Öğretmenler Günü: Hayaller, Hatıralar…

Öğretmenler günü diye bir kutlamanın olduğunu ilk defa Türkiye’ye taşındığımda gördüm. Ne çok şaşırmıştım, öğretmenlerin elleri çiçekler ve değerli hediyelerle doluyor, öğrenciler çeşitli şiirler okuyorlardı öğretmenlerine. İlk etapta anlamakta çok zorlandım, hatta öğretmenlerime karşı bu günlerde hiç abartılı hareketler sergilemedim çünkü bu durum benim dünyama uzaktı. Genelde basit bir kutlamayla yetindim. Öğretmenlik yaptığım geçmiş dört yıldaki öğrencilerim de benim gibiydiler. Onlar da benim gibi Almanya’dan gelmişlerdi ve bu kültüre çok uzaktılar. Hatta bir gün öğrencilerinden biri: “sevdiğim öğretmeninkini kutlarım da sevmediğiminkini niye kutlayayım, herkes nihayetinde  para için çalışıyor” demişti. Onu ve onun bu bakış açısını o kadar iyi anlamıştım ki, bu yüzden bir meslek olarak kutsanan öğretmenlik bana çok uzak geliyor. Öğretmen bir çocuğun geleceği açısından vazgeçilmez bir öneme sahip. İşini iyi yapıyorsa çok değerlidir, işini yapmıyor yada yapamıyorsa bir o kadar değersiz… Söz konusu olan bir çocuğun geleceği… 

Aslında her çocuk, her birey üzerinde öğretmenlerinin imzasını taşır. Ben de buradan hareketle benim üzerimde imzası bulunan hocalarımı yazmak istedim:

Benim ilk öğretmenim 1. sınıfta Almanya’da doktorasını bile yapmış, kendince idealist bir öğretmendi, fakat gerçek bir Türk ve yabancı düşmanıydı, laflarının arasında imalı sözler söyler ve çocuklar arasında ayrımcılık yapardı. Alman çocukları onu çok severlerdi, hatta bu yaptığı ayrımcılığın farkına bile varamazlardı ama biz “yabancı” çocuklar korkardık. Böylelikle üzerimde ilk onun imzasını taşıdım; bana kimseye güvenmemeyi, sinsice ayrımın nasıl yapılacağını göstermişti, ırkçılığın korkunç yüzünü de ilk kez onunla öğrendim.

2. ve 3. sınıfta öğretmenim değişti, bunu duyduğum ilk gün hâlâ aklımda; sanki Almanya’nın puslu havası bir anda aydınlanmış, okul daha sevimli bir mekâna dönüşmüştü… 2. ve 3. sınıftaki öğretmenim çok harika biriydi. Almandı ama Türkiye hayranıydı. Beraber gittiğimiz okul gezilerinde ben helal kesim olmadığı için et yiyemezdim, o da benim için bana özel ayrı yemek çıkarttırırdı. Okulun müdürüydü ama tek bir kez bile dersini aksatmamıştı.. Ondan iş ahlakını, gerçekten kendi gibi olmayanların da sevilebileceğini ve hoşgörüyü öğrendim..

Türkiye’ye taşındık… 4. ve 5. sınıfta bir kadın öğretmenim vardı bana çok yardımcı olmuştu, onu gerçekten sevmiştim fakat çok çabuk sinirlenen bir yapısı vardı ve ödevini yapmayan öğrencilerin ellerine cetvelle vururdu. Almanya’dan gelmiş bir çocuk için olabilecek en korkunç görüntü buydu sanırım. Yanlış yapmaktan ürkerdim ama için için ödevlerimi yapmamış olsam bile beni dövmeyeceğini bilirdim. Hele bir gün sınıfta biraz problemli olan bir çocuğu dövüşü hâlâ gözümün önünden gitmez… Çocuğun tek suçu okula pis bir önlükle gelmekti, hâlâ aklıma geldikçe içimi acıtır o anlar, hepimiz sadece seyretmiştik, zaten başarısız bir çocuktu fakir bir aileden geldiğini de biliyorduk, ama sadece seyretmiştik… Sonra da bir daha gelmedi hep için için üzüldüm… O öğretmenimi çok sevmeme rağmen ne yazık ki ayrımcılığın bir mantık içine bürünebileceğini öğrendim.. Tabi sevilmenin güzelliği ve benim üzerimdeki emeğini de asla inkâr edemem, nur içinde yatsın..

Ortaokulda İmam Hatip lisesine  başladım ve bin bir türlü hocayla karşılaştım… Mesela hocamızın biri sürekli ‘saçlarınızı bir açın bakayım aaaa ne kadar da güzelmiş, benim böyle güzel saçım olsa asla kapatmazdım’ derdi, diğeri ‘arada başlarınızı açın oksijen girsin’… Onlardan da kin öğrendim, iyi niyetle gizlenmiş kin ve düşmanlık, üzerimdeki öfkeye imza attılar…

Bir başka hocam (üstelik din kültürü öğretmeniydi) 6. Sınıftayken sınav kağıdımı kaybedip benim sınav sonrasında kağıdımı teslim etmediğimi iddia etmişti, ondan da iftiranın ve zannın çirkinliğini öğrendim, her sınavdan önce yaşadığım büyük stresime imzasını attı…

Bir Türkçe öğretmenimden Türkçe dersinin ne kadar da eğlenceli olabileceğini bir hocanın ne kadar sevilebilineceğini öğrendim…

Bir başka edebiyat öğretmenim zorla günlük tutturdu hayatımdaki en önemli alışkanlığa imzasını atmış oldu böylece…

Şüphesiz okul hayatım boyunca en çok psikoloji-sosyoloji hocamı sevdim, müthiş birikimiyle anlattığı dersin nasıl geçtiğini anlamazdım. Pek çok ismi ilk kez ondan duydum (Erol Güngör, Cemil Meriç, Durkheim gibi). Onun referansıyla okumadığım kitapları edindim. Başka başka dünyaları anlama çabama ve psikolojiye dair duyduğum sevgiye imzasını attı…

Pek çok hocam oldu ortaokul lise süresince… Kiminin ne adı kaldı ne de hatırası… Varlıkları da yoklukları da birdi… Kimisi ise unutulmaz anılar ve minnet bıraktı geride, onların öğrencisi olmanın izini taşıdım daima… Ders de öğrettiler ahlak da… Şüphesiz çok şey borçluyum onlara… Mesela Milli Güvenlik Bilgisi dersine giren subay hocadan ilk kez 28 şubatın ayak seslerini duymuş oldum, ilk kez biri karşımıza geçip açık açık size karşıyım diyordu, çağdaş Türkiye’ye uygun değilsiniz demişti hatta birinde… İlk kez vermemiz gereken mücadeleyi o hocayla gördüm ben, dert ne oksijendi ne de dini sembol… Bizdik istenmeyen…

Eminim bugün herkes oturup düşündüğünde sayısız hocanın imzasını görecektir üstünde. Kimi imzalar derinlere kazınmış, silinmez izler bırakmıştır. Kimi de suya yazılmış yazılar gibi… Bazılarının izi hiç silinmesin istersiniz, bazılarını hiç hatırlamamak… Kılavuz çizgisi olmuştur bazı öğretmenlerin imzası hatırladığınızda kalbiniz, gönlünüz minnetle dolar. 

Bu öğretmenler gününde en büyük dileğim, eğitim camiasındaki herkesin ayrımsız ve güzel gelecek ümidiyle çabalaması… 

Gününüz, günümüz kutlu olsun.

Şahika Can AKIN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir