“Feyzullah Çınar Paris’te ismini yazdıran bir adamken, Çankaya Belediyesi’nin çöpçüsü olarak çalışıyordu, onu bilerek aşağılıyorlardı. O tarihten bu tarihe dede geleneği bilinçli olarak aşağılanıyor, eziliyor. Özellikle derneklerin kurulmasının sebebi de dedelerimizin üzerine bir elbise giydirmek. Onları emrinde bulunduran birileri olmalı. Feyzullah Çınar ölmedi, Feyzullah Çınar gerginliğinden öldü. Siz Paris’te kürsüsü olan bir müzisyeni alıyorsunuz, burada sokak çöpçüsü olarak işe sokuyorsunuz. Adamı kıskıvrak yakalayıp ekmeksiz, susuz bırakıyorsunuz, baskı, baskı, baskı izolasyon ve Feyzullah Çınar ölüyor. Feyzullah Çınar bizim geleneğimizin en büyük ozanıydı.” Feyzullah Çınar‘ın Hakka yürüyüşünün 37. yılında Ankara’da yapılan bir anma töreninde Çınar’ın akrabası Hüseyin Karababa tarafından söylenen bu sözler bir serzenişin dile gelişi. Bu serzeniş; bu topraklarda çokça rastladığımız adam harcamaya, yok saymaya, kadir kıymet bilmezliğe, müstağniliğe isyan aslında.
Toplum olarak çalışanı, başaranı sevmeyiz. Bizim gibi düşünmeyene tahammül edemeyiz. Kimden gelirse gelsin yanlışa yanlış, doğruya doğru demeyi bilmeyiz. Kendi camiamız, cemiyetimiz, çevremiz her zaman haklıdır, hep en iyisini bilendir. Hilaf-ı hakikat olsa bile bize yakın olanı, bize benzeyeni seçeriz. Tarafımız her zaman maslahatın, gücün, güçlünün tarafında olur. Zayıfı, mazlumu sevmeyiz; kendimiz zayıf ve mazlum olsak da… Her zaman bahanelerimiz, keşkelerimiz hazırdır.
Olmuş olanın, gerçeğin karşısında hep bir savunma mekanizmamız olur. İnsan zihninden, insan elinden çıkma ideolojik zihinsel duvarlarımız var. Realite her zaman duvarlara çarpar ve tuz(la) buz olur. Hurafelere, asılsız iddialara birer nas gibi inanırız. Sağduyuyu, vicdanı körelten olağanüstü zamanlarda yaşarız hep bu topraklarda. Kamu âlem yürek dağlayan bir kamûsun sözleriyle söyleşir. İnsani bir bağlamı olmayan sembollerin, kavramların gölgesinde; insana kıymayı, insanlığı kırmayı insanlık sayanlar yürüyüp gider coğrafyanın yüreğinde. Coğrafyanın yüreği bir hüzün iklimi. Karanlık hırsların, karanlık kinlerin, kara kavramların gölgesinde düşman kılarlar bizi. Bir kırık aynada, yaldızları dökülmüş bir aynada seyreder suretimizi zamanın gözleri. Suretlerimiz kırılıp paramparça düşüverir zamanın gözlerine. Zamanın gözlerinde yüzlerce yıldır sürüp gelen acılarımız, sahipsizliğimiz, vurulmuşluğumuz, kovulmuşluğumuz…
Sivas Çamşıhılı Feyzullah Çınar o gür sesiyle, çınar gibi vakur duruşuyla, “Allah zalimin yanında olsa da ben yine mazlumun yanındayım” diyen vicdanıyla bu toprakların, bu toprakların gariplerinin sesi oldu. Galiplerin değil garibanların, mazlumların sesi… Fikret Otyam ne güzel anlatmış Onu: “Kimse alınıp darılmasın, bu ülkede Pir Sultan Abdal’ı en güzel yaşatan, en güzel sesleyen tezeleyen kuşkusuz onun en büyük, yürekten hayranı Feyzullah Çınar’dır. Abarttığım sanılmasın, çoğu kez bantlarını dinlerken, dönen kahverengi şeritten bir ulu insan çıkar bu Pir Sultan Abdal’dır. Feyzullah’ın sesinde sazında, zaar derim pir bu ola, aynen böyle ola. Onun ulu ozanı yorumlayışı yalansızdır, dolansızdır; halkın, öfkenin, başkaldırının ta kendisidir, acılı direnişlerin ve ölmezliğe ulaşmanın.”
1937’de doğar Feyzullah Çınar. Sözlü kültürün içine doğar. Küçük yaşlarda Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Viranî, Kul Himmet, Ruhsatî gibi söz sultanlarının mısraları doldurur gönül hanesini. Sözlü kültürü, âşıklık geleneğini yaşatan bir bölgede doğması dolayısıyla sürekli ustalarla karşılaşır ve Onları ilgiyle takip eder. 13-14 yaşlarında kendisi de çalıp söylemeye başlar.
Anadolu’nun bitmeyen çilesi, yokluk, kimsesizlik, sahipsizlik, bir de merkezin onaylamadığı “gayr-i müteşerri” bir inancın mensubu olmak gibi bir yığın sebep Onu İstanbul’a yönlendirir. Bakkal çıraklığı, hamallık çalıştığı işlerden bir kaçı. Araya askerlik girer. Askerlikten sonra tekrar Sivas. Tekrar yoksulluk, çile… İstanbul’a gider yeniden. Kısa süre İstanbul itfaiyesinde çalışır. Sonrasında tekrar köy ve sonrasında Ankara’da ekmek peşinde koşmak… Rızkı kovalama… Ankara Tuzluçayır… Bu dönemde dostu Fikret Otyam’la tanışır. İlk plağını doldurur. “Merhaba”dır bu plağın adı. Daha sonda “Fazilet” adlı plağını çıkarır. Otantik, geleneği yeniden dirilten, kaynağından kopmayan bu plak 200.000 civarında satar. O dönemde değil deyiş söylemek Alevi kelimesini ağıza almak bile büyük cesaret ister. Hele halkın sıkıntılarına değinmek, insanların ezilmişliğini dile getirmek ve bunları bir Alevi ozan olarak gerçekleştirmek bela sağanağına yakalanmakla eş değerdir. Çınar plağının çok satmasına rağmen maddi anlamda yine kötüdür. Dostları vasıtasıyla Ankara Belediyesi temizlik işlerinde çalışmaya başlar. Anadolu topraklarının vicdanı, sözlü kültürün otantik temsilcisine çöpçülük lâyık görülür. Bu dönemde Fikret Otyam aracılığı ile Türkolog, Alevi/Bektaşilik araştırmaları ile tanınan Prof. Irene Melikoff ile tanışır. Melikoff’la Anadolu’da birçok köyü dolaşırlar. Fransa’ya gider. Konserler, söyleşiler, radyo, televizyon programları yapar. Türkiye’ye döndüğünde “Halk ozanları ve halk şiiri konusunda inceleme ve araştırmalarda bulunmak, yaşayan halk ozanlarına sosyal ve kültürel açıdan yardımcı olmak, halk ozanları arasında dayanışmayı sağlamak, halk kültürüne hizmet etmektir. Dernek yurtiçinde ve dışında konserler düzenleyerek halk kültürüne hizmet eder. Yeni yetişen halk ozanlarına eserlerini yaymada, Onları tanıtmada yardımcı olur. Halk ozanlarının sömürülmesine engel olur.” diyerek amacını açıklayan OZAN-DER kuruluşunda yer alır.
Feyzullah Çınar bir köşe taşıdır. Geleneksel yapının değiştiği, köyden kente göçün hızlandığı bir dönemde geleneksel kültüründen, klasik yapıdan kopmadan sanatını icra eden bir ozandır. Gelenekten tevarüs ettiği sanat anlayışını toplumsal sorunları dile getirmede de kullanır. Yaşadığı topluma ve zamana bigane kalmaz. “Feyzullah Çınar, Alevi-Bektaşi ozanlarının içinde kırsaldan kente göçmüş ancak geleneksel kültüründen hiçbir şey yitirmeden sanatını uygulamış ender kişilerden biridir. O geleneksel kültürünü yaşatarak içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getiren bir ozandır. Onun sanat yaşamına baktığımızda Çınar’ın Pir Sultan Abdal’ın izinden gittiği görülmektedir. Pir Sultan’ı ve Pir Sultan geleneğini kendine kılavuz seçer. Onun sazının telinden dökülen melodiler bin yıllık geleneğin sözcüsü gibidir. Çınar, deyişleri öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder ve dilinden dökülen her sözün anlamı müzikle öylesine bütünleşir ki, yüzlerce yıllık Alevi kültürü ile binlerce yıllık Anadolu kültürünün sentezi olmayı başarır. (www.turkuler.com)
Feyzullah Çınar, içinde yetiştiği gelenekten beslenen bir ozandır. Yedi ulu ozandan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi’nin deyişlerini okur. Geçmişle günümüz arasındaki köprü görevini üstlenmiş o ozanların işlevi Çınar’da da görülür. Bu bakımdan günümüz ozanlarının deyişleri de onun için diğerleri kadar önemlidir. Kul Ahmet, Sefil İbrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlarıdır ve bunların deyişleri Çınar’ın dilinde ve telinde ustaca yorumlanır. Feyzullah Çınar, 1960’lı ve 70’li yılların toplumsal açıdan çileli, karamsar, tehlikeli ortamı içinde ozanlık yapmaya çabalar. Türkiye’yi bir uçtan diğer uca dört kez dolaşır. Toplumcu deyişleri seslendirdiği için hapse atılır. Ancak yine söylemeye yine çalmaya devam eder.
Feyzullah Çınar, bestelerinde Alevî-Bektâşî kültüründen gelen tasavvufî halk müziği türlerinin hemen her birinden örnekler verir (www.earsiv.odu.edu.tr). Feyzullah Çınar, türkülerini sıklıkla serbest okumayı tercih eder. Kayıtlardan anlaşıldığı üzere, sözün başladığı yerde bağlamasını susturur. Bu sayede cümle sonlarında puandorg yapma imkânı da bulabilmektedir. Hatta usule bağlı okuduğu türkülerde de yer yer yavaşlayarak, ritmik yapıyı sürenin dışına taşırmaktadır. Usullü icrâda ise dengeli bir dağılım görülmektedir. Küçük usuller içinde hemen her küçük usulde besteler yapmıştır (www.earsiv.odu.edu.tr).”(https://teis.yesevi.edu.tr )
“Kaşların Bismillah vechin Beytullah/Seni öz nurundan yaratmış Allah” Feyzullah Çınar’ın sazında, sesinde bir başka güzel olan türkü. Sözlerdeki derinlik, estetik, dinamizm… Baştan başa zarafet, incelik… Yaşamaktan yorgun ruhlarımızın bir anlık dinlenmesi… Hayret makamı…
“Dolanı dolanı gelir/Ölüm yavaşça yavaşça/Kalem alıp yaz derdimi/Gülüm yavaşça yavaşça/Söyünmüyor bir dem narım/Sevda oldu öz diyarım/Güz dedi geçti baharım/Selim yavaşça yavaşça/ ” Ağırbaşlı, ağır ağır yüreğe akan bir türkü. Her dinlediğimizde bir film şeridi gibi ömrümüzü gözümün önünden geçiriyor. Çınar’ın tok sesi ömür yollarında gezdiriyor bizi.
“Geldim şu âlemi ıslah edeyim/Özümü meydanda gördüm sonradan/Zaman mahlukuna meylimi verdim/Sermayemden zarar gördüm sonradan/Geldi bizim ele sevdi sevişti/Al kadeh ver kadeh doldurdu içti/Sadık yârim diye yeminler içti/Özü çürük imiş duyduk sonradan” Sivas’tan bir türkü… İnsanı, insan olmanın zorluğunu dile getiriyor.
“Bu yıl bu dağların karı erimez/Eser bad-ı saba yel bozuk bozuk/Türkmen kalkıp yaylasına yürümez/Bozuldu aşiret el bozuk bozuk/Elim tutmaz güllerini dereyim/Dilim tutmaz hallerini sorayım/Dört sualin manasını vereyim/Sazım düzen tutmaz tel bozuk bozuk”
“Şu kanlı zalimin ettiği işler/Garip bülbül gibi zar eyler beni/Yağmur gibi yağar başıma taşlar/Dostun bir fiskesi yaralar (pareler) beni/Dar günümde dost düşmanım bell’oldu/On derdim var ise şimdi ell’oldu/Ecel fermanı boynuma takıldı/Gerek asa gerek vuralar beni”
“Kimse bana yar olmaz yaran olmaz/Mertlik hırkasını giydim giyeli/Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz/İnsana muhabbet duydum duyalı/İmanım hükümdar benliğim esir/Ehli Beyt’i sevdim dediler kusur/Kimi korkak dedi kimi de cesur/Kurt ile kuzuyu yaydım yayalı”
Feyzullah Çınar içinde yukarıdaki sözlerini yazdığımız türküler de dâhil, 80 tane 45’lik plak, 4 adet Long Play, 20’ye yakın kaset, 200’e yakın eser, sayısız halk konseri ve turne yapmıştır.
Belediyede temizlik işçisi olarak çalışırken, Kurtuluş Parkı’ndaki bir bankın üzerinde 23 Ekim 1983’te kalp krizi geçirerek Hakka yürür.
Ruhu Şad Olsun!
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar