“Ruhunu Satanlar Derneği” adıyla Ağustos ayında üçüncü romanınız yayımlandı. Çok ilginç bir adı var kitabınızın. Nereden geldi aklınıza böyle bir kitap adı? Nedir “Ruhunu Satanlar Derneği”?
Kimisi hayatının bir evresini kimisiyse hayatının tamamını bir tanıma ayak uydurmak, tanımın kendisi gibi olmakla geçirdiğini fark ettiğimde bu fikre doğru hızlıca yöneldim. Gerek yaptığı işin gerekse ideolojisinin kendisine dönüştüğünde insan, kendini var eden, farklı kılan o unsurları yavaş yavaş yitirmeye başlıyor. Dönüştüğü kişiyi bir tanımla ifade edebiliyor. Halbuki insan birçok tanımın bir araya gelmesiyle şahsiyet özelliği kazanıyor. Bunu insan bile isteye değil hayatta kalmak adına, sistem dayatmasının sonucunda kabul ediyor. İstemeden, farkında olmadan birer ruhunu satana dönüşüyor.
Ruhu satma metaforu dediğiniz gibi hem ilgi çekici hem de kapitalizmin hepimizi birer köleye dönüştürdüğünü görmemiz açısından işlevsel ve güçlü.
Fatih Bey küçük yaşlardan itibaren müzikle de uğraşıyorsunuz. Hem enstrüman çalma hem de beste yapma anlamında… Müzikle uğraşan bir yazar olarak neler söylersiniz? Bu iki alan birbirini besliyor mu? Müzikle uğraşmak yazar Fatih Gezer’e neler kazandırdı?
Romanın temposunu ve ritmini ayarlamakta doğal gelişen bir sezi kazandırdığını söyleyebilirim. Eserin hangi hızda okunması gerektiğini tayin etmek sanırım benim için bir nebze daha kolay. Bunun yanı sıra akor dediğimiz, yani üç ve daha fazla sesin bir araya gelerek tek ses gibi duyulması, ahengin açığa çıkması gibi büyüleyici bir bilgiyi çok ufak yaşta deneyimleme fırsatı sağladı. Bu da sesli okuma esnasında en ufak bir ahenk kaybını fark etmemi sağlıyor sanırım. Bir diğer artısıysa şarkı söylerken sıklıkla başvurduğumuz empati. Şarkının ruh haline uygun biçimde şarkıyı seslendirmemiz beklenir. Yıllarca bunu pratik etmek karakter yaratma hususunda elimi bir hayli kolaylaştırıyor.
Genç bir yazarsınız. Romanınızda şimdiki kuşakların aşina olmadığı abes, alakadar, maşuk, evla, tenezzül, mamafih, müsamaha, istirham, illiyet bağı, maatteessüf, ehemmiyet, mütevellit, inkişaf, terakki gibi eski kelimeleri çok fazla kullanıyorsunuz. Nedir bunun sebebi? Neler söylersiniz?

Öncelikle dil konusunda anlatıcıma müdahale etmemeye özen gösterdiğimi söylemeliyim.
Ne demektir bu? Misal ilk iki romanım gayet kullanım sıklığı yoğun olan kelimelerden, her yaş grubunun rahatlıkla okuyabileceği bir üslupla anlatıldı. Çünkü anlatan karakterin yaşı, yaşantısı, geçmişi bize bu dili sunabilirdi.
Halbuki Mehmet Aşçı, İtalya’da Osmanlı âdetleri ile büyümüş, Osmanlı gibi görünmeye zorlanmış ve bir asır önce basılmış metinlerle dili öğrenmiş bir karakter. Dolayısıyla onun dilinde yazmalıydım.
Neden böyle bir karakter, diye sorarsak metin içinde geçen doğu-batı, eski-yeni gibi kavramları işlemek, dini unsurları bir silaha dönüştürmek konusunda elimi kolaylaştıracağına inandığım için olduğunu söyleyebilirim.
“Ruhunu Satanlar Derneği”, “Ölüler Kıraathanesi” ve “Suni Tebessüm”e göre daha ağır akan bir roman. Tabiri caizse zor okunan bir kitap. Okuyucunun durup düşünmesini gerektiren cümlelerle dolu. Bunun nedeni nedir?
