Bölgemizin önemli şairlerinden biri olan Afşinli dostumuz Haşim Kalender, yıllar önce (6 Mayıs 2006 tarihinde) Elbistan’daki arkadaş gurubumuzu Afşin’in Binboğa dağlarındaki Güvek yaylasına davet etti. “Sizleri mayıs ayında davet ediyorum ki görmediğiniz çiçekleri laleleri göresiniz dağlarda, yaylalarda gezerken baharı daha farklı algılayasınız” demeyi de ihmal etmemişti. Biz de hiç itiraz etmedik ve belirlenen gün Ahmet Göçer, Âdem Konan, Av. Münir Ümit Uğurlu, Av. Kürşat Ali Yıldırım, Mehmet Gözükara ve ben sabah erkenden buluşarak gittik Afşin’e Haşim Kalender ile buluşacağımız yere vardık.
İki araba halinde arka arkaya benim ilk kez gördüğüm yer ve yollarda ilerleyerek Güvek Yaylasına vardık.
Çevredeki kom(koyun ağılları)nın bazılarının kapı boşluklarının iki kenarına ve onların da üstüne boydan boya sabitlenen işlemeli taşlardan ve harabe haline gelmiş yapılardan anlaşılıyordu ki Türklerden önce de buraları yayla yeri olarak kullanılmış. Zaten çayırı çimeni bol, içerken dişleri sızlatan, elimizi bir dakika içinde tutamadığımız buz gibi suyu olan yerleri insanlar kolaylıkla göz ardı etmezlerdi.
Yaylaya henüz kimsenin gelmediği bir zaman olduğu için tamamı boş ve dağılmış olan havşaların (yaylaya gelen insanların içinde yatıp kalkmak, yemek pişirmek, kısacası barınmak için toplama taşlarla birbirine bitişik olarak yaptıkları birer odanın adıdır. Üzeri dallarla, naylon veya çeşitli şeylerle kapatılarak kullanılan barınma yerleri.) birini seçip yerleştik. İş bölümü yaparak hazırlıklara başladık. Hemen önümüzdeki elimizi içinde iki dakika tutamadığımız buz gibi su ile serinledikten sonra çaydanlığı doldurduk. Kısa zamanda ilk çayımız demlenmiş, sac kavurması ateşin üzerinde cızırdamaya başlamıştı. Söylemeye gerek var mı bilmem; aralıksız süren sözün sohbetin ucu bucağı görünmüyordu. Bir de bu ucu bucağı görünmeyen yüzlerce binlerce dönüm alanda iki yaşına varmamış bir tek ağaçtan başka dikili hiçbir şey yoktu. Dayanamadım, Haşim Kalender’e sordum:
‒ Haşim kardeşim, neden bu yayla yerinde hiç ağaç yok? Bugüne kadar kimsenin aklına ağaç dikmek gelmedi mi? Yaylaya çıkanlar bunun gereğini hiç duymadılar mı?
Durdu. Hafif gülümsedi ve başladı anlatmaya:
‒ Hocam, biz her sene şu alanı (parmağı ile geniş bir daire çizdi) çepeçevre ağaç dikeriz; ama çobanlar, çocuklar kırar, söker bir türlü yaşatmazlar. Ne dedikse, ne kadar birebir tembih ettikse önünü alamadık. Bak bir şey anlatayım: Şu pınarın olduğu yerde bir zamanlar çok ağaç varmış. Hele bir armut ağacı varmış ki, aha Memili Emmi (misafir olarak dağdan gelerek bize katılmış, yaşlı bir amca) söylesin, duldasında beş yüz koyun yatabilirmiş, böylesine kalın ve büyükmüş. İki kişi kollarını açsa çevreleyemezlermiş. Bir gün bizim de kabilemiz Kalenderoğullarından Mekki Bekir adında birisi, o güzelim armut ağacına bakmış, bakmış ve gidip baltasını alarak ağaca doğru yürümeye başlamış. Etrafındakiler niyetini anlayarak hemen önüne geçip engellemek istemişlerse de kimse zapt edememiş. Mekki Bekir, bir taraftan baltayı olanca gücüyle indiriyormuş, bir taraftan da neden kestiğini anlatıyormuş; “BİZİM AVRAT, İKİ DE BİR, HERİF DON GAZANINA BİR GAPAK BUL DEYİP DURUYORDU, VALLA BU ARMIDIN KALINLIĞI BİZİM DON GAZANININ AAZINI GAPADIR. YANİ DİYECEAM O Kİ BU EYİ GAPAK OLUR…”
Mekki Bekir, o asırlık ağacı kesip devirmiş. Kocaman gövde yerde yatarken, kesilen tarafını ustaca düzlemiş. Sonra tabii saatlerce uğraşarak dairesel olarak üç-beş santim eninde bir dilim daha kesmiş. Keserle yontmuş, inceltmiş ve düzlemiş. Teker gibi kaldırıp şöyle bir baktıktan sonra sevinerek “Don gazanına eyi bir gapak oldu” diyerek kucaklayıp götürmüş. Geride, zavallı armut ağacının canlı bedenindeki balta yaralarından sızım sızım koyu renkli sıvılar akmış durmuş. Günlerce akmış… Çocuklar ‘Gözyaşı’ demiş; duldasında beş yüz koyunu dinlendiren armut ağacının gözyaşları…
Arif BİLGİN

Son Yorumlar