Çikolata, kim sevmez ki? Sevmeyen kesinlikle çocukluk yaşamış sayılmaz. En azından bu benim için öyle. Yetmişlerin başında mahalle bakkalına gider; harçlıklarımızla ‘püskevit’ alır, arasına lokum yerleştirir yerdik. Anadolu’da büyüyen çocuklar için bir gelenek, belki ritüel idi bu.
Babamız Almanya’ya gidince durum değişti tabii. Nutella, Milka, Tablerone ile tanışdık. Mahalle arasında günboyu top peşinde koşup acıkınca soluğu evde alırdık. Eve girer girmez kapı arkadan kilitlenmiş olurdu. O yüzden tek birgün kapı önünde ya da sokakta çikolata sürülmüş ekmek yediğimi hatırlamam. 1970lerin Türkiye’si işte böyle garip bir ülkeydi. İnsanlar ‘göz hakkı’ diye bir şeye inanırlardı!..
Her şeyin bir sonu vardır. Çikolatalar da çabuk tükenirdi. O zaman çocuk aklımla bir ‘düzenek’ kurar; kendi çikolatamı kendim üretmeye kalkardım. Ehh, nasıl olsa ‘hammadde’ elimizin altında mevcut, diye düşünürdüm. Başarısız çabalarım Ortaokul’un fen bölümüne kaydolmama yol açtı. O günlerden hatıra kalan mikroskop, laboratuvar, teleskop çocuklarımın görmesi için ‘çeyiz’ sandığında hala durur. Sosyal bilimlerle ilgim çok sonraki yıllara aittir. Şimdiki gençler bilmez ama mavi gömlekle gezmenin moda olduğu yıllara dayanır…
Geçen hafta elime bir davetiye geçince birden çocukluğumu hatırladım. Köln Çikolata Müzesi’nin 25. kuruluş yıldönümü kutlanacakmış. Ne güzel! Çocuklarımla birlikte müze de büyümüş demek ki. Çocuklara yönelik sayısız kültürel etkinliği yıllarca onlarla birlikte izledik; onları tiyatro sahnesine ‘itip’ oyuna katılmalarını sağladık, kısaca 5000 yıllık insanlık tarihini çikolata eşliğinde öğrendik. Çikolata’yı Ölmekler’in icat ettiğini, onlardan Mayalara, sonra İnka ve Azteklere geçtiğini anlattık. İnka ve Aztek kadınları Toroslarda yaşayan teyzeleriniz gibi üç etek giyerler; İnka ve Aztek delikanlıları boyunlarına dayılarınız gibi rengârenk poşu bağlar, dedik. Kuzenlerin gökkuşağında bulunan renklerden kumaşlar dokuduklarını ancak her rengin bir manası olduğunu açıkladık.Velhasıl Köln’de doğan her çocuk mutlaka bu müzeyi gezmiştir. En azından okul gezisi ile nasıl gittiğini hatırlar Çikolata Müzesi’ne. Kapısında durduğunuzda; unutamayacağınız bir his yaşayın, içerde hevesle maşuk’unu bekleyen âşık’ı hissedin, altın çikolata çeşmesi önünde şen şakrak dizilmiş çocukları izleyin…
Aradan yıllar sessizce geçmiş; tam tamına Rhein kenarındaki mekâna yerine taşınalı 25 yıl olmuş. Kurucusu Hans Immhoff’a her yenilikçi gibi aptal gözüyle bakmışlar. Ama çocukluk hayalini 1993 yılında gerçekleştirmiş ünlü bir isim o. Şimdi o mekân Köln şehrinin en işlek muhitlerinden biri. Sahil boyunca uzanan restoran ve kahvelerde hafta sonları yere iğne atsanız düşmez. Hâlbuki 25 yıl önce buralarda in cin top oynardı. İlk müdavimlerinden biri olmanın mükâfatı bu davet olsa gerek…
Biraz önce demiştik. Yalnızca çikolatadan ibaret bir müze açma fikri başlangıçta alay konusu oldu, ama mekân seçiminde olduğu gibi, öngörüler doğru çıktı. Çikolata Müzesi bugün, yılda yaklaşık 600.000 ziyaretçisiyle, Köln şehrinin en çok ziyaret edilen ve ünü ülke sınırları dışına taşan harikulade bir yer. Ve Hans Immhoff, konum ile ilgili her şeyi doğru yaptı ve tek bu nedenle Köln’de yeni bir muhit doğdu.
Rüyalar yalnızca Amerika’da gerçekleşmez. Çılgın insanlar için umut asla tükenmez. Hans Immhoff, baca temizlikçisi bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Kendi hikâyesini ilkin Roald Dahl’ın ‘Charlie’nin Çikolata Fabrikası’ isimli öykü kitabında ilkokul öğrencisi iken okudu. Çocukluktan itibaren bir ömür boyu bir çikolata fabrikası açmayı hayal etti. Hayali 1972 yılında gerçek oldu ve Köln’ün en tanınmış çikolata fabrikası ‘Stolwerk’i satın aldı. Ancak orada bitmedi o masal. 20 yıl boyunca bu müzeyi kurmak için çalıştı. Şimdi çocukları burayı işletiyor. Güzel anıları yeni etkinlikler ile süslemek istiyor…
Şehrin güneyinde bulunan Porz semtine fabrika taşındıktan sonra Immhoff, eski üretim yerinde müze açmayı planlamaya başlar. Çikolatayı müşterilere mümkün olduğunca çok yönlü sunmak her zaman önemli olmuştu onun için. Çikolata müzesinde bugün çok şey yer alıyor. Kakao dünyasında uzun bir yolculuğa çıkacaksınız. Amazon ormanlarında gezineceksiniz. Sömürgeciliğin içyüzünü içiniz burkularak öğreneceksiniz. Burada 100.000 adet eser/parça/unsur 5.000 metrekarelik bir alanda sergilenmektedir. Kakao ağacının, çikolata üretiminin, çikolata reklamının öyküsünü dinlerken/izlerken şaşırıp kalacaksınız.
Çikolata’nın özellikle kadınları mutlu ettiği biliniyor, en azından daha önce böyle duyduk! Çikolata Müzesi bize o iddianın bir olgu olduğunu gösteriyor! Ve kakao dünyasını ziyaret ettikten sonra, çikolata sanatını öğrenmek üzere hemen harekete geçeceksiniz. Sayısız kurslardan birinde el becerinizi sınamak için birçok fırsatınız olacak! Tabii ki, çikolata yediğinde en mutlu olan kişi en lezzetli çikolatayı hazırlar. Bu yüzden uğrayacağınız her stand önünde size mutlaka bir tadımlık ikram edecekler. Onlarca çeşit çikolata tatmış olarak buradan ayrılacaksınız. Sonuçta burası özel bir şirket, daha doğrusu ticari bir kuruluş. Zemin katta geniş bir satış magazası bulunuyor. Köln’ün en güzel manzaralarından birini keyifle izleyeceğiniz Grand Café’de oturup sıcak çikolata içmek ve/veya çikolatalı kek yemek de mümkün.
Başta da belirttiğimiz gibi, çikolata müzesi bu yıl 25. yıldönümünü kutluyor. Bu doğum günü etkinliklerine ek olarak, müzenin aydınlatılma konsepti, iç ve dış mekanların modernize edilmesi gündeme gelmiş. Metro şirketi bir zamanlar çikolata reklamı yaptığı tranvay modellerini müzeye bağışlamış. 850 yıl önce Anadolu’dan Köln’e getirilen üç azizin gömülü olduğu lahit, orijinal boyutta çikolatadan imal edilerek sergiye konulmuş. Yerel ve ulusal tarihi birleştiren müzeden memnun ayrılmayan ziyaretçi yok. Biz bugün Fransa, Belçika, İsviçre ve İtalya’dan gelen 70 çikolata üreticisinin katıldığı çikolata pazarını gezdik. Ortak özellikleri ‘fabrikasyon’ olmamaları. Müzenin içerisini anlatmayı bir sonraki yazımıza sakladık…
Alaattin DİKER

Son Yorumlar