Temel nedenini soru içinde de cevapladınız. Okurun durup düşünmesini sağlamak. Hikâyenin devamına dair bir merakı değil, okurun kendisine dair keşiflerine yönelmesini istediğim bir roman oldu. Şu âna kadar olan geri bildirimler de bunu onaylıyor. Tabii yazarın okumayı yavaşlatmayı istemesi pek karşılaştığımız bir şey olmadığından bunu kusur sayan okur da sanırım az olmayacaktır. İlk iki romanımı birkaç günde okumak pek olası ama bu romanı okumak isteyenlere tavsiyem zamana yaymak olacaktır.
Romanın ana karakteri Mehmet Aşçı. Leyla ve Nigar adlı iki karakter kahramanımızın hayatında etkili. Gerçi Leyla daha baskın. Leyla macera, kavga, bilinmezlik ve şehveti temsil ederken Nigar sakinlik, sulh, alışkanlık ve kabullenmeyi temsil ediyor. Neden böyle iki karaktere romanda yer verdiniz?
Sadece bu iki karakterde değil roman boyunca zıt kutupların birbirine karışması, karşı karşıya gelmesi gibi durumlar var. İki ucun temsil edildiği ve kazananın olmadığı bir mücadele bu.
Romanı bir kelime ile özetleyecek olsam “denge” derdim. Mehmet Aşçı’nın aradığı, İsmet karakterinin temsil ettiği ve o da şaştığında romanın seyrinin değiştiği denge. Terazinin iki yanına koyacak unsurlarla örülü bir roman dersek sanırım yanlış olmaz. Bu tavır, hem iki ucu görmemizi hem de uçlarda yer almanın komikliğini metne dökmekte epey işime yaradı.
“Ruhunu Satanlar Derneği” sürprizlerle dolu bir roman. Bazı sayfaları okurken sanki bir sosyoloji, tarihi ve din kitabı okuyor gibi oluyoruz. “Velhasıl bende Türkiye’nin son yüzyılı yoktu, onlarda ise Türkiye’nin belki de elli yıl öncesi… Heyhat! Nebi Bey, dedem ve babam Cumhuriyet’e karşı ne kadar önyargılıysa Leyla’nın arkadaşları da Cumhuriyet öncesine o kadar acımasız ve kapalılardı.” Cümleleri yaşadığımız kültürel travmanın özeti gibi. Toplumun çeşitli kesimlerinin düşüncelerine projektör tutuyor. Neler söylersiniz bu hususlarda?
Düşünceler kadar düşünme biçimimizle uğraştığımı söyleyebilirim. Diğer fikri reddetmek bir bilginin ışığında olabilir. Halbuki bize sanki bildiklerimizin su götürmez bir gerçek ve tek doğru olduğu öğretilmiş. Haklı olduğumuzdan en ufak bir şüphe duymuyoruz. Buna da bir bilginin ışığında değil ezberlerimiz ile ulaştığımızı ya görmezden geliyoruz ya da işimize geliyor. Roman boyunca bununla uğraştığımı söyleyebilirim.
İnkar ettiklerimiz bildiklerimizin çok ama çok ötesinde. Bir fikir popüler diye takipçisi olabiliyoruz. En karmaşık ideolojiyi en az bilgiyle moda bir aksesuar gibi yanımızda taşıyoruz ama neden? Bu sorunun cevabı yok. Kendi fikrimizi artıları, diğer fikri eksileri üzerinden tartışıyoruz. Oysa henüz bu kadar net bir siyaha veya beyaza denk gelmedim. Romanın peşinde koştuğu renk de tam olarak budur: Gri.
Fatih Bey ruhu satmak imgesi belki bir şakadan, belki Mehmet Aşçı’nın öç alma duygusundan ortaya çıkıyor. Sonrasında roman kahramanlarının hayatını kuşatan, modern dönemlere özgü bir sömürü aracı haline geliyor. Din, siyaset gibi kurumlar giriyor olayın içine. Neler söylersiniz?
Hayatta kalmak, birilerinin hayatta kalma arzusunu Mehmet Aşçı’nın deyimiyle “haşmetli bir silaha dönüştürmek” Tek başarının para kazanma, tek gücün para olduğu bir dönemde geri kalan her şey sadece buna hizmet ediyor. Gücünüz de elinizdekilerin ne kadar olduğuyla değil diğerlerinin elinde ne kadar olduğuyla ilgili. Yani sizin paraya, güce ne kadar sahip olduğunuzun kıymeti tek başına banka hesabınızla ölçülemiyor. Diğerleri sizden fazla güce sahipse vay halinize siz de güçsüzsünüz. Tepedeki bu yarış emeğiyle para kazanan herkesin sırtına bir yük daha ekliyor.
Tepedekilerin acımasızlığı ki acımak gibi âdetleri hiçbir dönem olmadı, yaşamak için çalışmak zorunda olanların sesini kısıyor. Biz sesimizi kıstıkça onların sesi daha gür duyuluyor. Yoksulun elinde itaatten, tevekkülden başka bir şey kalmasın istiyorlar. Dolayısıyla bir çiftçinin olması gereken mecliste toprak ağası bulunuyor, namaz kılınması gerekilen yerde siyaset konuşuluyor, namaz kıldırması gereken kişi siyasi bir militan gibi şevkle bir partiyi övüyor. Roman pek tabii kurgu ama hayatın çok uzağında olduğunu söyleyemem.
Romanınızda dini içerikli konular da var. Dinî kaynakları okur musunuz? Dinler tarihi ile aranız nasıl?

Sadece dini kaynaklara değil masallar, destanlar gibi toplumu derinden etkileyen tüm metinlere karşı ayrı bir ilgim var. Çünkü bunlar yan yana gelmiş kelimelerden çok daha fazlası. Bir toplumun kodları içlerine gizlenmiş bir bulmaca gibi. Neye neden inandığımızın bilgisinin dışında yaşamlarına dair büyük bilgiler de barındırıyorlar. Misal Avrupa masallarında yer alan hayaletlerin, ruhların, görülmez varlıkların bozkırda yaşayan bir toplumun masallarında olması beklenmediği gibi. Her yanında ağaçların olduğu biri gece yarısı o ağacın arkasında ne olduğunu göremez ama düşmanı on kilometre uzaktan gören bir göçebe sadece gökten ve toprağın altından yani kökten korkar. Bu metinlerin arkasındaki gerçekle, toplumun kodlarını açığa çıkaran şifrelerle uğraşmayı seviyorum.
Son olarak neler söylersiniz?
Öncelikle çok teşekkür ederim. Hem sorularınız hem de bana ve kitabıma vakit ayırdığınız için. Zalimlerin ne kadar ahlaksız olabileceğini gördüğümüz ve sadece savaş konuşabildiğimiz, aklımızın bir köşesinin hep oradaki mazlum halklarda olduğu bir dönemde kitabım üzerine düşünmek ve birkaç kelam edebilmek iyi geldi doğrusu.
Biz teşekkür ederiz içten yanıtlarınız için.
Muaz ERGÜ
Fatih GEZER
- Anne babasının tek çocuğu olan Fatih Gezer küçük yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı.
- Grup Hertelden ve Ötekiler Müzik Topluluğu adlı gruplarda solist ve gitarist olarak yer aldı.
- 2012 yılında İstanbul Aydın Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü birincilikle bitirip, yüksek lisans eğitimine devam etti.
- 2013 yılında yönetmenliğini yaptığı Kazova Direnişi: İşgal Et, Diren, Üret! adlı uzun metraj belgesel 9. İşçi Filmleri Festivali kapsamında gösterildi. Aynı yıl Çirkin Adamlar adlı sohbet-eğlence içerikli televizyon programında sunuculuk yaptı.
- 2016 yılında söz ve bestesi kendisine ait olan beş şarkılık Anlarlar mı? adlı albümünü yayımladı.
- Düşün adlı derginin genel yayın yönetmenliğini sürdürmekte olan Fatih Gezer günlük yayımlanan bir gazetede köşe yazarlığı da yapmaktadır. Yazar evli ve iki kız çocuğu babasıdır.
Kitapları
- Ölüler Kıraathanesi
- Suni Tebessüm
- Ruhunu Satanlar Derneği

Son Yorumlar