Uzun bir yola çıktık yine…
Tıpkı hayat gibi uzun ince bir yola…
Doğudan batıya doğru…
Atalarımız da doğudan batıya sefer etmişlerdi. Bizim istikamet hep batıya…
İlk mola yerimiz Pozantı…
Hep merak etmişimdir Adana’nın şalgamıyla meşhur bu yayla ilçesini. Daha doğrusu şalgam namlı garip içeceğini…

Pozantı
Çoğu kişi sevmez şalgamı, beğenmez. Kimi köylü bulur, burun kıvırır. Kimi tuzludur içimi yakar, der. Kimi de renginden korkup yaklaşmaz…
Bizim memleket ise hepten tanımaz şalgamı. Bizim oralarda bu adda, bu tatta bir içecek ne görülmüş, ne duyulmuştur. Fakir de Türkiye’de tanımıştır şalgamı, 2004 yılında…
Aranızda hatırlayanlar vardır muhakkak. Şalgam İstanbul’da 2004 yılında moda oldu. Ben de o yıl tadıp şerefyap oldum. O yıl Covid 19’un ağabeyi Covid Sars hastalığı zuhur etmişti. Sars bize ulaşmadan şalgam Sars’ı sarsıyor haberleri çıkmıştı piyasaya. İşte o günlerde şifa niyetine içmiştim bu esmer sudan. Satan adam, “halis muhlis şalgamdır, Pozantı’dan geldi” demişti. Fıçıdan plastik bardağa doldurup vermişti. O zamanlar tadını beğenmemiştim fakat yüzüne söyleyip mahcup etmemiştim kendilerini. İlaca senin tadın kötüdür denir miydi hiç?
Gerçekten de o günlerde şalgam Sars’ı korkutmuş, bizim mahalleye yaklaştırmamıştı. Ve bileğinin hakkıyla Sars-savar namını almıştı. Fakat dünyanın bundan haberi olmamıştı.

Pozantı /Şekerpınarı
İşte Pozantı şalgamıyla böyle tanışmış, sonralar kaynağına kadar gidip orada da içmişliğimiz olmuştu. Adana içtihadına göre Pozantı’dan geçip şalgam içmemek mekruh sayılır zaten. Yine Pozantı’dayım ve yine mola verip bir sürahi şalgam indirdim mideye. Ah, ne kadar lezzetlidir, bir bilseniz…
Gerçek aşklar nefretle başlar sözü essah doğruymuş. İlk bakış pek romantik olmasa da sonralar soframızın vazgeçilmezi oldu.
Evvelsi gün Pozantı’da yine karşılaşınca o günleri hatırlattım kendilerine. O zamanlar gördüğü büyük işlerden bahsettim. Bu sefer neden kılını kıpırdatmadığını sordum. “Büyük güçler engel oldu, kıymetim bilinmedi” dedi. “Sen bir sürahi içtin ya, sana bir şey olmaz daha. Korkma artık, arkanda ben varım. Şimdi gönül rahatlığıyla geziye başlayabilirsin” dedi. İşte bu icazetle çıktık memleket turuna…
Doğudan batıya doğru…
Sürekli içtiğim şalgamdan mıdır yoksa cahil cesaretinden midir bilmiyorum ama Covid 19’dan korkmuyorum ne hikmetse. Varlığından ve öldürücülüğünden şüphe etmiyorum tabii. Bize bulaşmayacağına, bulaşsa bile zarar vermeyeceğine inanıyorum sadece. Fakat buna mukabil sürekli Covid olmuşum gibi hissediyor, Covidliymişim gibi yaşamaya çalışıyorum. Hatta değil Covid, çok daha kötüsü cüzzamlı gibi…
Asla insanlara yaklaşmıyorum. Kimseye benden bir şey bulaşsın istemiyorum. İnsanla aramız epeydir açık zaten, ciddi bir sosyal ve fizikî mesafe var aramızda. Virüs dolayısıyla yapmadım bunu. Ben kendimi bildiğim günden -ki çok yeni bir tarihte gerçekleşti bu- insan denen varlıkla araya mesafe koydum. Bizden insana zarar gelmez.
Pozantı’dan sonra uzun bir mesafe kat edip Bolu köylerine ulaştık. Issız bir köye demir atıp gölleri, ormanları gezmeye koyulduk.
Bolu ne kadar güzel bir memleket. Tarih mi dersin, doğa mı dersin… Göl mü dersin, dere mi, orman mı? Ne yok ki… Her yönüyle göz alıcı bir il. Gerçi hangi ilimiz güzel değil ki? Yaradan hangi güzelliği esirgemiş ki illerimizden? Neler bahşetmemiş bize?
Fakat bilene, anlayana tabii…

Göller diyarı Bolu, Türkiye’nin Finlandiya’sı…
Bolu’da 200’den fazla göl ve gölet bulunduğu söylenmektedir… Yedigöller, Abant, Gölcük, Çubuk, Sülüklü, Sünnet gölü, bunlardan en çok bilinenleri. Bu kez birbirlerine hiç benzemeyen iki komşu gölü, Çubuklu ile Sünnet göllerini gezecektik.
Çubuk gölü, Abant ve Gölcük gölleri kadar meşhur değil. İyi ki de değil. Turist falan da gelmez. Ufak bir köyü kıyısına alıp kuytu bir köşede sessiz sakin ömür sürmekte, insanla muhatap olmamaya çalışmaktadır. Fakat mütecessis bir grup insan benden kaçamazsın dercesine bu ıssız gölü de bulup kirletmekten geri durmamış görünüyor. Kıyı boyu sıralanmış birkaç çöp konteynerine rağmen etrafa bir sürü pet şişe ve poşet saçıldığını gördük. Buraya ayrıcalık tanınmamış. Her tarafı kirlettiğimize göre burayı da es geçmeyeceğiz demişler. Bu ülkede özel eğitimli bir grup çevre kirletici mevcut. Ayak bastıkları yeri anında çöpe boğabiliyorlar. Bunu bildiğimiz için biz hazırlıklı gezeriz. Poşetimiz, eldivenimiz hazırdır. Virüs bile durduramaz bizi. Artık mutat olduğu üzere, mahdumla eldivenlerimizi giyip çöpleri toplamaya başladık. Çöp topladığımızı gören bir amca, yaklaşıp selam verdi bize, teşekkür etti. Sonra fiziki mesafeyi koruyarak tokalaşma numarası yaptık ve sohbete daldık.
Amca diyor ki ben bu köyde yasıyorum ve her gün gölü birkaç kez tavaf ederim. İnsanlar buraya piknik yapmaya gelirler. Kıyıda piknik yapan insanları, çöplerini konteynerlere atmaları konusunda uyarırım. Fakat dinleyen kim? Dilimizde tüy bitti ama sözümüzün keseri olmadı. Bu insanlara acıyorum evlat, bunların yatacak yeri yok. İnsan bu güzelliğe nasıl kıyar, bu nasıl bir kafadır? Evlerini günde elli defa zehirli sularla silip süpüren bu insanlar, dışarı çıkınca birden acayip varlıklara dönüşüyorlar. Tabiata düşman kesiliyorlar resmen. Bu gölde çeşit çeşit balık da yaşar. Sorumsuzca göle savrulmuş poşetler yüzünden balıklar telef oluyor. Bir keresinde koca bir balığın poşet yiyip kıyıya vurduğuna şahit oldum. Eskiden insanlar daha mı anlayışlıydı, daha mı duyarlıydı? Zamane mi değişti, insan mı değişti? Ne yapacağız evlat, nasıl eğiteceğiz insanımızı?

Ben de amcaya, insanlarla uğraşmaktan vazgeç, dedim, biraz da nazik olmayan bir üslupla. Ben daha genç olsam da sizden daha tecrübeli olduğum kesin. Akıl yaşta değil, baştadır. Dinle beni, amcacığım. Ben insanları tanıdım ve korktum. Bundan dolayı araya mesafe koydum. İnsana bir şey anlatmayı terk ettim artık. Bakıyorum siz hâlâ insanla meşgulsünüz. Ne yapmanız gerektiğini söyleyeyim size. Madem bu köyde yaşıyorsunuz, sabahları kalkıp kıyıya gelin. Göle hafifçe eğilip balıklara seslenin. Onlara deyin ki ey balıklar, insan denen sorumsuz mahlûk, çöpünü sizin evinize atıyor. Siz de bu plastik maddeleri yem sanıp yiyorsunuz ve dolayısıyla ölüyorsunuz. Artık gözünüzü açın, bu çöplerden uzak durun, hepiniz kefal değilsiniz neticede. Uzak durun ki yaşayasınız.
Güzel amcacığım, bu söylediklerimi çok fazla değil, sadece bir ay yap, bir ay balıklara telkinde bulun. Göreceksin, bir ay sonra kefaller bile anlayacak ve insanların pis çöplerine yaklaşamayacaklar. Artık insanla uğraşmayacağız, bu dik kafalı cahil insana laf anlatmaktan vazgeçeceğiz. Bundan böyle insandan zarar gören varlıkları muhatap alacağız. İnsanın şerrinden korunmaları için onları uyaracağız.
Amca:
-Ben de seni akıllı biri sanmıştım. Akıllı adam gezmeye gelip çöp toplar mı? Yok balıklarla konuşacakmışım da… 🤔☺
Gölün yolun biraz sapa. Tali bir yoldan gidiliyor. Biz göle doğru giderken arkamızdan tozu dumana katarak bir arabanın geldiğini fark ettik. Yavaşlayıp kenara çekildim. Milli köy arabamız hâline gelen beyaz bir Renault Broadway, sinirli bir şekilde bizi sollayıp geçti. Anlaşılan, göle bizden önce varmaları gerekirdi. Gerçekten de göle ilk onlar varmıştı, sonra biz… Başka araba da yoktu zaten. Biz göle vardığımızda kaputu Türk bayrağı boyalı Renault, sırtını yamaca yaslayıp ağır ağır nefes alıyordu. Yirmisine henüz basmış oldukları anlaşılan iki delikanlı da göl kenarındaki banka kurulup arabanın bozuk hoparlöründen dışarı süzülen Mehter Marşı’nı dinliyordu. Önlerinde bir litre kola, iki şeffaf plastik bardak ve bir poşet çekirdek… Gençlerin keyif günüydü. Felekten bir gün çalmışlardı.
Muhteşem tabiat, büyüleyici göl manzarası, Mehter Marşı, kola ve çekirdek…

Ben da yorgun ve yaşlı Renault yakınında yüksekçe bir yere oturup bu muhteşem manzara eşliğinde Mehter Marşı’nı dinlemeye başladım. Gençler biraz sabırsızlardı sanki. Hızlı geldikleri gibi fazla kalmayıp hızlı bir şekilde arabalarına döndüler. Yaşlı Renault tam dinlenemeden tozlu yollardan geri döndü. Gençler gittikten sonra terk ettikleri banka yaklaştım. Bitmemiş bir litre kola şişesi, bir şeffaf plastik bardak, (diğeri buruşturulup göle fırlatılmıştı) boş bir çekirdek poşeti ve etrafa saçılmış çekirdek kabukları…
Çok üzüldüm tabii…
Çok kızdım gençlere…
Düğmesine dokunsan anında “ölürüm Türkiye’m” söyleyecek kadar milli olan bu gençlerin şalgam değil de kola içmelerine çok kızdım… 😡😡😡
(Devam edecek)
Mehdi GENCELİ

Son Yorumlar