marshal Planı adlı makalede dönemin ABD Ankara Büyükelçisinin ABD Dışişleri Bakanı’na yazdığı bir mektuba yer veriyorsunuz. Bu mektuptan bahseder misiniz?

Köy Enstitülerinin ıslahı ve ilköğretim okullarına dönüştürülmesi karar ve uygulamasında, çıkar çevrelerinin etkileri yanında bir Marshal Planı’ndan bahsedilir. Böylelikle ıslah kararının dış kaynaklı olduğu tezi ileri sürülür. Amerika’nın teşvikiyle din eğitimine ağırlık verildiği iddia edilir. İşin gerçeği ise CHP Kurultayı’nda din eğitimi ile ilgili kararlar, Marshal Planı’na bağlı yardım antlaşmasından önce alınmıştır. Bahsi geçen mektupta konu ile ilgili ABD’yi ikaz eden ifadeler, bu konudaki hazırlıkların Türk Hükumetleri tarafından daha önceden başlatıldığını gösteriyor. 

Bu mektubu, “ABD enstitüleri kapattı, yerine “Yeşil Kuşak Projesi”nin gereği olarak imam-hatip okullarını kurdurttu”, ifadesinin bir safsatadan ibaret olduğunu göstermek için kitaba aldım. Büyükelçi’nin mektubu şöyle başlıyor: “İstanbul Tasvir Gazetesi’nde 8 Şubat 1947’de yayınlanan eski Milli Eğitim Bakanı ve Türkiye’de son yıllarda din eğitimi restore etme ve canlandırma hareketinin lideri olan Hamdullah Suphi Tanrıöver ile yapılan röportajı, bu konu ile ilgili olarak bildirmekten onur duyarım.” Belgeyi ilk gördüğümde, görüşü rapor edilen kişinin, Türk Ocakları’nın Umumi Reisi Hamdullah Suphi‘ye ait olması beni memnun etti.  O dönem CHP içinde hem okullara din dersleri konulması, imam-hatip okulları ve ilâhiyat fakültesinin açılması ve hem de türbelerin tekrar ziyarete açılması mücadelesini verenlerin başında geldiğini biliyordum. Bunun ABD tarafından da teyidinden memnun oldum. İkincisi, bu belgedeki temel fikir, böyle kurumların açılmasından duyulan memnuniyetin ifadesinden ziyade, tam zıddına böyle bir gelişmeden endişe duyulduğunun ortaya konmasıdır. Ben de enstitülerin ıslahı ile imam-hatiplerin açılmasını dış güçlerin zorlaması ile değil, kendi şartlarımızın ve ihtiyaçlarımızın gereği oluğunu gördüğüm için bu belgeyi oraya aldım.

Kitabınızda Köy enstitüleri deyince hemen akla gelen Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek ve Şevket Süreyya’nın Toprak Uyanırsa romanları akla geliyor. Kitabınızın ikinci bölümünde bu romanları değerlendiriyorsunuz. Bu iki romana kitabınızda yer verirken Köy Enstitülerinin romancısı Mahmut Makal değerlendirme dışı. Neler söylersiniz?

Bozkırda Çekirdek ve Toprak Uyanırsa romanlarını özellikle seçtim. Çünkü iki yazar da sol gelenekten geliyor. Bu sebepten, o çevrelerde objektifliği münakaşa edilmez diye düşündüm. Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek adlı eseri, bir köy enstitüsü romanıdır. Enstitülünün heyecanını ve gayretini ortaya koyuyor. Bütün ıslahat hareketleri tamamlandıktan sonra, 1959’da yazıldığı için elbette eksikleri, yanlışları da ifade ediyor. Ama onun köylüleri de enstitülerinin romanlarındakilere benzer. Şevket Süreyya’nın Toprak Uyanırsa romanında ise yazar eserini Tonguç’a ithaf eder ve bir köy kalkınma modeli ortaya koyar. Onun öğretmeni enstitülü değildir. Şehir öğretmen okulu mezundur. Köyün yaşlı imamının telkinlerini de dikkate alarak köylüde bir arzu uyandırır ve rehberlik yapar. Köylü de ihtiyaç hissettirir ve onları sorumlu kişi ve müesseselerle bir araya getirir. Böylece toprağı uyandırır. Aynı zamanda Mahmut Makal‘dan itibaren yazılan köy romanlarının en ciddî eleştirisini yapar. Öyle zannediyorum ki bu kalitede başka eleştiri de yoktur.

Mahmut Makal, enstitü mezunları içinde ilk roman yazandır. Sonradan başkaları da yazdı. Ben ondan bir cümle iktibas ettim. O da okulda öğrendiği “din afyondur” cümlesi. Her ne kadar bildiği köyü yazdığını iddia etse de ideolojik etkilerle olayları çarpıttığı düşüncesindeyim. Çünkü ben de bir köy çocuğum ve köyü bilirim. Köylerde kötü insanlar elbette vardır. Ama iyiler de var. Ama bunların köyünde herkesin diğerinin malında ve ırzında gözü var şeklinde anlatılıyor. Peki, o zaman nasıl oluyor da bu insanlar yüzlerce yıl beraberce yaşayabiliyorlar?

Cezmi Bey Köy Enstitüleri Dönemi ve uygulamadaki aksaklıklar hakkında neler söylersiniz? Köy Enstitülerinde köylüye bakış nasıldı?

1942 yılına kadar enstitü hareketi, görevlilerin kendi kabiliyetlerini ortaya koyma heyecanıyla yaptıkları çalışmalar, köy çocuklarının okulda sağlanan imkânlara özenmesiyle rağbet görmeye devam etti. 1937’de başlayan köy öğretmeni yetiştirme hareketi bir noktaya geldi. Mezunların köylerde görev yapması gerekiyordu. Bu zamana kadar enstitüler toplumdan ayrı bir koloni gibi gelişmişlerdi. Artık toplumun içine girip inkılâpların hedefleri doğrultusunda toplumu dönüştürmeleri gerekiyordu. Enstitülerin yeniden teşkilatlandırılması lazımdı. Enstitüleri, kuruldukları köylerin merkezine yerleştirecek şekilde mâli, hukuki, şartların hazırlanması gerekti. Bu ise idarî, iktisadî ve siyasi birçok sıkıntı demekti.

Kanunlarda öğretmenler bir “süpermen” olarak görülüyor, enstitüler idealize ediliyordu. Uygulamada ise birçok aksaklık vardı. İlk zamanlar öğrenci sayısının azlığı başarıyı getirirken zamanla öğrenci sayısı artıyor ve ihtiyaçlar karşılanamıyordu. Yeterli sayıda tarla, hayvan, araç, gereç sağlanamıyordu. Türkiye’nin hemen her bölgesinde açılan okullara, savaş şartları, mâli imkânsızlıklar, karaborsa gibi sebeplerle gerekli araç gereçler temin edilemedi.

Köy Enstitüleriyle ilgili çıkarılan kanunlarda bütün köylü, enstitü müdürüne ve öğretmenlere yardımla mükellefti. Aksi, cezayı gerektiriyordu. Köy öğretmeni köy de tek hâkimdi. Bunlar sadece enstitü müdürüne ve genel müdürlerine bağlı idiler. 

Enstitülerin uygulamaları katı bir devletçiliği gerekli kılıyordu. Bu bakımdan da eğitim çevreleri ve enstitü müdürlerinin görev ve yetkileri oluşturulurken Sovyetler Birliğindeki “kolhoz”lar örnek alınmış olabilir. Buradan bakınca Enstitü fikrinin çok da yeni ve yerli olmadığı sonucuna varılabilir.

