“Gidersen Yıkılır Bu Kent, Kuşlar da Gider”

Ahmet Telli, Türk şiirinde “romantik devrimci” ya da “direnişin ve hüznün şairi” olarak adlandırabileceğimiz şairlerden biriydi. 1970’li yıllar Türkiye için fırtınalı, kaoslu yıllardı. Kıbrıs Savaşı, Türkiye’ye uygulanan ambargolar, askeri darbeler, ekonomik yıkıntı, karaborsalar, okullarda boykotlar, kavgalar, mitingler şair Ahmet Telli’nin de ruhunu anafora etmiştir. Ama şiirlerini bu çerçevede asla kaba bir slogan diline dökmedi.

Onun şiirlerinde hüzün ve acı eksik olmaz; ancak bu hüzün insanı köşesine çekilmeye, teslim olmaya zorlamaz. Aksine, hüzün onun şiirinde insani bir onurdur. “Biz, o hiç bitmeyen kavganın hüzünlü ve yenik / Şarkıcıları olduk” derken bile, o “yenilgiye” saklanmış muazzam bir sadakat ve dik duruş vardır.

Toplumsal mücadeleyi, kavgaları, hapisleri ve sürgünleri anlatırken bile araya hep çok ince, kırılgan bir aşkı ve doğayı sıkıştırır. Siyasi olanla bireysel olanı, toplumsal çığlıkla sevgilinin fısıltısını öyle bir eritir ki, şiiri hem bir meydan okuma (epik) hem de bir iç çekiş (lirik) halini alır. “Gidersen yıkılır bu kent” dizesi de tam olarak budur: Hem toplumsal bir yıkım hem de bireysel bir kıyamet.

Ahmet Telli’nin şiirinde kahramanlar hep hareket halindedir. Kaçarlar, aranırlar, sürgündürler, dağlardadırlar ya da bir tren garında veda etmektedirler. Gitmek, onun şiirinin ana damarlarından biridir. Güvenli limanların değil, tekinsiz yolların ve o yollarda sınanan dostlukların şairidir.

Sözcükleri çok titiz seçer. Şiirlerinde bağıran bir ton yoktur; aksine sakin, derinden akan, ritmik bir anlatımı tercih eder. Sesi gür çıksın diye çabalamaz, dizesinin içindeki anlamın ağırlığı o sesi zaten büyütür.

Ahmet Telli, ideallerine tutkuyla bağlı, acıyı dervişane bir olgunlukla göğüsleyen, aşkı ve yoldaşlığı birbirinden ayırmayan, her yıkımda bile “belki yine gelirim” diyerek umuda açık kapı bırakan, vicdanı temsil eden bir şairdir.

Ahmed Telli’nin devrimci şiirleri, meydanlardaki slogan ve haykırışlar tarzında yazılmamıştır. Devrimci ruhu, lirik bir haykırışa, dostluğa, aşka, doğaya ve geleceğe olan sarsılmaz bir inanca işlenmiştir. 1970’lerin çalkantılı yıllarını, barikatları, arkadaş kayıplarını ve hapishane duvarlarını anlatırken bile, her zaman insani bir zarafeti bir araya getirir.

Şiirlerinde devrim sadece siyasi bir hedef değil, bir yaşam biçimi, onur ve her şeye rağmen pes etmeme kararlılığıdır.

Belki de en ünlüleri, yenilgi karşısında böylesine asil bir sükunete sahip muhteşem dizeleridir. Bu, dünyayı değiştirmek isteyen bir neslin tezahürüdür.

“Biz hicran burcunda doğmuşuz oğlum
Gecemiz hüzündür, gündüzümüz keder
Bir hırka bir lokma yetmedi bize
Dünyayı değiştirmek istedik meğe
Dövüşen anlatsın neyi nasıl yaptığını
Biz, o hiç bitmeyen kavganın hüzünlü ve yenik
Şarkıcıları olduk, hep öyle kaldık…”

Ahmed Telli’nin dünyasında yalnızlık asla bir köşeye çaresizce çekilmek değildir. Onun yalnızlığı “gururlu, kalıcı ve koruyucu” bir yalnızlıktır. Kalabalık arasında ilkelerini koruyan, fırtınanın ortasında bile yalnız kalmayı seçen bir insanın yalnızlığıdır.

Şiirlerinde aşk biter, şehirler yıkılır, çatışmalar yatışır, arkadaşlar gider ve geriye sadece sarsılmaz bir yalnızlık kalır. Ama şair bu yalnızlığı göğsünde bir madalya gibi taşır.

Ahmed Telli’nin yalnızlığı ve içindeki gizli gücü nasıl anlattığına bakın:

“Ey büyük yalnızlığım, ey direncin kalbi Gidersen bir nehir yatağını bulur giderek”

Yine yalnızlık, yine kırgınlık ve içine kapanma:


“Sustu o büyük çığlık, bitti o büyük kavga

Herkes kendi hüznüne çekildi çoktan
Bense bir yaralı ceylan gibi kaldım ortada
Ne gidecek bir yolum var ne sığınacak bir odam.”

Ahmet Telli, uzun yıllar boyunca edebiyat ve kültür dünyamızın kalbinin attığı şehirlerden biri olan Ankara’da yaşadı. Şiirlerinde sıkça yer alan sokaklar, caddeler ve kentsel imgeler, esas olarak Ankara’nın ve o dönemin toplumsal hafızasının bir yansımasıdır. Hayatını edebiyata adayan Telli, çeşitli yayınevlerinde yönetici ve editör olarak çalıştı.

Dost çevresi ve yaşam tarzı, şiirleri gibi, toplumsal dayanışma ve kardeşlik üzerine kuruluydu. 1960 sonrası sosyal gerçekçi kuşağın en önemli temsilcilerinden biri olarak, en yakın çevresi yazarlar, şairler, entelektüeller ve her şeyden önemlisi, o dönemin çalkantılı zamanlarında omuz omuza mücadele ettiği yoldaşlarından oluşuyordu.

Onun için dostluk, “Neredeysen orada ölmek isterim!” demek kadar derin ve kırılmaz bir bağdı.

Ruhu şad olsun!

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir