Daha ilk kelimeyi yazmaya başladığımda içimde bir güneşin doğduğunu ve o güneşin yüreğimi ısıttığını hissederim. O anda yanaklarımın kızardığını, gözlerimin parladığını ve ellerimin aynen bir eşkıya gibi yazacaklarımın üzerine atılmayı hazır beklediğini anlarım. Bazen yazacağım konu beni o kadar etkiler ki, daha onları kağıda dökmeden odadan odaya dolaşır, bardağıma çay doldurur, mutfakta masanın üzerinde gördüğüm meyve veya kuru yemişleri alır, aç bir kurt gibi yemeye çalışırım. Aslında derdimin açlık olmadığını bilirim. Kelimelerin beni esir aldığını, ve o esaretten bir an önce kurtulmak istediğimi farkeder ve yazmakta acele ederim.
Tanıdığım bazı yazar ve şairlerin de aynı şekilde yazarken heyecanlandıklarını ve sürekli sigara veya kahve içtiklerini bilirim. Merhum yazarımız İsa Hüseynov‘un gece evde herkes uyuduktan sonra kendisine çay demlediğini, masasının üzerine peynir, ekmek koyduğunu ve yazarken çay içerek ekmekten, peynirden kopararak yediğini bana anlatmışlardı.
Sanıyorum okuyucular da okurken farklı duygulara kapılmaktadırlar. Savaş sonrası Almanya’nın en önemli yazarlarından Siegfried Linz kendisini bir okuyucunun yerine koyarak duygularını şöyle yazmıştı: “Okumak kesinlikle riskli bir faaliyettir. Okurken, kendimize ait bir şeyden vazgeçer ve yazıda kendimizi yeniden keşfederiz.”
Yazar Virginia Woolf ise yazarın okuyucuyu cennete götürdüğünü belirterek, “Cennetin kesintisiz, yorucu olmayan okumalar olduğunu,” iddia eder.
Yazmak veya düşüncelerini başkalarına ulaştırma çabası insanoğlunun hayata anlamlı gözlerle baktığı andan itibaren önemsenmiştir. Esad Bey, 1928 yılında Berlin’de “Edebiyat Dünyası” gazetesinde çok keyifli bir yazı kaleme almıştı. O yazıda dünyada gazetelerin nasıl çıktığı ve okuyucuya ulaştığını anlatılıyordu:
“Küçük bir Arap ülkesinde haberler bir süre yumurta kabuklarına yazılır ve editör (aynı zamanda yumurta satıcısı olan) tarafından abonenin evine taşınırdı. Fransa’da keten şeritlere bir gazete basıldı. Gazetenin adı “Necade” idi ve sahil beldelerinde satılıyordu. Üzerindeki mürekkep kolayca yıkanabilir ve gazete daha sonra havlu olarak kullanılabilirdi. Baltimore’dan bir pasta şefinin gazetesi daha başarılıydı. Şeker karoların üzerine çikolata ile yazılmıştı; gazeteyi alan misafirlerin de onu yemesine izin veriliyordu.”
Esad bey ilginç gazetelerle ilgili yazısını daha da ileriye götürerek köpek dilinde bile gazete çıkarıldığını iddia etmekteydi:
“New York’ta yarı deli bir adam köpek dilinde bir gazete yayınlıyordu. Bu gazete Latin harfleriyle basılmıştır, ancak makaleler, editörün görüşüne göre sadece köpeklerin anlayabileceği bir dilde yazılmıştır. Güzel köpek sahipleri, gazeteleri her gün sevdiklerine okurlar ve yazıların büyük bir dikkatle takip edileceğine ikna olurlardı. Bu arada, nadir gazete sevenler New York gazete kataloğunda pek çok ilginç bilgi bulabilirler. “Sivrisinek dostları dergisi”, “insanlığı horlayan bir gazete”, “insan sevmeyenlerin gazetesi”, “Şemsiyeden nefret edenler için bir gazete”, ayakkabı üreticileri derneğinin çıkardığı bir “Topal Dergisi” vardı.”
Esad beyin yazdığı “köpek dilinde gazete” veya “şemsiyeden nefret edenler” gazetelerini görmedim ama Almanya’da tuvaletlerde tuvalet kağıtlarına yazılmış haberleri ve reklamları okudum.
Ben ilk yazılarımı Almanya’daki bazı gazete ve dergilerde yayımlasam da Azerbaycan’da ilk yazılarım 1994 yılından itibaren bazı dergi ve gazetelerde yer almıştı. Ama düzenli olarak yazılar yazmamın tarihi 2004 yılıdır. Rahmetli gazeteci dostum Tofig Abdin beni Reşad Macid‘le tanıştırmıştı. Onun da cesaret vermesiyle hemen hemen her gün 525. gazete için makaleler yazdım. Edebiyat Gazetesi ile tanışmam ise daha eski bir tarihe dayanıyordu. Iğdır’da öğrenciyken ilk defa Edebiyat Gazetesini edebiyat hocası Zeynelabidin Makas‘ın evinde görmüştüm. Sanıyorum yıl 1986’dıydı. Yeni öğrendiğim kiril alfabesindeki gazetenin içinde yer alan şiir ve hikâyelerle birlikte uyduruk Sovyet propagandalarını bile okumuştum.
525. gazetede yazarken dünyanın her yerinden mektuplar alırdım. Gazetenin Kıbrıs, Amerika, Rusya hatta Kanada’da bile okunduğunu görür, sevinirdim. Erzurum Devlet Hastanesi’nden bir doktor gazeteyi her gün okuduğunu, bu yolla sanki Azerbaycan’ı ziyaret ettiğini yazmıştı. Moskova’daki bir hemşehrimiz ise Azerbaycan trenleri ile Rus trenlerini kıyaslamış ve trenlerin temiz olması için benden yardım istemişti. Bana yazılan yüzlerce mektubu hâlâ saklar ve vaktim olduğunda yeniden göz atarım. O mektuplarda aynı duygulara sahip olduğum insanların humor dolu dünyalarını, kederlerini, hüzünlerini ve dilimize, kültürümüze bağlılıklarını görür, sevinirim.
Edebiyat Gazetesi ilk gördüğüm günden bugüne kadar çok yol katetti. Azer Turan, gazeteye gerçekten de bir çeşni kattı. Bu nedenle Edebiyat gazetesi çok farklı okuyucular tarafından okunan bir gazete haline geldi. Edebiyat gazetesinde yayınlanan yazılarımdan sonra aldığım mektuplarda bu renkliliği ve ilgiyi yakından görmekteyim. On dokuz yaşında Yevlax’dan yazan bir okuyucum, Edebiyat gazetesinde yayınlanan ve Alman anneleri anlatan “Karga Anneler” isimli yazımdan sonra kendi annesine daha farklı ve ilgiyle baktığını yazmıştı. Yine bir başka okuyucum, “Yalnız Hayatlar” yazımı okuduktan sonra iki sayfa kadar içsel yalnızlığını anlatan bir mektup göndermişti. Okuyucu profili ve yaşı değiştikçe yazılarıma olan güvenim daha artmakta ve yazarken daha fazla heyecan duymaktayım. “Dil ve Yabancılaşma” başlıklı yazıma reaksiya gösteren bir hanım okuyucum, merhum İsa Hüseynov’un riyaziyetçi bacısı Sivet hanımın (Seksen iki yaşında) her hafta yazılarımı büyük bir dikkatle okuduğunu ve gazeteleri yanında dağ gibi yığdığını, onlara kimseye dokundurmadığını bildirince çok sevinmiştim. Böyle vefalı ve yazıya önem veren, en olgun yaşında okumayı asla bırakmayan böyle güzel ve vefalı bir hanımın eli öpülmez mi?
Yazmak bir yazar için uzun bir serüvendir. Okuyucu için ise kendi dünyasının dışında başka bir dünyaya ayak basmaktır.
Orhan ARAS

Son Yorumlar