Enstitülerin ders notları, raporları elimizde olmadığı için enstitülerin köy ve köy hakkındaki düşünce ve hisleri ancak çalışanların, öğrencilerin hatıralarından veya yazdıklarından anlaşılabilmektedir. Bunlara göre köylü geri kalmıştır. Bunun temel nedeni bir takım hurafelere inanılması ve cahil kalınmasıdır. Köylüyü, temel vasfı bilinmeyen ağa sömürmektedir. Muhtar ağanın maşasıdır. Bunlar birbirlerini hiç sevmezler, hep gözleri başkasının karısında kızındadır. Köylüyü aydınlatmak için, önce ağa ile mücadele edilmeli, batıl inançlar değiştirilmelidir.

Enstitülerdeki barınma ve yaşama şartlarına örnek olması açısından bir köy enstitülü olan Talip Apaydın‘ın yazdıklarına kulak verelim: “Yatakhaneler soğuk olurdu…. İkişer ince battaniyemiz vardı. Üstümüze ceket, pantolon, pelerin ne bulursak örterdik ki, üşümeyelim. Şimdi düşünüyorum da, koşulların içinden iyi ki sağlam çıkıp geldik. Ama pek çok kurban verdiğimizi saklayamam. Kaç tane arkadaşımız zatürreden, zatürcenpten öbür hastalıklardan öldüler.

Yirmi günde bir, ayda bir çarşaflarımız yıkanırdı. Kurutmak olanağı olmadığı için yaş yaş geri alırdık. Hava soğuk, derece içeride bile sıfırın altında. Birkaç kez yaptım, iyi hatırlıyorum; çarşafları ıslak ıslak sererdim, battaniyeleri üstüne örterdim, soyunur birden girerdim içlerine. On dakika, yirmi dakika zangır zangır titrerdim. (Talip Apaydın, Köy Enstitüsü Yılları, Literatür Yayıncılık, İstanbul, 2009)

Cezmi Bey bir de günümüzde Köy Enstitüleri ile İmam hatip okulları sürekli birbirleriyle tokuşturuluyor, yarıştırılıyor. Toplumda bir Köy Enstitücüler bir de İmam hatipçiler söz konusu. Bu iki kurum birbirinin alternatifi mi? Toplum neden iki kurumu da kabullenmiyor da buradan da kendine bir ayrım enstrümanı çıkarıyor?

Köy Enstitüleri 1940’lı yıllarda açılmış ve kapanmıştır, daha doğrusu ıslah edilmiştir. Kapanışı ya da ıslah edilişi ile İmam Hatip okullarının açılış çalışmalarının aynı yıllara denk düşmesi, daha sonraki zamanlarda muhtelif komplo teorilerinin üretilmesine ve dillenmesine vesile olmuştur. Bu iki okulu birbirinin alternatifi gibi gösterip, enstitüleri Kemalizm’in kalesi, İmam Hatipleri de irticanın kaynağı addetmek birçok çevrede kabul gören bir anlayıştır. Hâlbuki enstitüler kurum olarak kapatılmamış, isim değişikliği yapılarak ve esas fonksiyonuna uygun olarak müfredat düzenlemesiyle faaliyetlerine devam etmiştir. İmam Hatipler ise, gayrimüslimlerin esasen sahip olduğu bir hakkın Müslümanlara da tanınması sonucunda ve tevhid-i tedrisat gibi bir inkılâp kanununun icabı olarak, halkın ihtiyacına cevap vermek üzere kurulmuştur.

Köy Enstitüleri’nin ıslah ihtiyacı ile okullara din dersleri konulması ve dinî hizmetleri yapacak kişileri yetiştirmek üzere imam-hatip okullarının açılması CHP’nin 1947 kurultayında dile getirildi. Islahata hemen başlandı, fakat dinle ilgili uygulamalar gecikmeli başladı. Bu durum, bu iki kurumun, enstitü ve imam-hatip okullarının bir diğerinin alternatifi gibi takdimine sebep sayıldı. Böylece enstitülerin ıslahının idârî sisteminin devam ettirilemez olmasından değil de tamamen ideolojik sebeple olduğunu izah ve propaganda daha kolaydı.

Enstitüler, bazı yöneticileri tarafından bir rejim değişikliğinin zemini ve vasıtası olarak görülmüştür. Ancak ilmin, uzun yıllara dayanan devlet tecrübesinin ışığında ıslah edilmişlerdir. Buna karşılık, imam-hatip okulları da İslâm dininin esasları göz önünde bulundurularak kurulmuş ve geliştirilmiştir. Mezunlarının devam edeceği Yüksek İslâm Enstitülerin kurulmasıyla ileri seviyede araştırıcı yetiştirmenin önü açılmıştır. 

Bugün üniversitelerimizde, din ilimleri dışında birçok beşerî ilim alanında önde gelen ilim adamları arasında bu okul mezunları vardır. Ama köy enstitülerin tersine, çünkü enstitücüler başlangıçta meseleye ideolojik yaklaşmışlardı, bugün imam-hatip okulları da kuruluş dönemi hassasiyet ve dikkati yerine, neticede tamamen ideolojik olarak ele alınmaktadır.

Bu bakımdan ilk enstitücüler gibi, günümüz imam-hatipçileri de meseleyi aynı şekilde değerlendirmektedir. Enstitücüler bütün öğrencileri ‘komünist’ yapamadıkları gibi, imam-hatipçiler de bütün nesilleri ‘dindar’ yapamadı. Bu okul öğrencileri için deist ve benzeri tartışmalar bunu gösteriyor.

Son Olarak neler söylersiniz?

Bu konunun sizin vasıtanızla tekrar gündeme getirilmesinden dolayı teşekkür ediyorum.

Meselenin ilim ölçüleriyle değil de hâlâ bir kavga sebebi olarak ele alınması aydınlarımızın bir hastalığının ifadesidir. Bu durum enerjimizin boşa harcanmasına sebep oluyor, meselelerimizi çözmüyor, sürekli komplo teorileri mazeretine sarılıyoruz.

Bilgiye erişimin mümkün olduğu kadar kolay olduğu günümüzde; en yakın gelecekte ilim ve ahlâk ölçülerini esas alarak hem ülkemizin, hem Türk Dünyası’nın, hem İslâm âleminin ve hem de insanlığın meselelerine çözüm üretir hâle gelmeliyiz.

Bu ümidimi hâlâ muhafaza ediyorum. 

Biz teşekkür ederiz Cezmi Bey.

Muaz ERGÜ

Cezmi BAYRAM

    • 1946’da Ordu’da dünyaya geldi.
    • 1968 Ankara Üniversitesi Fen Matematik Bölümü ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu.
    • 1977-1978 yılları arasında ABD Stanford Üniversitesi’nde çalıştı.
    • 1981-1986 yılları arasında yayın dağıtım şirketi olan ANDA’nın genel müdürlüğünü yaptı.
    • 1987’de Özel Tercüman Okulları kurucu temsilciliği ve genel müdürlüğü görevine getirildi.
    • 2002’de Bahçeşehir Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu müdürlüğüne başladı. Aynı üniversitede araştırma merkezi koordinatörlüğü yaptı.
    • Öte yandan öğrencilik döneminde polis-adliye, Başbakanlık ve Meclis muhabirliği yaptı.
    • Bir dönem Devlet Gazetesi’ni yönetti ve yazılar yazdı.
    • Hergün Gazetesi’nde başyazarlık yaptı.
    • Cezmi Bayram 1986’dan bu yana İstanbul Türk Ocağı Şubesi başkanlığı görevini yürütmektedir.
    • Aynı zamanda Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yönetim kurulu üyesidir.

Kitapları

    • Garplılaşmadan Ne Anlıyoruz?
    • Milliyetçi İktidara Doğru
    • Milli Eğitimde Haçlı Seferleri
    • Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Seyri ve Yeni Hedefler
    • Köy Enstitüleri Bir Masalın Tahlili  

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir