Sabahtandır yerimde duramıyordum. Daha sonbahara girmemiştik ama içimde huzursuz sonbahar duygularıyla odadan odaya geçiyor, arada bir pencereden dışarıya bakıyor, can sıkıntım nasıl geçer diye düşünüp duruyordum. En sonunda dayanamadım, kapıyı çekip dışarı çıktım.
Köln dümdüz, karmaşık bir şehirdir. Dağı yok ki koşa koşa bu canımı sıkan şehirden kurtulup da zirvelere atayım kendimi. Kalabalık sokaklarda insan kendisini de dinleyemiyordu. Aklımda hep Lilo vardı. Sarı saçlı, mavi gözlü, ipincecik bir Alman kızı… Kendimi bir dinleyebilseydim, onunla da rahatça dertleşebilecektim! Şehirde oturacak sakin bir köşe arıyordum. Caddeler, sokaklar, binalar, insanlar, arabalar başımı döndürüyordu. Bir an kalabalıklardan sıyrılıp bir ağacın yanında durdum. Kocaman bir kestane ağacıydı. Önce kalın gövdesine, sonra da başımı kaldırıp en üstteki dallarına baktım. Ağacın yaşı elliden fazlaydı. Bu dallar Lilo’yu gördüler mi acaba, diye düşündüm. Sırtımı ağaca yaslayıp gözlerimi gelip geçen insanlara diktim. Belki buradan Lilo da geçmiştir, diye düşündüm. Sadece Lilo değil, ona gönül veren Ağa Mirzali de… Nerde tanıştılar acaba? Ve hangi dilde konuştular? En çok da bunu merak ediyordum. Almanca mı, Rusça mı, yoksa İngilizce mi? Sonra kendi kendimi kınamaya başlıyordum. Aşkın dili mi olurmuş? Gözler en güzel dil değil miydi?
Ağacın önünden ayrıldım, şehrin merkezine doğru süratle yürüdüm. Tren istasyonuna gelince yavaşladım. Ter içinde boğuluyordum ama umurumda değildi. Rutubet, yorgunluk vız gelirdi bana! Yeter ki, Lilo’nun ayak izlerini bulayım. Ama nerede? İstasyon her zaman ki gibi yine yolcularla dolup taşıyordu. Çeşit çeşit, renk renk yüzlerce insan geliyor, yüzlerce insan gidiyordu. Aklıma Lilo’yu tanıdığım an geldi..
Sımsıcak bir yaz akşamı Köln Tren Garı’nda Azerbaycan’dan gelmiş bir misafirimi yolcu ediyordum. Treninin kalkmasına onbeş dakika kalmıştı. Yukarı çıkmadan önce, “Yanıma bir şişe su alayım,” dedi ve biz Tren Gar’ının birinci katındaki Anadolu Restoranı’ından bir şişe su almaya koştuk. Restoran’ın önünde aramızda konuşurken sağ taraftan bir erkek sesi duydum ve o tarafa baktım. Güler yüzlü, açık tenli, beyaz saçlı ve sakallı bir bey gülerek bana sesleniyordu.
“Buyrun,” dedim.
“Misafiriniz Azerbaycanlı mı?”
“Evet.”
“Bende Azerbaycanlıyım, daha doğrusu babam Azerbaycanlıdır.”
Büyük bir merakla yüzüme bakıyordu. Capcanlı gözleri, gülüşü ve insana rahatlık veren çenesindeki beyaz sakalı içimde hoş duygular uyandırmıştı. “Bu adam sanki tanıdık biri” diye düşünmüştüm..
Vaktim yoktu, misafirimi yolcu etmeliydim. Adama döndüm ve “Daha buradaysanız, misafirimi yolcu ettikten sonra konuşalım,” dedim.
“Tamam”, dedi.
Hızla yukarı çıktık. Treni kaçırdık diye düşünürken baktım trenin gelmesine daha on beş dakika varmış. Çaresiz beklemeye başladık. Aşağıdaki beyefendi gider diye de telaşlanıyordum. Misafirim halimden anladı ve ısrarla aşağıya, adamın yanına inmemi rica etti. Onunla vedalaşarak aşağıya koştum. Beyefendi ordaydı bekliyordu.
Beni görür görmez gülümsedi. Beyaz bir peçete uzattı.
“Ben belki gelemezsiniz diye buraya babamın, Bakü’deki kardeşlerimin adını yazdım, buraya bırakacaktım,” dedi.
Adamın adı Bahadır’dı. Yanında Tarıkhan isimli bir arkadaşı daha vardı. Bir kaç günlüğüne Türkiye’den Köln’e gezmeye gelmişlerdi.
Bahadır Mirzalı, “Buraya ilk kez geldim ama ama ben buralıyım”, dedi gülerek.
“Öyle mi ? Nasıl hem Köln’lü hem de Azerbaycanlı oldunuz”, diye sordum.
Güldü.
“Aşk olunca ikisi de olur”, dedi.
Ve başladı bir aşk hikayesini, Lilo’yu, Genceli Ağa Mirzali’yı anlatmaya….
O an, yüzlerce insanın sağa sola koşuştuğu, her dakika bir kaç trenin gürültüyle istasyona girip çıktığı Köln’ün koskocaman Tren Garı sanki derin bir sessizliğe gömüldü. Kulaklarımda, gencecik iki insanın sesleri, bakışları, gülüşleri yankılandı… Anladım ki geçmişe dönüş ancak ve ancak aşkla mümkünmüş.
“Babam Azerbaycan’da hekimmiş. Savaş çıkınca onu da cepheye göndermişler. Gencecik karısı ve iki çocuğunu geride bırakarak Avrupa’nın ortasındaki ateşin içine koşmuş. Geride kanlı Stalin, karşıda ise hırslı ve acımasız Hitler… Babam o iki ateş ve yıkım arasında nasıl canlı kalabilmiş bilmiyorum. Zaten savaş konusunda bizimle hemen hemen hiç konuşmazdı. Savaş bitince Münih’te izini kaybettirmiş ve akabinde Köln’e kaçmış. Annem Lilo, zengin, muhafazakâr bir adamın kızıymış. Babamla önce gizli gizli buluşmuşlar, sonra ise evlenmeye karar vermişler. Annemin ailesi meseleyi duyunca şiddetli tepki göstermiş. Hele Lilo’nun Müslüman olmaya karar verdiğini öğrendiklerinde onu evlatlıktan reddetmişler. O kavgalar arasında ben doğmuşum.“
“Sonra”?
“Sonrası kaçış…. Annem adını değiştirmiş adını Leyla yapmış ve babamla Ankara’ya gitmişler. Tahmin edin bakalım kimin yanına?”
“Kimin yanına?”
“Mehmet Emin Resulzade’nin…”
“Öyle mi?
“Evet, öyle… Babam onunla çok sıkı dostmuş. Bende onu ve çok değerli hanımını tanımak şerefine erdim.”
1918 yılında bütün yokluklara ve baskılara rağmen arkadaşlarıyla İslam dünyasında ilk bağımsız demokratik cumhuriyeti kuran ve Azerbaycan tarihinin bu en önemli insanlarından biri olan Mehmet Emin Resulzade hakkında daha fazla bilgi edinmek maksadıyla ona peş peşe sorular sordum. Ama Bahadır Bey ne yazık ki o konuda pek fazla bir şey bilmiyordu.
“Babamın yazdığı hâtıralar var ama ne yazık ki üvey annemin yanındadır,” demekle yetindi.
Onların yanlarından ayrıldığımda gece yarısını çoktan geçmişti ama her yer ışıl ışıldı. Köln Tren Garı’ndan koşarak çıktım. Ren Nehri yüz adım ötemdeydi. O vakitte nehir kıyısında kimse olur mu diye merakle nehrin kıyısına indim. Parıltılı gece lambalarının yanıbaşındaki banklarda oturup ışıldayan sulara bakanlar vardı. Ben de bir banka oturdum ve nehrin sularına bakarak uzaktaki ülke Azerbaycan’ı ve onun lideri Mehmet Emin Resulzade’yi düşündüm.
Resulzade, 1955 yılında Ankara’da yurdunu sayıklayarak vefat etmişti.
Öğrencilik dönemlerimizde her üç ayda bir elimize geçen Azerbaycan dergisinde onun eskiden yazdığı yazıları okuya okuya büyümüştük ve Azerbaycan’ı, Türk dünyasını onun kaleminden öğrenmiştik.
O bir politikacı, bir devlet adamıydı ama çok güçlü bir kalemi ve akıcı bir üslubu vardı. Bütün ömrünü kendi halkının mutluluğu ve varlığı uğrunda harcamıştı.
Resulzade, Rus askerleri ülkesini işgal edince 1920 yılın o uğursuz Nisan ayında Lahıç kasabasına sığınır. Ülkesi işgal altında, insanları kan ve gözyaşı içindedirler. O, Lahıç‘ın sisli dağlarına, Kirdman Çayı’nın soğuk sularına bakarak ülkesini ve Firdevsi’nin Şehname isimli eserindeki talihsiz Siyavuş’u düşünür. Orda o gam ve kederler içinde “Asrımızın Siyavuş’u” eserini kaleme alır.
“Bir bilge dedi ki tarih dil bilmez
Kötü talih ile mertlik edilmez!”
Evet, Firdevsi’nin kaleminden dökülen şiirlerle tarihini, talihini, mertliğini düşünür. Kendisinin de ülkesinin mert ve yiğit Siyavuş’u olduğunu hatırlar ve dertlerini o kitapta dile getirir. O daha 17 yaşında ülkesinin kültürü, dili, bağımsızlığı için Rus Çarlığı’na başkaldıran bir insandı. Babası Hacı Molla Elekber dualarıyla ona yurdu için çalışmayı öğretmişti. Anası Zalkızı Ziynet, tertemiz sütüyle onu halkı için beslemiş, büyütmüştü.
Resulzade ki daha 1903 yılında, yani 19 yaşındayken, ülkesindeki yabancılaşmaya karşı isyan bayrağı kaldırmış, Mehmet Ağa Şahtahtlı’nın çıkardığı Şarkı Rus gazetesine bir mektup yazarak, Azerbaycan’da Ruslaşan ve bozuk Rusçayla konuşan gençleri yerden yere vurmuştur.
Gencecik yaşında anadil konusunda yazılar yazan Resulzade o dönemlerde Bakü’de yayınlanan Hayat, Tekamül, Füyuzat, İrşad, Yoldaş ve Terakki gibi gazete ve dergilerde de Ruslara karşı halkının hakkını, hukukunu savunmuştur.
1917 yılında Moskova’da toplanmış‚ “Rusya Müslümanları Kurultayı”ında Rusça konuşan Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen delegelerini protesto ederek kürsüye çıkmış ve onları şöyle uyarmıştır:
“Biz Türk’üz ve bu kürsüde Türkçeden başka bir dille asla konuşmayacağım!”
Resulzade, Çar Rusyası’nın baskıları neticesinde ülkesini terkederek İran’a geçmiş, 1911 yılına kadar orda “Yeni İran” gazetesini çıkarmıştır İran’daki faaliyeti sadece gazetecilik değildir. Settar Han’ın devrimci hareketini de takip ederek, desteklemiştir.
1911 yılında İstanbul’a geçerek o dönem Türk aydınlarının toplantılar yaptıkları Türk Ocağı’ında çalışmaya başlamıştır. 1913 yılına kadar çeşitli gazetelerde yazılar yazan Resulzade, Rusya’da karışıklık artınca ülkesine dönmüş, Azerbaycan için bağımsızlık ilanının hazırlıklarını yapmaya başlamıştır.
Rusya’daki 1917 devrimi ve kargaşadan sonra 1918 yılına doğru Azerbaycan ilk defa aydınları, basını ve sivil toplum kuruluşlarıyla bağımsızlık kıvamına gelmiştir. Resulzade ve arkadaşları bu durumu hemen değerlendirerek arkadaşlarıyla birlikte 28 Mayıs 1918 yılında Tiflis’te Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmişlerdir. Bu bağımsız devlet İslam Dünyasının ilk bağımsız ve demokratik cumhuriyetidir.
Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmesine etmiştir ama başkent Bakü hâlâ işgal altındadır. Ermeni ve Bolşeviklerin işgal ettikleri şehir, Resulzade’nin ifadesiyle Azerbaycan’ın adeta kafası gibidir ve Bakü olmadan Azerbaycan’ın yaşaması mümkün değildir.
Haziran 1918 yılında Resulzade, Batum’da, Osmanlı İmparatorluğu yetkilileriyle askeri bir antlaşma imzalamış ve çok geçmeden bu anlaşmaya dayanarak Nuri Paşa komutasındaki Türk ordusu Azerbaycan’a girmiştir. 15 Eylül 1918 tarihinde Nuri Paşa komutasındaki ordu Bakü’yü ele geçirmiştir.
Mehmet Emin Resulzade ve arkadaşları iki yıla yakın bir bağımsızlık sürecinde yaptıkları hizmetlerle Azerbaycan halkının hafızasında derin izler bırakmışlardır.
27 Nisan 1920 yılında Rus Kızıl Ordusu Azerbaycan’ı işgal ettiğinde yüzlerce insan tutuklanarak kurşuna dizilmiştir. Son anda Bakü’den çıkabilen Resulzade Azerbaycan’nın ortasındaki küçük bir kasabaya, Lahıç’a gitmiş, roda saklanmıştır.
Kısa zamanda Lahıç’da olduğu ortaya çıkar ve tutklanarak Bakü’ye getirilmiştir. Çar döneminde Stalin’le birlikte Rus İmparatorluğu’na karşı ortak faaliyetleri ve Bakü’de bir defa Çar polisinin elinden Stalin’i kurtarması onun hayatta kalmasına sebep olmuştur.
Stalin’in bizzat Bakü’ye gelerek onu trenle Moskova’ya götürmüştür. Resulzade bir süre Moskova’da yaşadıktan sonra Moskova’daki dostlarının yardımıyla önce Finlandiya’ya, oradan da Türkiye’ ye göçetmiştir.
Türkiye’de yaptığı faaliyetler Sovyetler Birliği yöneticilerini kızdırınca Almanya’ya giden Resulzade, orada da makaleler, kitaplar yayınlamaya devam etmiş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da tekrar Türkiye’ye dönmüştür.
Köln Tren Garı’nda büyük bir tesadüfle karşılaştığım ve sohbet ettiğim Bahadır Beyin anlattıkları, kısa bir süre de olsa beni o çileli yıllara ve Azerbaycan tarihi için çok önemli bir şahsiyetinin hayatına götürdü.
Orhan ARAS

Rahmet olsun. Ülkesinin âzadlığına adanmış destansı bir yaşam sürdü. Azîz hatırası da her dem ter ü taze…
Allah rahmet etsin.
Təşəkkürlər. Gözəl bir yazı.
Nə yazıq ki, Rəsulzadə “çiləsi” BİTMƏDİ.Rəsulzadə İmzası çıldırtır birilərini.
Ama Ona sevgi artdıqca artır bütün maneələrə rəğmən.
Vaxtilə onun adını duymayan bizlər, sovet dövrünün uşaqları artıq Onu bilir, öyrənir, yolunu davam etdirmək çabası döyürük.
Məhəmməd Əmin sevgisi bitməz, nə qədər sədlər çəksələr belə. Ona görə çox qorxurlar. Bir azərbaycanlı olaraq Ulu Öndərimizin məzarının Vətəndə olması üçün dua edirəm. Orta Şərqin ilk Cumhuriyyətinin banisi, böyük demokrat, ədib-yazar,bütün həyatını Azərbaycanın bağımslzlığına adamış və bu yolda olmazın işgəncəli bir həyat yaşamış, əsla, amma əsla arzu və istəklərindən vaz keçməyən Böyük Öndərimizi Sevgi və Sayğıyla anırıq.
Hələki qəlbimiz və ruhumuzla…
Gozel bir hekaye, cox maraqli arasdirma
Allah gani gani rahmet eylesin, ruhu şad, mekanı cennet olsun.