Yılmaz: “Ağaçların Rüyası Zaman Üzerine Çok Düşünen Bir Roman.” 

Yakın zamanlarda “Ağaçların Rüyası” adlı romanınız yayımlandı. Öncelikle okuru bol olsun diyelim. Romanda sembolik anlatım dikkat çekiyor. Gerçekle hayal, hakikatle rüya iç içe geçiyor. Fantastik, büyülü gerçeklik… Gerçek nerede bitiyor, hayal nerede başlıyor kestirmek zor. Neden böyle bir anlatım tarzı tercih ettiniz? Romanınızın üslubu hakkında neler söylersiniz?

İlk romanım Cadı’dan itibaren gerçekle gerçeküstünün kesişim noktasında, her şeyin aynı anda hem gerçek hem hayal olduğu o yerde durarak, ki bunu hayatın kendisine benzetiyorum ben, yazmaya çalışıyorum. Saf ve bir bütün halde bir gerçeklik olduğuna inanmıyorum çünkü her şeyden önce.

Kurmaca bağlamında ise beni bilinen anlamda gerçekçilikten ayıran iki sebep var, birincisi bugün geldiğimiz noktada romansal gerçekçilik bir tür dayatmaya ve kibre dönüşmüş durumda, benim bununla bir derdim var. İkinci olarak da kurmacanın gerçekliği bir gerçekliği değil, bir oyunu ifade ediyor. Onu hayatın gerçeğini yakalamaya çalışan, gerçeğin yerine koyan tavrı, dürüst bulmuyorum. O yüzden kendi kurmaca evrenimde, metnin iç gerçekliğine sadık kalarak, gerçekle gerçeküstü bir yerde durmaya çalışıyorum. Hayata “gerçekten” yaklaşmak için. Çünkü biz gerçek olduğumuz kadar hayallerden, yalanlardan, boş inanlardan da  meydana geliyoruz.

Diğer yandan Annie Ernaux’nun dediği gibi erkekler gerçeğin ne olduğu konusunda edebiyat üzerinde bir tekel kurmuş durumdalar. Bu tekeli kırmak, kendi bildiğim gerçeği, canımın istediği gibi yazmak için mücadele ediyorum. 

Sizi “Ağaçların Rüyası”nı yazmaya kışkırtan etken, sebep ya da düşünce neydi?

İlk sebebim meraktı. Ağaçlar üzerine duyduğum bir merak. Dünyayı paylaştığımız bu eşsiz, görkemli türle aramızdaki bağ nedir, onlarla nasıl iletişim kuruyoruz ya da neden kuramıyoruz? Bunu çok merak ediyordum. Diğer yandan da bizimle konuşmayan, bizim seslerimizi duymayan bu tür konuşacak olsaydı eğer nasıl konuşurdu, bize neler anlatırdı? Bu iki meraktan yola çıktım ve ağaçların anlattığı bir hikâyenin imkânlarını yokladım.  

“Ağaçların Rüyası”nda “zaman” kendini en fazla hissettiren kavramlardan. Zaman kavramı üzerine yoğun düşünüyorsunuz sanırım. Ağaçların zamanı diyorsunuz, insanların zamanı… Nedir ağaçların zamanı? Bizim zaman algımızla onların zaman algısı arasındaki farklar neler?

Bizi ağaçlardan türsel olarak ayıran ve aramızdaki iletişimi, en azından bilinç düzeyinde, koparan şey ağaçlarla insanların zaman algısının farklı olması. Bir ağacın yanından geçtiğinizde ağaç sizi görebiliyor ama, gördüğü anla, gördüğünü anladığı an arasında geçen süre çok uzun, eş zamanlı değil, yani siz çoktan geçip gittikten sonra sizin geçişinizi algılıyor. Yıldızların ışığını ancak binlerce yıl sonra görmemiz gibi.

Bizi evrende ve kendi dünyamızda, kendi dünyamıza yabancılaştıran, bizi doğadan koparan en önemli sebebin, kendi zamanımıza hapsolmamız olduğuna inanıyorum. Ağaçların Rüyası da bu yüzden zaman üzerine çok düşünen bir roman oldu.   

Nihan ve Füsun romanın ana karakterleri. Füsun anlatıcı olmasına rağmen Nihan’ın etkisinde, kendini Nihan’a göre tanımlıyor, konumlandırıyor gibi görünüyor. Yaptıklarının, söylediklerinin Nihan tarafından onaylanmasını istiyor. Neler söylersiniz?

Bugüne kadar hep kahramanlık duygusuyla boğuşan kahramanları yazmaya çalıştım. ‘O’na özenen, ‘O’ olamayacağını bilen, içten içe ‘O’nun gibi olmak da istemeyen kahramanlar.  Füsun da bu karakterlerden biri, ancak Ağaçların Rüyası bir gençlik romanı, Füsun da çok genç bir kadın olması dolayısıyla hayatının ‘O’suna, Nihan’a karşı büyük bir tutkuyla, aşkla, kıskançlıkla bağlı.

Romanın temel çatışma noktası da aslında zaten Füsun ve Nihan arasındaki ben sen ikiliği, geriliminde düğümleniyor. Kendi benliğini arayan insan, olmak istediği şeyi, ötekini önce putlaştırıyor, sonra şeytanlaştırıyor nihayetinde de yok etmeye kalkıyor.

Füsun “ben orman olmak istiyordum” diyor. Ana karakterlerinden birine bunu söyleten Oylum Yılmaz Doğa-İnsan ilişkisi hakkında neler düşünüyor? Neler söyler?

Beni en çok şaşırtan şey doğa-insan ilişkisi dediğimiz zaman kendimi taraflardan biri olmak zorunda hissetmek. Oysa ki, aslında böyle bir ayrımın bile olmadığını düşünüyorum temelde. Doğaya bakıp, sen başka, ben başka dediğimiz yerde büyük bir yalanlar zincirini başlatmış oluyoruz. Devamında da kendi sonumuzu hazırlayan devasa doğa kıyımları geliyor. Öte yandan doğa bizim güzellemelerimize, korumamıza muhtaç edilgen ve şirin bir şey de değil. Tehlikeli, sırlarla dolu, devasa bir güç. İnsan içinde yaşadığı bu devasa güçten büyüleniyor, onu kıskanıyor ve mesela bir orman olmak isteyebiliyor ya da ormanları yakmak!

Füsun ve Nihan kapalı, terkedilmiş eski evlere girmeyi, ormanda dolaşmayı nerdeyse hayatlarının merkezine koyuyorlar. Eski evlere girme, oralarda buldukları eski saatleri yanlarına alma… Romanın ilerleyen sayfalarında Büyükada Rum Yetimhanesi sahneye çıkıyor. Yıkılmak üzere harabe haline gelmiş bir yetimhane. Bütün bunlarla okuru geçmiş zamana götürme amacı olabilir mi? Malum çabuk unutan bir toplumsal hafızamız var. Okuru adadaki eski terkedilmiş evler, Büyükada Rum Yetimhanesi’nin bugünkü hali üzerinden bir tarihsel muhasebeye çağırıyorsunuz diyebilir miyiz?

Evet öyle. Ben tarihle ve zamanla meselesi olan bir yazarım. Gerçek Hayat’ta kadın özgürleşmesinin tarihsel gücünü hatırlamak için çağırmıştım hayaletleri, Ağaçların Rüyası’nın hayaletleri ise iyilik ve kötülük dengesini kötüden yana bozan, ikiyüzlü bir tarih anlayışının maskesini düşürmek için geldiler.

İnsan belleği kendi kişisel tarihini kafasına göre yeniden yaratabilir ama toplumsal hafızanın böyle bir şansı yok, olmamalı. Ne yaşandıysa, tüm o tarihsel karanlığa bakmayı öğrenmeli. Aksi halde toplumsal çözülme kaçınılmaz olacaktır. Ki bunu yapmadığımız için biz de çözülüyoruz da zaten. 

Yetimhaneye giden Nihal ve Füsun’u orada yaşamış çocukların hayaletleri karşılıyor. Öksüz ve yetim çocukların hayaleti. Bırakıldıkları yetimhaneden bu seferde sokağa bırakılan çocuklar… Gerçi Yetimhane de romanın mekân hayaleti. Özellikle Elsa ve Despina, Nihal ve Füsun’u karşılayan hayalet çocuklar. Neler söylersiniz bu konuda?

Ben karakterlerimi, gölge karakterler, yazdığım mekânları da gölge mekânlardan ayırarak düşünemiyorum. İnsan da, zaman da, mekân da tek ve bir bütün değildir, bir atomun parçaları gibi evrene saçılmış durumdadır. Gölge benliklerimiz, karanlık varlıklarımız ve hayaletlerimiz vardır içimizde taşıdığımız. Bunlar bizi biz yapar ama bazen o gölgeler büyür büyür ve bizi ele geçirir, kendi varlığımız bir hayalete dönüşür, işte orada hikâye başlar bence. Peki ne zaman olur bu? Kendimizi kaybettiğimizde, gerçekleri bastırdığımızda, gündelik siyasetin karanlık oyunlarına alet olduğumuzda. Hiçbir şey yapmasak bile bazen unutmamızı istediğimiz şeyleri unuttuğumuzda bile siyasete alet olabiliriz.

Sözün kısası benim hayaletlerim hayatın içinde görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz somut gerçeklerin içinden çıkıp geliyor. Yetim hayalet çocuklarım da, Elza ve Despina da, ada gibi küçücük bir yerde yaşanan drama göz yuman, bunu hatırlamak yerine unutmayı tercih eden insanların hayaletleri olarak beliriyor romanda.

Hayaletler, periler, cadılar… birer roman kahramanı gibi yer alıyor kitabınızda. Neler söylersiniz?

Evet, insan ve hayalet, insan ve cadı, insan ve peri gibi bir ayrım yapmıyorum. Bir benliğin parçaları olarak görüyorum tüm doğaüstü karakterleri. Tıpkı masallarda ve mitolojik hikâyelerde olduğu gibi. Bir masaldan ya da bir mitolojik anlatıdan roman olmaz ama bir roman aynı anda hem şiir, hem masal, hem tarih olabilir. Birden fazla anlatı türünü içinde eritebilir. Roman türünün bu biraz konforlu, biraz da çetrefilli yanını ben de bir yazar olarak seve seve kullanıyorum diyebilirim.

“Edebiyatın bilme değil ama sezme görevi vardır” diye bir cümle var romanınızda. Neler söylersiniz bu cümleyle ilgili?

Ayhan, bugüne kadar yazdığım tek “iyi” kahramanım. Yaptıklarına değil ama söylediği bazı şeylere yürekten katıldığım bir karakter. Edebiyatın sezme görevinin, sezme mecburiyetinin olması da bunlardan biri. İnsan bugüne kadar hayatı anlamlandırma konusunda hep başarısız oldu. Neden yaşıyoruz, hayat neden var ve devam ediyor? Bilmiyoruz. Edebiyat da bu sorulara cevap veremiyor, vermek zorunda da değil ama insanı ve hayatı seziyor, işte o sezme anında da edebiyat dediğimiz şey haline geliyor.

Hani edebiyatın büyüsü deriz ya, işte o, edebiyatın hayata gerçekten tüm varlığıyla dokunduğu ve onu anladığı an bence. Büyük bir parlama anı, okur ve yazar arasında gerçekleşiyor. Okurun da, yazarın da peşinden koştuğu bir mucize bu. Postmodern edebiyat metinlerinin bizi peşinden sürükleyen, ama hiç açıklanmayan karanlık bir sırrı vardır, bilirsiniz, o sırra benzetiyorum ben bu hali. Ama mucize derken yanıltıcı olmasın, aydınlık ve neşeli olduğu kadar karanlık, tekinsiz ve gerilimli de. Çünkü, malum, tıpkı hayat gibi.

Bu güzel, derinlikli sorular için teşekkür ediyorum.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Oylum YILMAZ

    • Yazar ve edebiyat eleştirmeni.
    • İstanbul, Büyükada’da doğdu.
    • Büyükada İlkokulu ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu.
    • İlk olarak Radikal Cumartesi ve Radikal İki’de çalıştı, Radikal Kitap Eki’nin editörlüğünü yaptı.
    • Referans/Birgün gibi gazeteler, çeşitli dergiler ve siteler için kültür/sanat/edebiyat sayfaları, edebiyat köşeleri hazırladı.
    • Çeşitli yayınevlerinde serbest olarak editörlük yaptı.
    • Sekiz yıl boyunca düzenli olarak Sabitfikir dergisi için Şahane Bir Kitap ve Fikri Sabit köşelerini kaleme aldı.
    • 2020 yılında Londra’da, bir edebiyat ve içerik üretim platformu olarak Kultura Litera’yı kurdu.
    • İlk romanı, Cadı 2012 (İletişim Yayınları)
    • Duygu Asena Roman Ödülü’ne layık görülen ikinci romanı, Gerçek Hayat 2017 (İletişim Yayınları).
    • Üçüncü romanı Ağaçların Rüyası 2023 (Doğan Kitap)
    • E-Kitapları: Şahane Bir Kitap (2012) ve Fikri Sabit Yazıları (2012).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir