Hafta sonu çocuklarla belgesel izledik, 72 Tehlikeli Hayvan belgeseli, Asya’da yaşam süren vahşi hayvanları anlatıyor. Neler yok ki? Yaban domuzları, yabani köpekler, balon balıkları, kızıl Hint akrepleri, yılanlar, kaplanlar, filler…
Her birinin bir özelliği var; kiminin saniyeler içinde bedene yayılan zehri, kiminin karşı konulamaz güçlü pençeleri, kiminin tuttuğunu bırakmayan keskin dişleri, kiminin altındakine hareket olanağı bırakmayan ağırlığı, kiminin rüzgârına bile yetişilemeyecek hızı… Canlıların sahip oldukları bu benzersiz özellikleri yaşama tutunabilmeleri için gerekli elbette fakat canlıların bir zamanlar yaşamda tutunmalarını sağlayan bu özellikleri koşullar değiştiğinde işe yaramıyor. Bu canlılar önce azınlık oluyor, sonra da yok olup gidiyor.
Peki insanın neyi var?
İnsanın doğada sayısız düşmanı var, değişen ve öngörülemeyen fiziksel koşullar karşısında yaşamını devam ettirebilmesi için bedeni de elverişli değil. İnsan, bir tür olarak varlığını zihinsel yenilikler üretebilme ve uyum sağlayabilme yeteneği sayesinde devam ettiriyor. İnsan, esas olan zihnini kullanıp toplum ve doğayla uyumlu farklılaşmalar göstererek varlığını sürdürüyor, milyonlarca yıl olup biten bu. Geçmişte de böyle oldu, gelecekte de böyle olacak.
İnsanın dışındaki canlılar örneğin hayvanlar yaşamları boyunca ihtiyaç duyacakları donanıma sahip olarak dünyaya geliyor, bunlara sahip olmak için bir çaba göstermelerine gerek yok, kalıtımsal olarak nesilden nesle aktarılan türe özgü, içgüdüsel program, beslenmeden üremeye kadar tüm yaşamsal durumlara cevap oluşturacak otomatik davranışları içinde barındırıyor. Bir hayvanın yaptığı şeyi aynı türden başka bir hayvandan farklı yapması olası değil, işte yaşamın olağan koşullarında söz konusu hayvanı üstün kılan bu, ama koşulların değişmesi durumunda üstünlük zayıflığa dönüşüyor. Farklılaşamamak, değişimlere gerektiği gibi ve gerektiği kadar uyum sağlayamamak, evrim basamaklarını çıkamamakla sonuçlanıyor.
Düşünülmeyeni düşünmek, denenmeyeni denemek, yapılmayanı yapmak insanın diğerlerinden ayrılmasını sağlıyor. İnsanoğlunun geleceği, konfor alanını bozmak istemeyenlerin değil devrimci zihinlerin, yaratıcı düşünce ve eylem sahiplerinin elinde olmuş çağlar boyunca.
Peki, insana bu olanağı veren ne, başka bir ifadeyle, insanın farklılaşmasını ne sağlayacak? Farklılaşmasını sağlayacak şey, sadece nöro-fizyolojik mi aynı zamanda etik mi?
Düşünce tarihinde insanı bütünlüğü içinde ele alan yaklaşımlar ve düşünürler olmuştur. Yakın dönemde, 19. yüzyılda Schopenhauer, ardından Nietzsche, 20. yüzyılda ise Max Scheler, konuyu enine boyuna irdelemişlerdir. Max Scheler “İnsanın Kozmostaki Yeri” adlı kitabıyla felsefi antropolojinin kurucusu da olmuştur. Ülkemizin yetiştirdiği filozoflardan Mengüçoğlu, Scheler’in insanı bir bütün olarak arama arayışını “Bütün teoriler insanı ne bağımsız bir alan olarak görebilmişler ne de onun Kosmos’taki özel yerini tayin edebilmişlerdir, onlar insanı nesne olarak ele almışlardır. Oysa insan diğer şeylere yahut canlılara eklenecek ya da onların yanına konacak bir ‘şey’ değildir. O bundan fazla bir şeydir; o bağımsız bir varlık alanıdır hatta Scheler için insan, dünyanın anlamıdır.” sözleriyle değerlendirmiştir.
Scheler’in insanı insan olarak ele alan yaklaşımı önemlidir. Zira yine Scheler’e göre, doğabilimsel evrimci, teolojik ve felsefi olmak üzere üç temel yaklaşım vardır. İnsan ile hayvan arasında öz farklılığın değil derece farklılığın olduğunu ileri süren doğa bilimsel yaklaşım; Yahudi Hristiyan geleneğinin temelini oluşturan insanın doğuştan suçlu olduğunu kabul eden ve insanın insan Tanrı anlayışıyla yeniden kurtulduğunu söyleyen teolojik yaklaşım ve insanı akılcı, akılsal bir varlık olarak ele alan felsefi yaklaşımların hiçbiri insanı bütün olarak kavrayamaz. İnsan dünyasında olan bitenlere, olgulara bakıldığında, ne “akıllı canlı olma”, ne “yaradılış”, ne de “evrim” düşüncesinin insanın öz yapısını belirleme konusunda yeterli olduğu görülmektedir. Evet, bunlar insanın bir yönüdür ama insan bunlardan ibaret değildir, bunlara, bunlardan birine indirgenemez. İnsanın öz yapısını bunların dışında bir noktada ele alan Scheler insanın, “tin”e sahip olma özelliği üzerinde durur ve insanı diğerlerinden farklı kılanın bu özellik olduğunu ileri sürer. İnsan, tin varlığıdır, tin insanın yapıp etmelerinde ortaya çıkar. Tinin taşıyıcısı olarak insan, diğerlerinden özce ayrılır. İşte bir tin varlığı olarak insan, anlam, değer üretip farklılığını ortaya koyar, kültür, tarih ve sanat üretir.
Transhümanizm tartışmalarının yapıldığı günümüzde “insanın neliği” konusunun daha fazla önem kazandığını görüyoruz. Bugün artık şunları biliyoruz: İnsan, fiziksel, biyolojik bir üstünlüğe sahip değil, değişen koşullara uyum sağlama özelliği onu dünyada var kılmaya yetiyor fakat varoluşunu garanti etmiyor, aklından daha güçlü makineler var, insan toplumsal bir varlık fakat toplumun basit bir çıktısı kopyası da değil.
İnsan, kendi yarattığı makinelere karşı intiharı mı seçecek, makinelerin yarattığı sürünün bir üyesine mi dönüşecek yoksa kendi anlam ve değerinin farkına varıp değer üreterek kendini açacak mı?
Yönetmenliğini Mike Leigh’ın üstlendiği, 1993 yapımı Naked filminden bir sekans geldi aklıma. Şöyle diyordu: “Evrim tamamlanmadı. Sadece ilave uzuvlar ya da yüzgeçler çıkarmayacağız. Çünkü evrim de evrimleşiyor. İnsan maddeden olmayan bir varlığa evrimleşecek. Saf düşünceden olan türlere dönüşecek.”
Evrim de evrimleşiyor.
Önümüzdeki dönemlerde insanın özneliğinin öne çıktığını göreceğiz. İnsan; nesneliğine, fiziğine, fonksiyonlarına indirgenemeyeceğini haykıracak. Toplumsal bir ürün, basit bir sosyal çıktı olmadığını dile getirecek. Anlam ve değeri sadece taşımadığını bunların üreteni olduğunu ortaya koyacak. Alet üretecek ama ürettiğinin kölesi olmadığını gösterecek. İnsanlık, insanın bir bilinç varlığı olarak sesini yükselttiği günlere gebe.
İnsanın insanla sınandığı bir dönem bu. İnsan kazanmalı, insan her ne ise, o kazanmalı.
Değil mi?

Barış AYGENER

Son Yorumlar