Gezer: “Firuzan Edebi Bir Üretim Değil Sadece, İçsel Bir Yolculuktur Da…”

Geçen aylarda “Firuzan” adlı romanınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. Hem adıyla hem kurgusuyla ilgi çekici bir kitap. “Firuzan”ı yazma gayeniz ve kitabın yazılma süreci hakkında neler söylersiniz?

Firuzan, aslında önceki romanımda birkaç sayfalık bir karakterdi. Sessizdi ama neşeli olduğunu düşündük hep; adına yazılmış satırlar azdı ama hem bende hem de okurda derin izler bıraktı. Sanırım daha en başında Firuzan’ın sadece bir yan karakter olmadığını; kendi hikâyesini, kendi sesini, kendi yasıyla birlikte taşıdığını biliyordum.

Onu tanımak istedim. Nereden geliyor, neyi susturuyor, neyi anlatmak istiyor… Bu merak, zamanla kadınlarla örülü, kuşaklar boyunca birbirine aktarılan bir hikâyeye dönüştü. Tek başına değildi Firuzan. Onun ardında anneler, nineler, suskun kalmış kadınlar vardı. Hepsiyle birlikte konuşmak, anlatmak, yüzleşmek gerekiyordu.

Yazma süreci de tam bu yüzden sadece bir edebi üretim değil, bir içsel yolculuktu. Kendi içimde Firuzan’a ve onun temsil ettiği kadınlara yer açmak, onları anlamak ve en önemlisi de artık susturmamak üzerine kurulu bir süreçti bu.

Kitabınızda masalsı bir üslup söz konusu.”Firuzan”a bir modern zamanlar masalı diyebiliriz diye düşünüyorum. Size de modern masal anlatıcısı… Neden böylesi bir üslup seçtiniz?

Düşüncenize kısmen katılıyorum. Romanın Umay’ın hikâyesiyle, yani 1600’lü yıllarda, sisli, karanlık, inançla korkunun iç içe geçtiği bir zamanda başlaması; ruhların fısıldadığı, halatın ve fistanın anlatıcıya dönüştüğü bir atmosferle açılması, doğal olarak okurda bir “masal hissi” uyandırıyor. Zamanın çizgisel olmayışı, kuşaklararası geçişlerin neredeyse bir sözlü gelenek gibi aktarılması da bu hissi besliyor olabilir.

Ama “Firuzan” gerçekliği ele alış biçimiyle gerek modern, gerekse geleneksel masaldan ayrışıyor. Tam aksine, masalın biçimini kullanarak gerçekliğin en çıplak, en can yakan hâlini anlatmak isteyen bir metin. Masal gibi görünen şey aslında yaşanmışlıklardan derlenen kolektif bir hafıza. Yani, evet, form olarak bazı yerlerde masalsı tınılar var; ama içerik olarak masaldan çok uzak. Bu da bilinçli bir tercih elbette: Okurun yumuşak bir sesle girdikleri anlatının ortasında, hayatın sertliğine çarpmasını istedim.

Romanda Türk mitolojisinin önemli karakterlerinin adı olan Umay, Ülgen gibi adlar kullanılıyor. İlerleyen sayfalarda Dile Ferzine, Dapîr, Rojda, Ferzî gibi Kürtçe ad ve sözcükler yer alıyor. Arkasından Rum asıllı kahramanlar geliyor. Neler söylersiniz bu çeşitlilikle alakalı?

Bu topraklar tek bir kimlikten, tek bir sesten ibaret değil. Umay’dan Rojda’ya, Maria’dan Ferzî’ye kadar her karakter, bu coğrafyanın başka bir yüzünü temsil ediyor. Diller, inançlar, aidiyetler bir arada yaşıyor bu romanda. Çünkü öyle yaşıyor bu toprakta da. Kimi zaman çatışarak, çoğu zaman iç içe geçerek.

Umay’ı anlatırken Türk mitolojisine, Dapîr’i konuşurken Kürtçeye, Maria’ya geldiğimizde Rum kültürüne dokunmamak, eksiltmek olurdu. Her biri bu toprağın kadim katmanları. Dil, sadece iletişim değil; taşıdığı hafızayla bir varlık biçimi. O yüzden romanın dili, romandaki karakterlerin kaderiyle iç içe geçti. Ayrıca bu tavır sayesinde kadına olan baskının coğrafya, zaman, ırk tanımadığının da altını çizme imkânı doğdu.

Roman mekânlarından biri de Araf. İlginç bir mekân. Arafın dinsel bir içeriği de var. Neden mekân olarak Araf’ı seçtiniz?

Araf’ı yalnızca ölümle yaşam arasındaki geçici bir durak olarak görmedim. Benim için Araf, hepimizin içinde taşıdığı bir yer. Ne tam hayatta olduğumuz ne de büsbütün yok sayıldığımız o gri alan.

“Firuzan”da Araf’a bir mekândan fazlası, bir ruh hâli, bir var olamama biçimi diyebiliriz sanırım. Yaşarken susan, öldüğünde bile konuşamayanların -belki de en kalabalık kitlenin- toplandığı yer. Bedeninden çok sesinin asılı kaldığı bir boşluk. Bu yüzden Araf’ı sadece ölümden sonrasına değil, romanın her anına yaydım. Bana göre Araf, doğduğunda sevinçle karşılanmayan, büyüdüğünde korunamayan, öldüğünde unutulanların ortak adresi. Firuzan da, Maria da oradan konuşuyor aslında: Yeryüzüne tutunamamış, göğe de yükselememiş ama hâlâ hikâyesi tamamlanmamış ruhlar olarak.

Firuzan’da kuşaklar boyu kadınların ezilmesini, horlanmasını, yok sayılmasını etkileyici bir şekilde kurgulamışsınız. Hangi dönemde, hangi kültürde olursa olsun ezilen, horlanan kadınla karşı karşıyayız. Aslında bugünlerin de en yakıcı gerçeği kadın cinayetleri, tecavüzler, kadının değersizliği… Neler söylersiniz bu hususla ilgili?

Kadına yönelen şiddet, bireysel değil, sistematik. Bu mesele sadece şimdiye ait bir kriz değil, geçmişten bugüne taşınmış köklü bir adaletsizlik. Ama en yakıcı hâliyle bugün de yaşanmaya devam ediyor. Her gün duyduğumuz cinayet haberleri, istismarlar, sessiz kalışlar, yargıdaki boşluklar… Bunların hepsi Firuzan’ın omzunda taşıdığı yükün günümüzdeki izdüşümleri. Bununla birlikte romanın odağı geçmişteki bir acıya değil, bugün de devam eden suskunluğa yöneliyor.

Romanın en dikkat çekici özelliklerinden biri de: Bölüm sonlarındaki müzikler. Sayfalarda yer alan QR kodları aracılığıyla okuyucu müziklere ulaşabiliyor. Neden böyle bir şey eklediniz romanınıza? Bu alışık olmadığımız bir şey. Müziklerin bestesi ve icrası da size ait. Ne düşünerek bu müzikleri kitabınıza aldınız?

Meddah anlatıcı tercihi böyle bir alan açtı, ben de açılan boşluğu kullandım diyebilirim. Uzun soluklu bir gösteriyi yaşatmak için ideal bir tercih olduğunu düşündük. Düşündük diyorum, çünkü daha yazım aşamasında Güvercin Müzik ve Everest Yayınları ile bu hayalimi paylaştım ve onlar da bu hayali fikre dönüştürdüler. Ayrıca şarkılar, suskunluklarından ördüğüm karakterlerin sesini genişletme olanağı sağladı. Bu sayede, kitabın kapağını kapattığınızda dahi bir caddede, bir kitapçıda Firuzan’ın sesini duyabilirsiniz.

Kitap anlatıcı açısından da çeşitlilik arzediyor. Bir fistan ve halat anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Neden böyle anlatıcılar kullandınız?

Onlar sadece nesne değil; aynı zamanda şahitler. Firuzan’ı taşıyan ve Firuzan’ı asan iki uç nesne bunlar. Bir kadının toplumsal yükünü ve yine toplum tarafından bırakıldıkları çaresizliklerini temsil ediyorlar. Keza suç aleti olan cımbız da öyle… Anlatıcı olarak seçilmeleri, bu hikâyeyi yalnızca insan değil, eşya hafızasından da duyurmaktı. Duvarın dili olsa da konuşsa, dediğimizin bir benzeri aslında…

Bir başka sebebi ise, romanın temposuyla alakalı: Okura nefeslenecekleri bir alan açmak.

Romanın ana karakterlerinden biri de Hacı Anne. Hayata bir Rum bir Hristiyan olarak başlayan Maria Meryem’e dönüşüyor, Meryem’den Hacı Maria’ya Ondan da Hacı Anne’ye. Nedir bu dönüşümün altındaki sebepler? Bir de kitabınızda İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen organize saldırıya da yer veriyorsunuz. Neydi sizce 6-7 Eylül’de yaşanan? Neden yer aldı romanınızda?

Maria’nın dönüşümü, sadece bir kimlik değil, bir silinme hikâyesi. Kimliğinden, inancından, sesinden azar azar soyuluyor. Kendi adıyla var olamadığı için adını değiştirerek kabul görmeye çalışıyor. Ama bu kabul, gerçek bir aidiyet değil.

6-7 Eylül olayları da bunun en trajik örneği. Azınlıkları susturmak, yok saymak, korkutmak için yapılmış sistematik bir linçti. Romanda yer almasının nedeni, unutulmaması gereken bir utancı hatırlatmak. Maria’nın başına gelen bireysel değil, toplumsal bir yaradır. O yüzden, gerçekçi bir yazar olduğunuz iddiasındaysanız, karakterleri dönüştürecek bu tarz toplumsal olayları göz ardı edemezsiniz.

“Sıkı sıkı pazarlık ettiler, anlaştılar, kız kavun gibidir kalırsa çürür dediler de everdiler kızımı.” diyor Dapîr. Bu cümle can yakıcı. Açar mısınız bu cümleyi?

Bu cümle, aslında tek başına bir roman özeti gibi. “Kız kavun gibidir, kalırsa çürür” şeklindeki atasözü, toplumun kadına biçtiği değeri, daha doğrusu değersizleştirme biçimini gösteren çok köklü bir bakış açısının ürünüdür. Bu sözün halk arasında yüzyıllardır dolaşıyor olması, onun yalnızca bireysel değil, sistematik bir zihniyeti temsil ettiğini gösterir.

Kız çocuğu burada bir meyveyle, bir eşyayla, çabuk elden çıkarılması gereken bir “mal”la eş tutuluyor. Bu atasözünde irade yok, duygu yok, insan yok. Yalnızca zamanında “elden çıkarılması” gereken bir nesne var.

Bu sözü romanda sadece can yakmak için değil, bir yüzleşme alanı açmak için de kullandım. Çünkü biz bu tür sözleri hâlâ günlük hayatın içinde, normalleştirilmiş hâlleriyle duyuyoruz. “Firuzan”, bu sözlerin arkasındaki acıyı görünür kılmak, onları tekrar tekrar söyleyip geçmek yerine durup düşünmek için yazıldı: Kız kavun değildir ve asıl çürüten, geç kalmak değil; insanın iradesini yok sayan bu anlayıştır, demek için.

“bu deyyus, a deyyus, heya, viriii!, tüfeng kuşan”, “oğlan babadan görür at oynatmasını, kız anadan görür sofra kurmasını”, “evladın varsa bin derdin var, evladın yoksa bir derdin var” gibi argo sözcükler, yöresel sözcükler, ata sözleri yer alıyor kitabınızda. Neden bu tür sözcükleri, cümleleri kitabınızda kullanıyorsunuz?

Bu tür sözleri kullanmamın birkaç nedeni var: İlki elbette sahicilik. Bir köyde geçen sahneyi İstanbul Türkçesiyle kurmak, sesi boğmaktır. “Virii!” diyen bir karakterin acısını “hay Allah”la anlatamazsınız. Argo da, deyim de, yöresel sözcük de karakterin ruhudur. Onlar o kelimelerle yaşar, sever, ağlar. Ben de o kelimelere sadık kaldım.

Ama daha derin ve kasıtlı bir sebep daha var: Kadına yönelik şiddetin sadece fiziksel ya da bireysel bir mesele değil, toplumsal ve kültürel olarak beslendiğini göstermek. Yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan atasözleri, deyimler ve halk söylemleri, bu şiddetin meşruiyet zeminini sessizce kuruyor.

Örneğin “kız anadan görür sofra kurmasını” sözü, kadının yerini mutfakta, hizmette tanımlar. Bu masum görünen sözler, toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirir. Bu yüzden bu söylemleri sadece dekor olarak değil, metnin eleştirel omurgası olarak kullandım. Onları yüceltmek için değil, sorgulatmak için oraya koydum.

Yani romandaki argo da, atasözü de, deyim de sadece birer söz değil; hepsi birer yapı taşı. O yapının nasıl kurulduğunu görmek için önce onun dilini ifşa etmek gerekiyordu. “Firuzan”, tam da bunu yapmaya çalıştı.

Roman “Kut Ağacı” çokça yer alıyor. Nedir “Kut Ağacı”? Ya da neyi kastediyorsunuz?

Ağaç Türk mitolojisinde Tanrıya ulaşmanın, onunla iletişim kurmanın sembolü olarak görülürken, ona “yaşam, hayat, canlılık, ölümsüzlük, doğurganlık” gibi birçok anlam da yüklenmiştir. Romanda ise kadınların taşıdığı kadim hafızanın metaforu. Kökleri toprağa, dalları göğe uzanır. Her kadın o ağacın bir dalı, her hikâye o ağacın bir halkası gibi. Ayrıca aynı inanışta olduğu gibi romanda da yeryüzü ile gökyüzü arasında bir iletici olarak yer aldı.

“Zaman” mevhumu ile ilgili olduğunuzu düşünüyorum. Farklı anlamlarını arıyorsunuz. Neler düşünüyorsunuz “zaman” mevhumuyla ilgili?

Evet, zaman meselesi yazdığım her metnin merkezine sessizce yerleşmiş bir kavram. Özellikle Ruhunu Satanlar Derneği ve Firuzan romanlarımda zaman, sadece ilerleyen bir çizgi değil; genişleyen, bükülen, çakışan, bazen duran, bazen delik deşik olan bir doku gibi ele alındı. “Çünkü benim için zaman” diyebileceğim bir tanımım henüz yok. Dediğiniz gibi arıyorum ama özellikle son iki romanımda zamanı; olayların sıralandığı bir kronoloji değil, duyguların katmanlaştığı bir iç evren gibi düşündüğümü söyleyebilirim.

Firuzan romanında geçen “Zaman denilen tek bir an; öncesiz, sonrasız, şimdiye ait.” cümlesi, aslında bu yaklaşımın özeti. Geçmişin izleri, geleceğin endişeleri ve şu anın yankısı aynı anda var olabiliyor.

Zamanla kurduğum ilişki sanırım biraz sezgisel: Karakter ne zaman konuşmak isterse ya da bir başka deyişle ne zaman konuşması gerekiyorsa, orası “an” oluyor. Ne zaman susarsa, orası boşluk. O yüzden romanlarımda zaman hem dışsal bir olgu hem de karakterlerin iç ritmiyle biçimlenen bir varlık hâline dönüşüyor. Zamanı ölçmekten çok, hissettirmekle ilgileniyorum.

Son olarak neler söylersiniz? 

Kıymet verip kitabı okuyup incelemiş, nokta atışı sorular çıkarmışsınız. Üzerine teşekkür etmekten, bu gayreti takdir etmekten başka diyecek lafım yok. Eksik olmayın.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

 Fatih GEZER

    • Anne babasının tek çocuğu olan Fatih Gezer küçük yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı.
    • Grup Hertelden ve Ötekiler Müzik Topluluğu adlı gruplarda solist ve gitarist olarak yer aldı.
    • 2012 yılında İstanbul Aydın Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü birincilikle bitirip, yüksek lisans eğitimine devam etti.
    • 2013 yılında yönetmenliğini yaptığı Kazova Direnişi: İşgal Et, Diren, Üret! adlı uzun metraj belgesel 9. İşçi Filmleri Festivali kapsamında gösterildi. Aynı yıl Çirkin Adamlar adlı sohbet-eğlence içerikli televizyon programında sunuculuk yaptı.
    • 2016 yılında söz ve bestesi kendisine ait olan beş şarkılık Anlarlar mı? adlı albümünü yayımladı.
    • Yazar evli ve iki kız çocuğu babasıdır.

Kitapları

    • Ölüler Kıraathanesi, 
    • Suni Tebessüm,  
    • Ruhunu Satanlar Derneği, 
    • Firuzan, 
    • Füruzan’la birlikte yayımlanan Satır Arası Türküler. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir