Fakirin Duası

Çok fakirdi, en azından öyle hissediyordu. Gözü hep milyonluk arabalarda, evlerde idi. İşinden çıktığında lüks semtlerin otobüslerine binip, herhangi bir yerde inip, oralarda yürüyerek etrafa zengin olduğu hissini verdiğini düşünüyordu.

Ayar tutmuyordu bir türlü. Takım elbiseli mi gezseydi yoksa şortlu, parmak arası terliklerle tatilden yeni gelmiş bir züppe havası mı verseydi kendine. Ferrarisine binmiş spor giyimli fitness salonundan yeni çıkmış, gece yatak kıyafetiyle evden atılmış hissi veren o kadınlar gibi olamazdı, erkekti çünkü. Ah bir kadın olsaydım, ama şöyle güzel, bacakları pürüzsüz, yeşil gözlü, sarı saçlı, yirmi yaşlarında olmalıydım bir de.

Sokağı bitirdiğinde üç Ferrari, bir Lamborghini, bir Rangerover görmüştü. Mercedes, Bmw, Audilerin sayısını unutmuştu zaten. “Bunlardan birini alıp onlarla geçmeliyim bu sokaklardan” dedi. Telefonundan arabaların fiyatlarına bakınca içi geçti. “İki milyon mu, yuh. Daha geçen beş yüzdü. ÖTV katlanınca mı oldu böyle. Allah belasını versin böyle sistemin de verginin de” deyip hışımla cebine attı on sene önce aldığı telefonu. “Modası da geçti bu meretin ama para yok” dedi içinden.

“Ulan daha üç bin lira verip telefon alamıyorsun üç liralık biletle zengin semtin sokaklarında gezip hava almaya çalışıyorsun” deyip kendine iğrenerek baktı. Elbisesi iyiydi yalan yok. Gören zengin zannederdi. Zannederdi işte. Sorun şu ki o bakınca kendini elbisesinin, derisinin altından görüyordu. Elbisesi neyse de altındaki hakikati unutamıyordu. “Allah’ım nasıl bir bilinç verdiysen beni rahatsız etmekten başka işime yaramadı. İade edebiliyor muyuz acaba?!” Alaycı güldü öylesine. Boş bulduğu banka oturdu. Oturmaz olaydı.

Beyaz, yeni mi boyanmış bu böyle parlıyor meret. Oradan bakınca araba değil de öküze benziyordu bildiğin. Hayvan bu resmen, alet, makine değil. Yanaştı çaktırmadan yanına. Rangerover. Üç kişi saklambaç oynasa bulamazlar. Kayboldu zannedip ilan verirler. “Ali, yapma be. Dengin değil, vazgeç bu lüks sevdasından” diyordu ama kime. Beyninin bir lobundan giriyor öbür lobundan u dönüşü yapıyor, başladığı yere daha ivmelenmiş halde dönüyordu. Gündüz rüyasından arabanın alarmıyla uyandı. Sahibi binmek için kapılarını açmıştı. “Eyvah rezil oldum” dedi içinden. Küçüldü, minicik kaldı koskoca arabanın yanında. Ayakkabılarını bağlama numarası yaptı. Olmadı bir de çıkarıp içerisine taş mı girmiş acaba rolüne başladı. Lisedeki aşkının evlenmediğini instagramdan farketmiş, müzmin bekar aşık gibi baktı arabaya bir daha çaktırmadan. Hayır çaktırdı hem de bayağı gördü sahibi. Umursamadı ama alışkındı arabaya böyle bakışlara. O arabasına bindi gitti, Ali kendi sefaletiyle kaldı başbaşa.

“Allah’ım benim bunu alacağım yok muhtemelen bana gökten bir range yağdırsan olmaz mı? Düşünsene Ali, yolda gidiyormuşsun pat diye önüne bir range geliyormuş. Olur mu, filmlerde olur ya da öyküsünü yazması lazım okuyanın da hayal etmesi. Gerçekler çok acı be Ali. Seni Allah sevseydi ötekiler de severdi. Doğuştan bahtsızsın sen. Kaderine razı ol. Sefil yaşa sefil öl. Alış buna.”

“Kendine haksızlık etme. İyisin işte. Sağlığın var, geziyorsun, ayağın, elin, böbreğin var. Çok istiyorsan sat bir böbrek al arabayı” diye vızıldayan iç ses korosundan birine gülüp geçti.

İçine oturmuştu o Rangerover. Haritaları açtı. Showroomuna gidecekti. Alacakmış gibi pazarlık edecekti. Üstüne başına baktı müsaitti. Kimse çakmaz. Zenginler nasıl alışveriş yapıyor bir denemek istiyordu.

Otobüse bindi. Beş yüz metre ilerisinde vardı en yakın durak. “Doğru. Millet otobüsle gelmez ki buraya. Rangerover binenin en azından altında bir Mercedes, BMW vardır öncesinde herhalde” dedi.

Kiradaki evinden yüz tane sığardı bu showroom’a. “Showroom ne yahu, Türkçesi yok mu baba bunun? Gösteri odası yok bu olmaz çok basit. Eve gidince feysteki arkadaşlara bir sorayım. Olmazsa twitter’da trend topiclerden birine kılçık atarım.

Hoşgeldiniz, sesi gündüz rüyasından uyandırdı Ali’yi. Mini etekli, sarışın, yeşil gözlü bir kız, en az ona yakışır derecede düzgün fizikli bir oğlan karşıladı. İçi kıza meyletti. Elini erkeğe uzattı. Merhaba, “Rangerover bakıyorum, hangi modelleriniz var, deneyebiliyor muyuz, nasıl yapıyoruz?”

“Tabii ki efendim. Ne kadarlık bir şey arıyorsunuz. Sıfır, ikinci el?”

“Yeni modellere bakmak istiyorum. Bütçe sorunum yok. Beğenme sorunum var”

İçindeki benliklerden bir tanesi tokadı yapıştırdı suratına. Utanmaz rezil herif. Sırf gösteriş için düştüğün hallere bak, dedi. Dinlemedi, yola girmişti, sonuna kadar devam edecekti.

“En son modelimiz bu efendim.”

“Hımm. Çok güzelmiş. Gazı freni nerede yok mu?”

“Var efendim, elle idare ediliyor, tamamen bilgisayar kontrollü”

“Çalıştırmam mümkün mü, bakmak istiyorum şöyle bir tur atsam burada.”

“Efendim, gördüğüm kadarıyla bu modellere yabancısınız. Kontrol sıkıntısı çekebilirsiniz. Ben sizin için bir tur atabilirim. Lütfen yan koltuğa buyurun.”

Kötü toslamıştı. Fakirliğini yüzüne vurmuştu resmen. Altında kalmamalıydı.

“Ne münasebet efendim. Araba neticede. Çok kıymetliyse sizin olsun.”

Psikolojik güreşte üste çıkmıştı. Yakışıklı satıcı oğlan da sürecin kaydedildiğini bilerek, müşteriye sert çıkan temsilci olmayı yediremedi. “Kusura bakmayın efendim. Yanlış anladınız. Sizin güvenliğiniz endişesiyle araya girdim. Tabii ki aracımızı deneyebilirsiniz” deyip anahtarı uzattı.

Ali, bir önceki güreşin heyecanının kendini madara etmesine müsaade etmemek için bir delik aramaya koyuldu. Bir dakika geçti. Efendim, anahtarı bir yere sokmuyoruz. sizde durması yeterli. Şu tuşa basmanız kafi.

Maç dışı kaldınız düdüğüydü bu. En son “Ben adamlara söylemiştim şunlara bir anahtar deliği koyun diye, belki dinlemişlerdir”… bindiği arabada anahtar deliğe sokuluyordu. Başından aşağı kaynar sular döküldü. İşi gırgıra vurdu. Sesi solarak kesildi. Yakışıklı çocuk zoraki gülümsemesini bozmadı.

Bir şekilde o turu atıp evine zor bela gideceği an için geri saymaya başladı. Hemen uzaklaşmalıydı oradan. “Siz inebilirsiniz delikanlı ben getiririm anahtarı” dedi. Yakışıklı oğlan istemeyerek razı oldu. Müşteri memnuniyeti diye maymuna çevrildiği günlük rutiniydi bu. Gülümseyerek uzaklaştı. Ardından Ali de geldi.

“Ödemeyi nasıl düşünüyorsunuz” dedi, temsilci kız. Ali’nin gözü gözlerine değince aklı çıkıyordu resmen. “Araba, ev peşine koşana kadar, bir tane kız bulsaydın ya şöyle dedi. İçindeki bir diğeri “Öyle de kızlar da evi arabası olmayana varmıyor” dedi. Varoluşsal kapitalist çelişkisini gömüp rolünü kesmeye devam etti.

“Çek verebilirim ya da EFT yapabilirim, size hangisi uygun?”

“EFT olursa daha iyi olur bizim için” dedi güzel kız.

“Bu hafta işlerim biraz yoğun. İhale, işler sıkı. Haftaya arkadaşı göndereyim bu model için. Ne demiştiniz adına”

“Hah tamam işte ondan. Ama benim bindiğim beyaz olanı.”

Ali showroomun kapısının önünde durup şöyle bir baktı yine milyonluk arabaya. Fiyatını bile dinlememişti. Alamayacaktı işte ölene kadar. Sana küstüm hayat. Allah’ım bir duam vardı o da kabul olmadı dedi. Arkasını dönüp gidiyordu ki bir de yan taraftaki arabalara bakayım dedi. Bir gürültü duydu, cam kırılması galiba, sonra birden tepesinde bir gölge hissetti.

…….

– Arkadaşlar çabuk acil arayın.

Şovrumda kim varsa oraya koşuyor, birileri 112 arıyor, birileri 155’i.

Acemi Ali, el freni için kol bulamayınca düğmeye basmayı da unutmuş. Hafif meyil arabayı salmıştı. Ali diğer arabalara bakarken bir Rangerover tepesine düşmüştü.

Zavallı Ali, sabah yaptığın dua aklıma geldi de şimdi. Gökten Rangerover yağdır demeyecektin Rabbine. Hadi dedin Allah’ım tepemden yağmasın demeyi de ekleyeydin bari.

Ahmet BAYRAKTAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir