Her Makamın Bir Makâli* Vardır

“Her makamın bir makâli vardır” ifadesi belâğat (retorik) ilminin bilinen bir kuralının muadili gibidir: Kelâm (söz), muktezâ-yı hâle muvafık olmalıdır (Söz, durumun gereğine uygun olmalıdır). Kelâmın, muktezâ-yı hâle uygun olması, sözün söyleneceği kimsenin, yerin ve ortamın iyi seçilmesiyle ilgili olup söylenmesi gerekli olan her halûkârda söylenmeli ve fakat kime, nerede ve nasıl söyleneceği de iyi hesap edilmelidir.”

Kelîle ve Dimne… Bu meşhur eser Arapçalaşmış adını, ana kaynağını oluşturan ve muhtemelen 3. yüzyılda Hint hükümdarlarından birinin oğullarını eğitmekle görevlendirdiği bir Vişnu [1] rahibi tarafından şehzâdeler için hazırlanan Pançatantra (beş düşündürücü nasihat kitabı) adlı eserdeki iki çakal kardeşten (Karataka ve Damanaka, Pehlevî dilinde [2] Kelîleg ve Demneg) alır. Fabl [3] türünün en önemli eserlerinden biri olan bu eser (Sasanî Kisrâsı [4] I. Hüsrev (Nuşirevan [5])’ın (531-579) doktoru ve Fars hekimlerinin başı) Bürzû’ye’ye göre 2.000 yıl önce Hintli yazar ve bilge Beydebâ isimli bir bilge tarafından Debşelîm adlı Hint hükümdarına Sanskritçe olarak sunulmuştur.

Arapça Kelîle ve Dimne’nin önsözüne göre Kisrâ Nuşirevan, Tabip Bürzûye’yi, bu eserin Beydaba tarafından yazılmış ilk versiyonu olan Pançatantra’yı elde etmesi için Hindistan’a göndermiş, o da birçok tehlikelerden sonra Hükümdar Debşelim’in sarayının hazinesindeki kitabı diğer bazı eserlerle birlikte gizlice çoğaltarak İran’a getirip Pehlevî Farsçası’na çevirmiştir. Ebû Mansûr esSeâlibî’nin “Ġureru ahbâri mülûki’l-Fürs” adlı tarihinde ve Firdevsî’nin [6] Şehnâme’sinde [7] naklettikleri başka bir rivâyete göre Hekim Bürzûye, Hindistan’da ölüyü dirilten bir bitkinin yetiştiği bir dağ bulunduğunu öğrenir ve bu bitkiyi ele geçirmek ister. Nuşirevan, Debşelim’e ona bu işte yardımcı olması için mektup yazar. Bürzûye bitkiyi bulmakta çaresiz kalınca yaşlı bir Hintli bilgeye başvurur, bilge de “Bu eskilerin sembol içeren bir sözüdür; dağlardan maksat bilginler, ilâçtan maksat şifâ veren söz, ölüden maksat bilginlerin nefesiyle canlanan câhillerdir” der ve bu hikmetlerin [8] Debşelim’in hazinesinde bulunan Kelîle ve Dimne adlı kitapta yazılı bulunduğunu söyler. Bunun üzerine Bürzûye, Debşelim’e başvurur. O da sadece kitabı kendi huzurunda okumasına izin verir. Eseri okuyan Bürzûye masalların mânalarını aklında tutar ve geri dönünce bunları yazıya döker. Böylece 560 yılı civarında Pehlevî diline aktarılarak yeni bir hüviyet kazanan eser, muhtemelen on yıl kadar sonra Bûd isimli bir Hristiyan tarafından Süryânîce’ye çevrilir. Günümüze ulaşan bu metin birkaç defa yayımlanmıştır Süryânîce tercümede eserin Arapçasındaki ön sözler bulunmamakta ve hikâyeler on bölümde sıralanmaktadır.

Farsî Hekim Bürzûye’nin Pançatantra ile birkaç Sanskritçe kaynaktan daha yararlanarak Pehlevî dilinde tercüme ve telif suretiyle meydana getirdiği eseri Abdullah İbnü’l-Mukaffa [9] 724-759) bu eseri, bir mukaddime ve bazı masalların ilâvesiyle Arapça’ya tercüme etmiştir. Tercümenin çok sayıdaki yazması oldukça yakın dönemlere ait olup aralarında gerek mukaddimeler gerekse masallar açısından büyük farklılıklar bulunmaktadır.

