Göl Saatleri

Sabahın köründe yine kaleden kaleye şahin uçurdum! Sol yanımda, Philippsburg‘un ince kulesi Monreal‘a kol kanat geriyor, sağ yanımda, Löwenburg‘un kalın surları köyü kuşatıyordu. Turuncu levhalardan birinde istikamet açıkça belirtilmiş ama benim başka bir hedefim var: Bugünkü gezim bir meydan okuma olacak…

Yukarıda derin sessizlik hâkim. Aşağıda ise köy meydanı, ahşap evlerin pencereleri, Arnavut kaldırımlı sokaklar taze bir günü karşılamaya hazırlanıyor. Elz deresinin ışık ormanında kaybolduğu an adeta insanın gözünü alıyor. Yaz, yaz olduğu için parlıyor. Peki ya sonbahar, -sonbahar olmasına rağmen- niçin ışıldıyor? Yaz güneşi mi güzel yoksa sonbahar ışığı mı? Aslında bu soru renkler öğretisinde ortaya çıkmaz; özellikle sanatın ‘her şeye rağmen’ güzel olduğu bir zamanda belirir. Son salgında olduğu gibi buhran günlerinde bize küçük bir mucize yaşatır tabiat. Denge arzusu, hayatımızdaki iniş çıkışları düzelten bir doğa özlemi içimizi kaplar.

Yarım saat sonra başka bir resim. Bir çiftlik önünde çömelmiş çocuklar buzağıları okşuyor. Meşeden yapılmış kalın oturak doğayı kutsayan bakışları ağırlamak için sabırsız. Elz, hâlâ vadinin ortasından şırıl şırıl akıyor. Bir çiftçi yürüyüşçüleri iyi tanıyor olmalı ki “kimileri ilk zorlu aşamadan sonra geri dönmek istiyor” diye açıklama yapıyor bana. Sonra bitkin düşmüş bir kişiye dönüp konuşuyor: “Henüz iyi bir durağa gelmediniz!” Ayaküstü sohbetten Sait Faik nasıl bir öykü çıkarırdı acaba?

Yerlinin demek istediği, Eyfel’in rengarenk kayın ve meşe yapraklarıyla pastırma yazını hatırlatan manzarası. Öyle ya, çatlak bodur meşeler arasından Thürelztal‘e doğru uzanan dar yamaç nasıl unutulur! Kıvrılarak ilerleyen Hayal Yolu bir aşağı iner, bir yukarı çıkar, hatta her atılan adım dar yollardan geçer. Yağmur yağar, yeller eser ama gezgin yolundan dönmez…

Platon, “Ta de megalla episphalé” der, yani yüce olan her şey sonludur ve bir gün ortadan kalkacaktır. Heidegger şöyle çevirmiş o sözü: “Everything big is in a storm”. Büyük olan her şey fırtınaya yakalanır. Nedense bu söz bana hep melankolik gelir; ve aynı hüzne duçar olmadan ayrılıyoruz köyden.

Bir volkanik manzaranın ortasına düşmüş olduğumu çok geçmeden anlıyorum. Taş ocakları arazisine girmişiz meğer, dağlar sanki erozyona uğramış gibi görünüyor. Ev inşaatında kullanılan tuğlalar buradan kamyonlarla taşınıyor. Hedefimi uzaktan görebiliyorum: Maria Laach. Kraterin ormanlık tepesi yukarı doğru çıkarken, arkasındaki uçsuz arazi Koblenz‘e dek uzanıyor. Nihayet Bell köyüne varmadan sola döner dönmez Laach gölü gözüküyor…

Yol kenarına özenle dikilmiş levhalar gölü temaşa etmemize izin vermiyor. Ve kendimizi birden manastır alanında buluyoruz. Bu, bölgenin ulaşım bakımından iyi tasarlandığını da gösterir. Göl civarında bir kamp alanı, tekne kiralama yeri, balıkçılık tesisi, ayrıca manastır arazisi içinde organik bir çiftlik ve organik meyve bahçesi de dâhil olmak üzere tarım işletmeleri mevcut. Manastırın mevcut yapısını koruyabilmesi için ustalara ihtiyacı var haliyle. Haç dökümhanesi, demirci atölyesi, el ürünleri imalathanesi ve marangoz tezgahı Ortaçağ koşullarına uygun çalışıyor.

Ürünler satış mağazasında sergileniyor. İnanmayacaksınız ama sanatın her dalında sergiler açıyorlar. Şairler ile buluşuyorlar. Yine bir yayınevi ile kitapçı bulunuyor. Otel de onlara ait. En önemlisi iki yüz bin ciltten fazla yazma esere sahip bir kütüphaneden bahsediliyor ki Reformasyon ve Martin Luther hakkında tüm kaynaklara ilk elden ulaşmak mümkün. Sekülerizm yasası gereği Manastır ne devletten ne de kiliseden yardım alabiliyor. Tüm giderlerini kendi küçük işletmeleri sayesinde karşılıyor.

Çağın hız trendine aykırı düşen manastır, kafanızı dinleyebileceğiniz ve ruhunuzu serinletebileceğiniz bir mekân ayrıca. Manastır hayatını tanımak isteyenler için bulunmaz bir imkân. Eskilerin ‘Tedbiru’l mütevahhid’ dedikleri bilinçli inziva veya tefekkür zamanı süresince Benedict keşişleri misafirlere zihnen ve manen rehberlik ediyorlar. Aslında bu inziva yenilenmek için bir yolculuktur; hakikatin özünü aramayı içerir.

Yazılanlara göre; manastır inşası bir siyasi güç gösterine dönüşmüş. Krallar ve prensler, kimin sözünün geçeceği konusunda Kilise ile kavga etmişler. Tarikatlar yalın mimari yapılar talep ederken, Alman kralları devasa kiliseler hayal ederler. Batı mimarisi giderek dikey vaziyet alır, kuleler birer kale gibi tasarlanır. Maria Laach Manastırı, Speyer Katedrali‘nin yapımcılarının, özellikle İmparator IV. Heinrich‘in imzasını taşıyor. Speyer Katedrali 1082’de, Maria Laach Manastırı ise 1177’de tamamlanmış. 1863’te Cizvit tarikatı Maria Laach da ‘Collegium’ inşa etmek için yer satın almış ve gölün doğu yakasına ‘Villa’ inşa ettirmiş. Ancak 1872’de Cizvitler, cemaatler savaşını kaybedip bölgeden ayrılırlar. Bu nedenle bahsettiğimiz binalar şimdi yıkık durumda. Savaşlardan etkilenmeyen ve Almanya’nın ücra bir köşesinde bulunan manastır, Gotik ve Barok tarzı tadilâtlara rağmen gerçek bir Romanesk mücevher. Altı kuleli kilise, cennet olarak adlandırılan, muhteşem bir giriş kapısına sahip.

Uzun bir yolculuktan sonra nihayet Maria Laach’ın bahçesinde bir mola vermenin zamanı geldi. Girişte sadece iyi düşünülmüş bir çevre düzenlemesi değil, zikir ve ibadetin yanı sıra bölgenin kaderini çizen ‘sönmüş yanardağ’ gerçeği ile karşılaşıyorum. SeeHotel yakınında bulunan lav bombasının rakamları beş haneli boyutlara ulaşıyor: Kaya, 11.000 yıllık ve ağırlık 12.000 kilogram ve göl kıyısına iki kilometre uzaklıkta bir konum. Uzmanlar bölgede volkanik bir patlamanın yakın zamanda mümkün olabileceğine dair çılgın görüşler ortaya atıyorlar, zira jeologlar 10.000 yıllık aralıklarla hesap yaparlar. Bölgede başka kraterler de var; yaklaşık 30.000 ila 60.000 yıl önce lav püskürmesi sonucu oluşmuşlar. Göl kıyısındaki gaz oluşumu yanardağın ne kadar aktif olduğunu gösteriyor, bu gerçek halkı ister istemez tedirgin ediyor: Gaz, kaba gözenekli yer kabuğundan dışarı sızıyor, kabarcıklar su seviyesi erişiyor, sonra göl yüzeyinde, sabun köpüğü şeklinde patlıyor. Göl yatağının henüz tam olarak soğumamış olduğu gerçeği, sıcaklık ölçümleriyle kanıtlanmış durumdadır. Kısaca, her an patlamaya hazır bir yanardağ üzerinde bulunuyoruz.

Bitkin ama hoşnut bir vaziyette kafeteryaya giriyor ve uzun masalardan birine oturuyorum. Yan masada ‘self servis’ olayından yakınan konukları dinliyorum. Bu arada, çok sayıda manastır görmeme rağmen burada bira üretimi yapılmaması ve satılmamasına şaşırıyorum. Çünkü adettendir; eskiden manastırlar kendi içeceklerini kendileri imal eder, fazlasını dışarı satarlardı. Romalı tarihçi ve seyyah Tacitus, Germania(M.S.98) isimli kitabında Almanların durmadan arpa suyu içtiklerini ve kadınlarını kıskanmadıklarını hayretle kaydeder. Açlığımı giderdikten sonra dışarı çıktım. Önümde ellerine göğe kaldırıp dua eden keşiş heykeli duruyordu. Sesi ve dili yalnızca bakışlarıydı. Üzerindeki yazı hemen dikkatimi çekti: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz”. Hiç duraksamadan “amin” sözü çıktı ağzımdan. Hayatın her anı cennet değildir ama zamanı unuttuğum bir an yaşadım söylerken. Ve ölümsüz şair Rilke‘yi hatırladım.

Rilke, 1898 gibi erken bir tarihte Floransa Günlükleri’nde şunları yazıyor: “Zaman, üç kuşak arasında döner durur. İlki Tanrı’yı ​​arar, ikincisi tapınağı inşa eder ve üçüncüsü yoksullaşır ve Tanrı’nın evinden taşlar çalarak kendine kulübeler yapar. Ve en sonunda Tanrı’yı yeniden ​​aramak zorunda kalan bir başka kuşak gelir.”

Bugün Z nesli arayış içindeki gençler olarak görülüyor. Ama yersiz yurtsuz dolaşıyorlar.

Zaten Heidegger’de modernlik yurtsuzluk demektir. Modernliğin yol açtığı yurtsuzluk krizini güçlü bir iradenin alt edebileceğini düşünür. Ona göre; yurt uygarlıktır. Uygarlığın yapı taşları inançtır. İnanç ise güçlü iradeler doğurur.

Laacher See’nin kıyılarına erişen köy yoluna geri dönüyorum. Sıralı ağaçlar gölü dış dünyadan ayırıyor, böylece doğa yürüyüşçünün kalbini her bakışta yeniden fethediyor. Yine de, yaprak döken ağaçların kafesleri arasındaki pürüzsüz göl yüzeyine her bakış ayrı bir anlam kazanıyor.

Gölgenin dudakları öper gölün güzelliğini
Ve semada asılı bir akşam uykusuna dalar feyzinle
Ahmet Haşim

Evet, sessizlik beni sakinleştiriyor ve Dorothea Schlegel‘in 1808’de buradan kocasına yazdığı tüm satırları anlayabiliyorum: “… yürüyerek bir buçuk saat uzunluğunda ve bir saat genişliğindeki ormanla çevrili harikulade gölün önü çok açık. Volkanik püskürmelerin izleri ve yoğun orman, eski ağaç gövdeleri bildiğim ve hayal edebildiğim tüm geçmiş, bana bugün ve dün gibi göründüler. Çünkü gölün ortasında gözden büsbütün kaybolan derinlik ve gün ışığına avını asla geri göndermeyen, tamamen akıl almaz bir uçuruma işaret eden bir efsane ve dalgaları köpürten sert bir rüzgar dokunduğu her yeri silip süpürüyor. Sonra, kıyıdaki manastır, mutlu insan yüzleri ve içimizdeki tüm kaygıları yok eden ve ruhumuza huzur veren sanat. Bunların hepsini mutlaka kendiniz görmelisiniz. Bunu size tarif etmek için güçlü arzu var ama işe yaramıyor işte … “

Yalnız bu derin gölde senin açtığın izler
Bir gizli gamın keskin çığlığını gizler

Laach Gölü, köknar ağaçlarının uçları arasından batan güneşle vedalaşıyor. Hiçbir yer uzak, hiçbir vakit dar değil! Nietzsche; “kişioğlu ağaca benzer, ne denli yükseğe çıkmak isterse, o denli yere kök salar”, demiş. Aynı amaçla göl alanını terk etmek için kas gücümü inatla zorluyorum ve tırmanış kısa sürüyor. Uzakta birkaç insan gölgesi kımıldıyor. Yöneldikleri istikamet eşsiz bir seyir imkânı sunan Lydia Kulesi’ne gidiyor. Lydia Kulesi’ne çıkmak için göl kıyısındaki patikadan ayrılıyor ve dağa doğru yöneliyorum.

Yokuş yukarı ilerleyen yolun son anları, devrilen ağaçlar erişimi engellediği için oldukça zor. O engeli de aşıyoruz! Caddenin karşısına geçip restoranın yanındaki ormana geri dönüyorum. Bir kaç yüz metre sonra Lydia kulesine ulaşıyorum. İlk ahşap kule 1896 yılında Eifelverein tarafından buraya inşa edilmiş. 1927’de lav taşından yapılmış 16 metre yüksekliğindeki yeni kule, harap ahşap kulenin yerini alır. 1986’da üzerine tekrar çıkıntı yapılmış. Şanslıyım, geldiğimde kuleyi ziyaret eden tek kişi benim. Benden sonra çocuklu bir aile platforma çıkan merdivenleri tırmanıyordu .

Bir göl ki semasında ne ahenk, ne gölge var
Vermez o büyük ayrılığa bir nihayet

Maria Laach’da gökyüzü bir başka bu akşam. Bu saatlerde göl çevresinde yoğunluk azalıyor. Rüzgâr, göl yüzeyine çarparak dalgaları kıyıya kovalıyor. Güneş kaç saattir bıkıp usanmaksızın tepemizde asılı kaldı, leylekler eski evlerin tuğla bacalarına kurdukları yuvaları isteksizce bozuyorlardı ve kızım, çitin önünde sabırla bekledi ve göz ucuyla sürüden ayrılan yılkı atına baktı – kısa, ilgisiz ve hatta tuhaf bir bakış. Cafe’ye girdiğimizde karım da garson kıza öyle bakmıştı. Ve kız birkaç dakika içinde masamıza buyurdu. (…) Yılkı acele etmedi, yoğun bir şekilde uzaktan terimizi kokladı ve güzelce kuyruk sokumunu kemirdi. Arada boynunu dümdüz uzattı ve sevilmek istediğini belli etti; önce üst dudağını kaldırdı ve sanki bulutları ısırmak istiyormuş gibi dişlerini gösterdi. Mutluluk ikisinin de gözlerinden okunuyordu…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir