Annem 1950’li yılların başlarında, Sovyet yönetiminin uyguladığı zorunlu iskân politikası sonucu Kars’ın Rusya tarafında kalan bir köyünden ayrılıp Gence’ye taşınmak zorunda kalır. Kısa bir süre sonra da Gence‘nin 20 km kuzeyinde, maden işçilerinin yaşadığı küçücük bir ilçeye gelip yerleşir. O tarihten bugüne kadar da bu ilçede ikâmet eder. Henüz çocukken gözlerine yerleşen kederle hayatı burada tanır, burada evlenip çoluk çocuğa karışır. Annem artık madeni tükenmiş bu küçücük ilçeyi ve alıştığı 70 yaşlı ihtiyar evini çok seviyor. Şehirlerin en fazla birkaç ay tahammül edebildiği süslü ve konforlu dairelerinden sıkılıp alelacele evine dönmek ister. Evinden uzaklaştığında, 17 yıl önce kaybettiği eşinin, babamın, ruhunu yalnız bıraktığını düşünüp taze bir gelin gibi mahcup olur. İstanbullarda dahi huzur bulamayıp “oğlum, yeter kaldığım, babandan utanıyorum, lütfen beni yolcu et, gideyim” der. Eski evini yalnız bırakmayı, hayatta olmayan kocasına ihanet bilir. Bu ihtiyar ev sanki koynunda aziz yatan bir türbe, annem sadık bir türbedar…
Annem sekseni devirdi, üstüne birkaç yıl da ilave etti. Seksen yaşına kadar sadece katarakt ameliyatı geçiren bu sağlam bünye, son yıllarda birtakım arızalar vermeye başladı. Sepetine özenle topladığı köy yumurtalarıyla tek başına uçağa atlayıp İstanbul‘a gelecek durumda değil artık. Evden dışarı çıkarken kolundan tutmak, kan sulandırıcı ilaçlarını verip arada kontrole götürmek lazım…
Vücudun, özellikle kalbin birtakım ihanetlerine karşın hafıza hâlâ dipdiri ve dopdolu. 85 yıllık ömrün bütün safhaları, en ince ayrıntılarına kadar bu hafızanın kayıtlarında mevcut. Yıllara çelik bir iradeyle karşı koyan bu hafıza, hayatta bir kere merhaba dediği kişinin adını dahi sil deyip çöp kutusuna atmamıştır. Bu ümmi hafıza, son elli yılda cereyan eden içtimai ve siyasi hadiseleri en az popüler bir tarihçi kadar şerh etme kabiliyetini haizdir. Ben, kendinden habersiz bu şaşırtıcı hafızanın hayranı, hafıza sahibinin aşığıyım.
Onu bugün hayata bağlayan, mutlu eden, sevindiren, onun yüzünü güldüren biri var: Kırklı yaşlarında doğurduğu, kurtarıcı ismiyle bilinen son beşik oğlu…
Ben annemin torunundan topu topu iki yaş büyüğüm.
Ama o, torunundan çok son beşiğini sever…
Dün anneme koştum, köye geldim. Buluştuk, sarıldık, koklaştık, hasret giderdik… Kalktı, dal olmuş kaddini düzeltmeye çalıştı, yalpalaya yalpalaya yürüyüp sofrayı kurdu. Kendi elleriyle pişirdiği, oğlunun sevdiği yemeklerden ikram etti. Onun heybesinde mahfuz benim sevdiğim yiyeceklerden bir nevi muhakkak vardır. Ben her an gelebilirim ve o zaman yemek hazır olmalı.
Yemek faslında zaman, İstanbul Boğazı gibi akar: dışı sakin, içinde fırtınalar. O sırada gözlem altındayım. Tabii ki yine çok çalışıyormuşum, yine kendime iyi bakmamışım, yine çok zayıflamışım. Yirmi yıldır tekrar eden cümleler… Hiçbir zaman annemin beğendiği, takdir ettiği biri olamadım, olamayacağım…
Çay faslından sonra sıra Türkiye‘yi sual etmeye gelir. Önüme vefa ve merak konulu kalın bir soru bankası konur ve kısa sürede cevaplamam istenir. Sivas‘ta hayatta kalan tek kardeşi, onların çocukları, yakınları, epizodik karakterlere kadar herkes ismiyle, cismiyle, anılarıyla… Sonra İstanbul‘dan kalabalık bir şahıs kadrosu. Eminönü‘de ona çay ikram eden garson Ahmet‘i bir daha görüp görmediğime kadar… Görürsem selamını iletecekmişim. İyilikler ve iyi insanlar unutulmamalıymış…
Hasret biraz şarj olup kendine geldikten sonra bu kez sevimsiz konulara geçilecek. Türkiye’deki siyasi gelişmeler, partilerin durumu, belediye seçimleri hakkında bilgi istenecek ve şifreli cümlelerle kime oy vereceğim kestirilmeye çalışılacaktır. Siyasete her daim meraklı olan annem benim sadece kilomu değil, siyasi görüşlerimi de hiç bir zaman beğenmemiştir. Fakat bu kez sadece bir gün kalacağım yanında. Kendini frenliyor. Hasreti bir günde şarj etmek imkânsız…
İstanbul’da iken onu çok özlediğimi, gelip görmek istediğimi söylemiştim. “Aman oğlum, zahmet etme, ben gayet iyiyim, acayip kötü bir grip dolaşıyor, maazallah sana da bulaşır. Şimdi gelme lütfen” demiş, her zamanki gibi beni düşünmüştü.
Geldim ve gidiyorum yine. Bir günlük vuslat sona eriyor. Kederli gözler yine uzaklara daldı: “Oğlum, beni görmek için taa nerelerden kalkıp geliyorsun, kendini tehlikelere atıyor, zahmetlere katlanıyorsun. Ölürsem üzülmeyeceğim, bilakis seni zahmetlerden kurtardığım için sevineceğim”
Hayatı boyu kendine yetmeye çalışan, duygu sömürüsü nedir bilmeyen, kimseye eyvallahı olmayan bu gururlu insan, ilk kez beni böyle bir cümleyle yolcu ediyor. Bir parçamı köyde bırakıp ayrılıyorum yine. Geriye dönüp bakarken hayatın, yaşamanın ne kadar zor olduğunu düşünüyorum. Evet, gerçekten de hayat zor, yaşamak zor, vicdan azabına katlanmak zor, ölmek daha da zor…
Bu yalan dünyada ne var ki bütün,
Huzur parça parça, can parça parça.
😔 😔
Mehdi GENCELİ

Son Yorumlar