1999 kasımı… 17 Ağustos Depremi’nin üzerinden henüz bir kaç ay geçmiş… Arkadaşlarla akşam üstü Hamamönü‘nde salaş bir öğrenci kafesinde otururken alıyoruz Kaynaşlı depreminin haberini. Ben ve arkadaşlardan ikisi biraz yatkınız arama kurtarma işlerine. Dağcılık falan yapıyoruz ucundan kıyısından. Gerçi biliyoruz, deprem işi çok başka. Yine de belki bir işe yararız umuduyla hemen evlere dağılıyoruz. Uyku tulumu, çadır, battaniye, artık elde ne varsa tası tarağı topluyoruz. Bir kaç da alet edevat bulmuşuz sağdan soldan, bir de büyük demir makası. Şansımıza, Ankara üniversitesinin ekibinin aracında boş yer varmış iki kişilik. Gece yarısı doluşuyoruz minibüse sıkış tıkış, çıkıyoruz yola.
İlk kez bir deprem bölgesine gireceğim. Acemiyim. “Ya bir işe yaramazsam” diye de endişeleniyorum için için. Lakin minibüsteki kısa sohbet sonrası anlıyorum ki ekip de benden pek farklı değil. Hepsi de gencecik üniversiteli çocuklar. İkisi Gölcük depreminde bulunmuş. Ama lojistikçilermiş. Yani, enkaza girmişlikleri yok.
Herkes gergin. Kaynaşlı’ya yaklaştıkça sessizlik artıyor. Kimi çantasını kontrol ediyor, kimi haritaya bakıyor. Arkadaş, cebindeki fenerin pillerini yerleştirip yanıp yanmadığına bakıyor. Elimle arkadaşımın sırtına bir kaç kez hafifçe vuruyorum. Tedirgin bir gülümsemeyle omzuma dokunuyor. Sonra minibüsümüz kesif bir karanlığa giriyor. Sanki evrendeki tek ışık o minibüsün farları. Derken bir toz bulutunun içinden parıldayan spotlar seçiliyor. Bizden önce yetişmiş ekipler çoktan işe girişmişler. Yıkıntılar arasından, belli belirsiz bir yoldan o ışıklardan birine doğru yöneliyoruz. Enkazı aydınlatan bir kaç projektör, hemen yanında bir iş makinesi, fonda bir jeneratör homurtusu… Minibüsten iniyoruz.
Bir tiyatro dekoru gibi sanki. Öyle betonarme enkazları gibi üst üste binmiş katlar falan yok. Yerde, bir kaç metre yüksekliğinde tuğla, ahşap ve demirden iç içe geçmiş devasa bir yığın var sadece. Projektörlerin aydınlığının bittiği yerde, karanlığın tam sınırında, ayakta kalmış bir telgraf direğinin hemen altında, tahta bir iskemle üzerinde yaşlı bir adam kucağında bir kedi, sırtında bir battaniyeyle öylece oturuyor. Üzerinde çalışılan enkaz, düne kadar o adamın eviymiş. Altı yedi kişi daha varmış binada. Arada jeneratör kapanıyor, sadece iş makinasının farları ve korkunç bir sessizlik kalıyor geriye. Hep beraber yığına kulak kesiliyoruz, çıt çıkmıyor. Ben arada yaşlı adama bakıyorum. Sanki tüm hayatı boyunca o enkazın başında durmuşçasına sessiz, ifadesiz, öylece oturuyor.
Derken günün ilk ışıklarıyla manzara belirginleşiyor. O zaman kendimi tam anlamıyla çaresiz, ne yapacağını bilmez halde buluyorum. Kasabanın olması gerektiği yerde uçsuz bucaksız bir moloz yığını var. Yol yok, sokak yok, cadde yok… Elimizde kıytırık bir demir makasıyla devasa bir enkazın karşısında öylece kalıveriyoruz.
O gün, akşama kadar kâh ihtiyacı olan ekiplere katılıp taş toprak kaldırıyoruz, kâh getirdiğimiz battaniye ilaç ve sargı bezlerini dağıtıyoruz, bir ara hasarlı bir sağlık ocağına girip oradaki tıbbi malzemeleri çıkartıyoruz. Hava karardığında üçümüz de bitap haldeyiz. Koordinasyon merkezi olarak kullanılan bir okulun bahçesinde çadır kuruyoruz. Bir kaç saat uykuya ihtiyacımız var.
Koordinasyon merkezi denen yer tam bir keşmekeş. Üzerinde haritalar olan bir kaç masa, ihtiyaç ve tedarik listeleri, ekiplerin çalışma noktalarının işaretlendiği planlar…
Yardımların dağıtımını düzenleyen masalardan birinde ona rastlıyorum. ODTÜ’den bir kız. Bizi görünce oturduğu iskemleden kalkıp koşar adım yanımıza geliyor. Sarılıyoruz… Toz toprak içerisinde üstüm başım. Yine de bir kaç saniye başını omzuma gömüyor. Sonra kalın gözlüklerinin ardından ışıldayan gözlerle gülümsüyor. “Nereden çıktınız siz?” diye soruyor şaşkınlıkla. Daha yanıt vermeye fırsat kalmadan, “neyse” diyor, “Bir şey yediniz mi? İçeride ekipler için sıcak çorbamız var.”
“Bekleyin siz” diyerek bir anda gözden kayboluyor. Sonra aynı çabuklukla elinde bir tepsiyle çıka geliyor. Kağıt bardaklarda üç kap çorba… İlk öğünümüz… Birlikte dışarı çıkıyoruz.
Yıldızlı bir gece var. Ve enkazlar üzerinde daha fazla projektör.
“Epey bir ekip gelmiş” diyorum. Siyah saçlarını bir lastikle arkadan bağlarken bana dönüyor;
“Asıl bu gece gelecekler”… “Zonguldak’tan… Madenciler.” Ardından sesindeki parıltı sönüyor. Çantasından çıkardığı bir çift maskeyi uzatıyor. “Bunlar sizde kalsın” diyor. “Yakında koku başlar… Yalnız bende sadece iki tane kalmış.”
Bir kaç saat uyumak için çadıra doğru yürüyoruz. Karşımızda kubbesinin yarısı çökmüş ve minaresi yıkılmış bir cami duruyor. Hava soğumaya başlıyor. Uyku tulumuna sığınıyorum.
Bir iki saat sonra bir sarsıntıyla uyanıyorum. Güçlü bir artçı deprem caminin hasarlı kubbesinden bir kaç parça daha koparıyor. Sonrasında uyku tutmuyor. Çadırdan çıkıyorum. Montumun yakasını kaldırıp ellerimi nefesimle ısıtmaya çalışırken o gerçek üstü sahneye tanık oluyorum.
Tıpkı yer altından çıkan masal devleri gibi, yüzlerce madenci, baret lambalarının soluk aydınlığıyla, karanlığı ışıktan bir ırmak gibi yararak çıkageliyorlar.
…………………………………
O gece karanlığın içinden çıkan o madenciler, Kaynaşlı’da sayısız hayat kurtarmıştı. Daha sonraları da defalarca bu halk için canlarını hiçe saydılar. Bir kaç sermaye sahibi, üç kuruş fazla kâr edecek diye Soma‘da, Ermenek‘te, Zonguldak’ta diri diri gömdüğümüz, maaşlarını gaspeden işverene karşı yürümelerine dahi izin vermeyip önüne devletin askerini, polisini diktiğimiz bu insanlar, bugün bir kez daha İzmir‘de… Her birine bin selam olsun…
Kaan BAHADIR

Son Yorumlar