Hekim Berzeveyh, Pançatantra ile birkaç Sanskritçe kaynaktan daha yararlanarak Pehlevî dilinde tercüme ve telif suretiyle meydana getirdiği eseri Abdullah İbnü’l-Mukaffa (724-759) bazı katkılarda bulunarak Arapçaya çevirmiştir. Kelîle ve Dimne de eserin Arapça ismidir. Belli başlı dünya dillerine yapılan eserin çevirilerinin hemen tamamı Abdullah İbnü’l-Mukaffa’nın metnine dayanmaktadır. 

Türk dilindeki Kelîle ve Dimne çevirilerinin ilki 1360 yılında Horasanlı Ahmed tarafından yapılmıştır. Kelîle ve Dimne’nin Anadolu sahasına ait on Türkçe tercümesi olduğu bilinir. Düzyazı olarak yapılan bu çeviri meçhul bir müellif (yazar) tarafından nazma [10] dökülerek Osmanlı Sultanı I. Murad’a (1326-1389) ithaf edilmiştir. 

İranlı müfessir [11], mutasavvıf ve şâir Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin (1456-1505) Farsça Envâr-ı Süheylî [12] adlı Kelîle ve Dimne tercümesi ise Ali bin Sâlih -kaynaklarda adı Ali Çelebi olarak da geçer- tarafından üzerinde yirmi yıl çalışılarak Hümâyûnnâme adı ile Osmanlı Türkçesine çevrilmiş ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın baş veziri Lütfî Paşa vasıtasıyla padişaha sunulmuştur. Bu çeviri, dilinin süslü olması bakımından Envâr-ı Süheylî’de de geçer. Hümâyunnâme çeşitli Avrupa dillerine çevrilmiştir. Devir, Kanunî devridir ve Avrupalılar, Türk zevkini, kültürünü, dilini öğrenmek için çok isteklidir.

Hümâyûnnâme, dilinin süslü ve anlaşılması güç bulunmasından dolayı 16. yüzyıldan sonra sâdeleştirilerek yeniden düzenlenir. Saray kütüphânesindeki sağlam bir nüsha verilerek güzel bir şekilde sadeleştirip, gerekirse uygun gördüğü hikmetleri açarak tekrar yazması Ahmed Midhat’tan bizzat II. Abdülhamid tarafından istenir. 

Ömer Rıza Doğrul’a ait (Arapça metin üzerinden) Abdullah İbni Mukaffâ’dan yapılan bir Kelîle ve Dimne çevirisi “Hind Klâsikleri” içinde 1945 yılında yayımlanmıştır. Kelîle ve Dimne’nin birkaç hikâyesi seçilerek çocuk kitabı olarak basılmış olan Cumhuriyet sonrası şekillerine de rastlarız. Kelîle ve Dimne’nin son çevirilerinden biri de Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu tarafından eğitim amaçlı yapılan çeviridir.

Rivâyetlere göre Büyük İskender’in (M.Ö. 356 – M.Ö. 323) Hindistan’dan ayrılmasından beş asır sonra [13] (3. yüzyılda) Hindistan coğrafyasında hüküm süren hükümdarlardan biri olan Debşelîm sınır tanımaz bir despot olmuştu. Hindistan’ın Pencap bölgesinde bulunan Brahman rahibi ve bilge Beydebâ, bu azgın hükümdarı usûlüne uygun bir şekilde uyarmak ve hatâlarından vazgeçirmek için bu kitabı yazmıştır. Fakat bu kitap halktan gizlenmiştir.

 Eski Çağlar’ın Brahmanları gibi Beydebâ da öğütlerini hayvanların dilinden vermiştir. Bilindiği gibi (kalıtım yoluyla geçen bir kast bölünmesine dayalı toplumsal bir inancı içeren Hint dini mensupları olan) Brahmanlar (ruhun başka bir canlının bedeninde vücud bulması demek olan) ruh göçüne (tenâsüh – reenkarnasyona) inandıkları için hikmeti ve nükteyi [14] hayvanların ağzından vermekteydiler.

İslam Ansiklopedisi’nin (Alman kökenli ünlü doğu bilimcisi Carl Brockelmann (1868-1956) tarafından hazırlanan) “Kelîle ve Dimne” maddesinde eserin Sanskritçe adının “Karataka ve Damanaka” olduğu belirtilmektedir. Bunlar, eserin başkahramanı olan (ait olduğu sosyal sınıftan memnun olan kanaatkâr insan karakterini temsil eden) Kelîle ile (ihtirasları uğruna her şeyi yapabilen ve layık olmadığı hâlde sınıf atlama peşinde koşan insanı temsil eden) Dimne isimli iki kardeş çakalın isimleridir (Eserdeki bu karşıtlık, