Onunla nerede ve nasıl tanıştık hatırlamıyorum. Belki bir şiir, belki bir türkü, belki de bir dost sesi bizi tanıştırmıştı. Daha ilk günden birbirimize kanımız kaynamıştı. Ondan ilk hatırladığım sözler çok sevdiği Âşık Sümmani‘nin o meşhur şiiriydi:
“Ervah-ı ezelden levh-i kalemde,
Bu benim bahtımı kara yazdılar.
Gönül perişandır devr-i alemde,
Bir günümü yüz bin zara yazdılar.”
Zaman oldukça bir araya geliyorduk. Bir defasında beni evimde ziyaret etmişti. Saatlerce şiirden, âşıklardan, sazdan, sözden ve Erzurum’un dağlarından konuşmuştuk. Erzurum‘un Oltu ilçesine bağlı Güzeldere Köyü’nde doğup büyümüştü.
Çocukluğu o köyde ve derviş gönüllü babasının yanından geçmiş. 1990 yılında beraber Azerbaycan’a gittik. Uçakta birbirimize şiirler yazarak şiirle sohbet ettik. Kaldığımız otelde de aynı odada yatıyorduk. Gece yarısına kadar balkonda oturup Bakü’ye, Hazar’a bakarak hasretimizi gideriyor, âşıkların hasret kokan şiirlerinden okuyorduk.
Bakü’de gezdiğimizde de, o her yere dikkatle bakıyor, her gördüğü nesneyi hafızasına kaydediyordu. Bu bakışların bir süre sonra şiirle canlanacağını biliyordum. Nitekim öyle de oldu. Moskova’da uçağa binip de Frankfurt’a doğru yol alırken elime bir kâğıt tutuşturdu. Azerbaycan’da gördüklerini adeta bir destan havasında bana anlatmıştı:
Gezdik seyreyledik Azerbaycan’ı
Dilleri var bizim dilin aynısı.
Hoş-muhabbet cana yakın insanı
Halleri var bizim halin aynısı.
Çok uzakta değil aha şurada
Bir içimlik, bir solukluk sürede
Erzurum’dan kalkan rüzgâr orada
Yelleri var bizim yelin aynısı.
Aras akar yapar yüreklerde iz
Bir ağaçta dalız, aynı kökteniz
Tut ki Hazar, Karadeniz Akdeniz
Gölleri var bizim gölün aynısı.
Polatoğlu, böyle beyan eyleye
Aynı yürek lazım aynı söyleye
Namelerle aşar gider yaylaya
Yolları var bizim yolun aynısı…
Gurbetin ozanı kendi kendisini yetiştirmişti. Gönül âleminde Sümmani, Reyhani gibi üstatları vardı. Konya Âşıklar Bayramı’nda şiirleriyle, atışmalarıyla birincilikler kazanıyordu. Elli yıldır yaşadığı gurbeti en güzel dizelerle o anlatmıştı. “Mehmetlerin Ren Nehri’ kıyısında hangi duygularla gezdiklerini en güzel onun dilinden dinlemiştik.
Onun otuz beşinci sanat yılını değerli dostum Hikmet Yazıcı ile birlikte kutlamıştık. Orada onun hakkında söylediğim sözler Gurbet Ozanı’nı çok duygulandırmıştı.
Samimiydi. Dosttu. Güzel dilliydi. Bakışlarında ülkesinin renkleri vardı. Sevdiğini hareketleriyle belli ederdi. Çelme takmak, birilerini karalamak, bir yerde görev almak, dedikodu yapmak onun işi değildi. Söylediklerine gönülden inanır öyle söylerdi. Onunla ilgili bir kitap çalışmam vardı. Bu nedenle arada bir buluşuyorduk ve hayatı ile ilgili bazı bilgileri bana anlatıyordu.
Ozan Yusuf Polatoğlu 1956 yılında Erzurum’un Oltu ilçesine bağlı Gökçedere Köyü’den dünyaya gelir. Ozan Yusuf’un dünyaya geldiği köydeki Oğuz Türklerinden günümüze kadar devam eden adet ve geleneklerinin yanı sıra Erzurum’un kültürel değerinin de onun sanatının üzerinde büyük bir tesiri olduğu şüphesizdir. Zaman, mekân etkileşimi sanatın gelişimi üzerinde derin izler bırakır.
“Gökçedere Oltu ilçesine 9 kilometre mesafede şirin bir köydür. Birkaç kilometre açılınca güzel yeşil çam ormanlarının içine dalarsınız. Yaylalar, akarsular, pınarlar ve havası insanı mesteder.”[1]
Daha 16 yaşında anne babasından ayrılan ve hiç tanımadığı bir ülkeye giden Ozan, köyü ile anne ve babasını hep özlemle hatırlar:
“Annem-babam çok uzun yıllar önce vefat ettiler. Annem, cefakâr ve tipik bir Anadolu kadını idi. Dilinden düşürmediği duası şöyleydi: “Affet Allah’ım!” Bizim için sık sık şunları söylerdi: “Mevlam insanların cümlesini kanadının altına alsın korusun, içinde de sizi evlatlarım!”
“Babam Ramiz asabi ama cömert ve eli açık bir insandı. Başkalarını da dinler ve onlara yardım etmede tereddüt etmezdi. Babam Oltu’nun meşhur “Cağ Kebabı”nın ustasıydı. Erzurum’lular “Cağ Kebabı’nın Oltu kaynaklı olduğunu bilirler. Babamın Oltu’ya dört kilometre mesafede Kars-Ardahan yolu üzerinde “Kuru Pınar” mevkiinde bir çağ kebabı yeri vardı. Çocukluğumda yakın bir köyde bir “Arslan Dayı” diye bir aile dostumuz vardı. Kuru Pınar mevkiine sık sık gelirdi. Kebap ocağının yol üstünde uğrak yeri olması tartışmalı olaylara yolaçardı. Babamın asabi tavırlarına karşı Arslan Dayı’nın o sabır telkin eden, hoşgörü telkin eden veciz anlatımları vardı. Arslan Dayı Halk irfanı donanımına sahip bir kişi idi. Hâlâ gözlemlerimin başında gelir bu durum. Bir köşeden bu konuşmaları çocuk yaşıma rağmen müthiş bir ilgiyle dinlerdim. Kendimi yokladığımda bilinç altımda bu konuşmalardan olumlu manada çok etkilendiğimi söylemeliyim. Ortaokul yıllarında okuduğum, Sadi Şirazi’nin “Bostan ve Gülistan” eserindeki sözlerin renginde konuşmalarıyla Arslan dayının yaşamımda önemli yeri vardır.”[2]
Ozan Yusuf’un söze, saza, aşıklık geleneğine ilgisi daha köyde, çocukluğunda başlar:
“1960’lı yıllar. Köyümüze bir âşığın geldiğini duyuyorum. İlkokula henüz başlamışım… Babama ısrar ederek, köy odasına âşığı dinlemeye gidiyorum. Genç bir âşık, Emrah ile Selvi’nin hikâyelerini anlatıyor ve yer yer, güzel pürüzsüz bir sesle Türkçe söylüyor. Hikâyeyi ne kadar takip edebildiğimi bilemiyorum. Uyuyakaldığımı, babamın beni eve taşıdığını ertesi gün öğreniyorum. Âşık Reyhânî ismi ile hatıram bu yıllara dayanıyor. Daha sonra ortaokul, lise yıllarımda kahve sohbetleri, konserler, plak ve kasetleri ile, ilgiyle takip ettiğim bir Reyhânî var. Nihayet 1975 yılında Almanya’nın Gelsenkirchen bölgesinde yüz yüze tanışıyoruz. Muhtelif senelerde oturup görüşmeler, sohbetlerle bu beraberlik sürüyor. “Burada ki tesadüf ve tevafuk çizgisi beni gülümsetmiş, düşündürüyor. Çocuk yaşta dinlediğim âşıkla sonra tanışacak, sahnelerde programlar ve sonra onun kitap çalışmasını yapacaktım…”
Ozan Yusuf daha ortaokuldayken şiir yazmaya başlamıştır. Zaten âşıklık geleneği çok güçlü olan bir bölgede büyümüş ve âşıkların hikâyeler anlatarak saz çalmalarına, atışmalarına yakından şahitlik etmiştir. Şiirde kendisini yetiştirmesini kendi sözlerinden okuyalım:
“Küçük yaştan beri okumaya ilgim vardı. İlkokulda dahi okulun son gönünde müdürden yaz tatilinde okumak için okul kütüphanesinden kitap aldığım çok olmuştur. Dolayısıyla daha sonra da halk edebiyatına dair kitaplara yöneldiğimde de konuya bütüncül bakmak bana önemli geldi. Ozan ve kalem şairlerinin her birinde farklı bir renk görmenin zenginliğini önemsedim. Mesela Yunus Emre’yi her okudukça yeniden teslim oldum. Sanki edebiyatımızın şemsiyesi gibi bir genişliği var Yunus Emre’nin… Ondan sonraki bütün şairler sanki hep ondan söylüyorlar. Ve yine divan edebiyatında büyük Fuzuli’ye hayranlığım vardır. Bir Mehmet Âkif Ersoy bir mektep derinliği ile bakıp okuduğum isimdir. Halk edebiyatında Erzurum’lu Sümmani, Çıldırlı Şenlik, Everek’li Seyrani benim için hep ön planda oldular. Seslerini dinleyerek takip ettiğim Âşık Veysel ve Âşık Yaşar Reyhani, Ozan Arif yine ehemmiyet verdiğim güçlü isimlerdir. Kalem şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel, Bekir Sıtkı Erdoğan, Abdürrahim Karakoç önemli kalemler olarak gördüklerimdendir.”
Ozan Yusuf Polatoğlu Oltu Lisesi’nde okurken Almanya’ya madencilik eğitimi alacak öğrenciler gönderileceğini duyar ve başvurur. Başvurusu kabul edilince daha 16 yaşında Almanya’nın yolunu tutar. Almanya’ya gidişini şöyle anlatır:
“Oltu Lisesi 2. Sınıfında iken 1972 yılında Almanya’ya geldim. Buraya gelme statüsü, TC. Çalışma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı ile Almanya Ruhr Kohle AG (Almanya Kömür işletmeleri) arasındaki anlaşma istikametinde Madencilik eğitimi almak üzere idi. Hem Maden ocağında pratik eğitim, hem de haftanın belli günlerinde Bergberufsschule’de (Maden Meslek Okulu) 3 yıl süren teknikerlik eğitimi aldım. Buraya gelişim öğrenci olarak 16 yaşında, Almanya’da hiçbir yakınımın olmadığı şartlardaydı. İlk iş eğitimin bitişi ile kalifiye eleman olarak maden ocağında çalışmak oldu.”[3]
Uzun yıllar Almanya’da çalıştı. Bazı hafta sonları katıldığı etkinliklerde sazıyla, sözüyle gençleri coşturuyor ve güzel anadilimizi âdeta onların kulaklarına üflüyordu. Yetiştirdiği gençlerin içinde Uğur Işılak gibi Türkiye’de çok tanınan sanatçılar da vardı. Gurbet ve Avrupa Türkleri için söylediği türküler dillerde geziyordu:
“Ren kıyılarından Mehmetler gezer
Gözler ufuklarda dalgın, derbeder..
Sanki sular getirecek bir haber
Ren kıyılarında Mehmetler gezer..”
Büyük göçün en güzel destanlarından birini de o yazmıştı. Şiirinde kendisi de içinde olduğu insanların acılarını, ıstıraplarını ve hayal kırıklıklarını sığdırmıştı.
Göç eden bu kervana Alamanya han oldu
Kervan geri dönmedi bir hayli zaman oldu..
Ha bu yıl han öbür yıl dönüş hayal ederken
Nice gün akşam oldu nice gece tan oldu..
Göklerde demir kuşlar katar katar uçtular
Karada sıla yolu her sene kervan oldu..
Kararsızlık derinden zihinleri kuşattı
Bu memleket bir dönem bir muğlak mekân oldu
Perdeler açıldıkça görüntüler değişti
Dedeye acı gurbet toruna vatan oldu..
O sadece gurbetin değil Türkiye’nin de çok önemli bir ozanıydı. Türkiye genelinde çok sayıda şairin katıldığı Eskişehir İl Kültür Müdürlüğü’nün açtığı Yunus Emre Şiir yarışmasında “Jüri özel Ödülü” (1990), Konya İl Kültür Müdürlüğü’nün, “Halk Şairlerinin Dilinde Nasreddin Hoca” şiir yarışmasında Birincilik ödülü (1990), Kültür bakanlığının “Tasarrufa Çağrı” konulu şiir yarışmasında ikincilik ödülü (1990) ve Türk Folklor Kurumu ve Anadolu Folklor Vakfının düzenlediği Yunus Emre Yılı Şiir Yarışmasında Birincilik ödülü (1991), Bursa-Yıldırım 4.Uluslararaı Aşıklar Bayramı’nda Türkü Dalında Birincilik (2008) ve yine Bursa-Yıldırım 6.Uluslararaı Aşıklar Bayramı’nda Şiir okuma dalında üçüncülük (2010) ödülü kazanmıştır…
-(Kanal Avrupa TV’de Anadolu Diyarı programında 35. Sanat Yılı kutlaması ve Plaket)
-Köln’de ATİB 45. Sanat yılı Kutlaması programı Ve Plaket)
-2019 Avrupa Türk Medya Zirvesi
(Türk Müzik Kültürüne Katkı Ödülü) Avrupa Türk Basın Yayın ve Gazeteciler Birliği e.V
Polatoğlu’nun şimdiye kadar on üç müzik albümü ve beş şiir kitabı yayınlanmıştır. Çok sayıda yayına hazır kitap çalışmaları bulunmaktadır. Batı Avrupa’daki yarım asrı geçen göçmenlik üzerine farklı açılardan durum değerlendirmesi yapan şiir sayısı da çok sayıdadır. Türk Edebiyatı taramaları ile seçilen şiir alıntılarıyla konularına göre oluşturulan, manzum-nesir kaynaşması şeklindeki “şiir sohbetleri” başlıklı 500 e yakın makale çalışması çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmıştır.
Yayımlanmış Kitapları:
-Düşmeyen Bayrak (1978)
-Gönlümü Dinlerken (1988)
– Göç Göç Oldu 1996 (Batı Avrupa’ya Göçün Şiir Yorumları)
– Söz İkliminde (Şiirler)
– Burası Feşmekistan (Siyasi Tenkit)
-Mızrabın Izdırabı (Aşık Reyhani’nin Hayatı Ve Şiirleri)
Yakında Basılacak: Ervah-ı Ezelde (Aşık Sümmani’nin hayatı sevda hikayesi ve şiirleri)
Gurbetin ozanı Ozan Yusuf Polatoğlu Almanya’da yakalandığı korona hastalığından 13.03.2021 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Onun vefatını duyduğum gece ona bir ağıt yazdım.
Ozan Yusuf Polatoğlu’na Ağıt
Polatoğlu, ne tez burdan savuştun?
Gurbet elde bizi yetim bıraktın!
Summani’ye, Reyhani’ye kavuştun
Can verdiğin sazı yetim bıraktın!
Erzurumdan bura geldi avazın
Arzu büyük,ömür kısa ‘ yol uzun
Köroğlu’na emanetti Ayvaz’ın
Hikayeyi, sözü yetim bıraktın!
Anadolu bade sundu, el verdi
Yunus gibi şakıdıkça dil verdi
Yesevi’nin bahcesinden gül verdi
Aşka vardın, nazı yetim bıraktın!
Polatoğlu, bu ölüme ne derdin?
Sözü alır nakış nakış işlerdin
Memlekette baharları düşlerdin
Bahar geldi, yazı yetim bıraktın.
Orhan ARAS
Dipnotlar
[1] Orhan Aras, “Ozan Yusuf Polatoğlu ile röportaj”, “Ar/Kültür Dergisi, sayı 1.
[2] Aynı görüşme.
[3] Aynı yer.

Son Yorumlar