Nerede olursa olsun her deprem çok canımı acıtır, depremzedelerin yaşadıklarını için için yüreğimde hissederim.
1967 ve 1999 yıkıcı Adapazarı depremlerini yaşadım. Deprem anının, can ve mal kaybının insan ruhunda açtığı derin yaraları yakinen bilirim. Depremin geride nasıl bir yürek yangını bıraktığını da….
1967 de çocuktum… Çok küçük… Evimiz bodrum katı üzerine tek katlı, oturaklı bir evdi. Depremde yıkılan binalar, ölenler olmuştu. Ancak ailemde ölen, yaralanan olmamıştı evimizde de hasar…

Sokağımızda bulunan marangoza babam içinde yatılacak kadar bir baraka yaptırmıştı. Gündüz mutfak ve diğer ihtiyaçlarımızı evimizde görüyor geceleri barakamızda yatıyorduk. Herkes, komşularımız ellerine geçenle tahta parçalarıyla bahçelerine barınacak kadar derme çatma bir şeyler yapıyordu, kimileri brandayla, kimileri kalın naylonlarla üzerini örtüyordu. Artçılarla yeniden sallanan sağlam evlerin de bacaları çöküyor korku devam ediyordu. Aylarca dışarıda yatmıştık. Büyük heveslerle alınan evlerin, içleri büyük emeklerle döşenen evlerin insanların gözünde zerrece değeri kalmamıştı. Herkes başını korkusuzca sokacağı bir barakanın, ahşap bir odanın peşindeydi.
Evet, 1967’de çocukluğumda yaşadığım deprem aslında bir demo bir fragmanmış! 17 Ağustos depremini yaşadığımda depremin ne olduğunu bütün gerçekliğiyle gördüm, hissettim. 17 Ağustos 1999 depreminde iki çocuklu bir anne olarak kendimi kıyamete beş kala bir filmin içinde buldum. Burada film platosu falan yoktu. Senaryo da… Bizzat gerçeğin ta kendisi… Bu depremde hevesle, çok beğenerek aldığımız, içinde ancak bir buçuk yıl oturabildiğimiz son derece lüks, yeni dairemiz, binamız sapasağlam olmasına rağmen, tırnağım kadar bile çatlağı yokken, depremden dolayı meydana gelen zemin sıvılaşmasından yan yattı.
Hasarsız, çatlaksız patlaksız binamız, yan yattığı için devletin verdiği ağır hasar raporuyla deprem sonrası iş makineleriyle yıktırıldı.
Mal canın yongasıdır, yan yatmış binamızın içinden eşyalarımızı toplarken hem denge sorunu yaşadık hem de arada olan artçı sarsıntılarda yüreğimiz ağzımıza geldi.

Gece yarısı olan deprem, bizi yataklarımızda yakalamış, yatak odamızdaki gardıroplar üzerimize devrilmiş, altında kalmıştık. Hatta o kıyamette üzerimde beni sıkıştıran, boğan şeyin evimizin tavanı olduğunu zannetmiş umutsuzluğa kapılmıştım.
Dışarıdan gelen çığlık seslerini duyarken bir yandan da, yan odadan evlatlarımızın seslerini duyup imdat istemelerine cevap verememek, hareket edememek, onlara ulaşamamanın çaresizliği, dehşeti anlatılır gibi değil. O çığlıkların kulaklarınızda değil, beyninizde, gönlünüzde çınlaması anlatılır gibi değil.
Neyse, ayrıntılara girmek istemiyorum.
Bir şekilde geç de olsa dolabın altından kurtulup, evlatlarımıza kavuşup, hep birlikte apartmanımızın eğimli, karanlık merdivenlerinden el yordamıyla zar zor inerek dışarı çıkabildik, canımızı kurtardık.
Sokağımızın asfaltı patlamış, yollar yamru yumru olmuştu.

Bütün mahalle evimize yakın bir okulun bahçesine toplandık. Endişeli bir bekleyişle yarı uykulu yarı uyanık sabahı ettik, sabah olunca şehrin virane haliyle yüz yüze geldik. Korkunç bir manzara, dehşet bir yıkım… Herkes can derdine düşmüştü. Enkaz altında kalanlar, yaralılar, ulaşılamayanlar hepsi, her şey çok acıydı.
Adapazarı yapılaşmaya uygun olmayan bir yerde kurulmasının bedelini ağır kayıplarla ödedi.
Bina, yapı ne kadar sağlam olursa olsun, zemin kötüyse sonuç yine kötü oluyor. Bizim evimiz çok sağlamdı ama bu tek başına yetmedi, zemin sıvılaşmasına yenik düştü.
Bunun birlikte aynı yerde biri sağlam, biri dökülmüş çökmüş bina görürsek bu da binanın kötü malzeme ile inşaatının yapılmasından, yeterli mühendislik hizmeti alamamasından denetimsizlikten kaynaklanıyor.
4 katlı apartmanımız sağlam olduğu için, zeminden dolayı yan yatsa da içinde hiç ölenimiz yaralananımız olmadı.

Soruyorum şimdi, çok mu zor binalar yapılırken kontrol etmek, denetlemek, zemin etüdü yaptırmak?
Formaliteden kontrol evrakları düzenleniyor, imzalanıyor dosyalar kaldırılıyor, deprem olasılığı dikkate alınmadan insan hayatı hiçe sayılıyor. Her şey kağıt üzerinde düzenleniyor. Ama gerçek kurguyu paramparça ediyor. Siz kendinizi ve başkalarını kandırsanız bile doğa kanmıyor.
Ve şimdi yaşadığımız İzmir depremi gibi üzücü durumlarla karşılaşıyoruz.
İnsanların hayatları bu kadar mı ucuz?
Bu işlerden sorumlu olanlar nasıl hesap verecekler hiç mi düşünmezler ve hatta ders almazlar?
İzmir depremi yine ders veriyor üstelik çığlık çığlığa, beklenen İstanbul depremi için ne yaptınız diyor sanki.
İstanbul’da bir deprem olduğunu düşünün. Toplanacak bir alan bile yok. Depreme hazır mıyız? Var mı bir hazırlık?

Nerede bir boşluk varsa da onlar da ranta kurban gidiyor.
Eyvah ki ne eyvah!
Hangimizin bir parçası yok ki İstanbul’da?
Korkumuz dağları aşıyor.
Ahmet Arif’in
“Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim.
Olmalı zaten.
Olmazsa insan olmaz yüreğim…”
sözleri bazı yüreklere hiç değmiyor besbelli.

Gönül KESKİN
Not: Fotoğraflar siyah beyazlar 1967 Adapazarı depreminden, renkliler 17 Ağustos 1999’dan.

Son Yorumlar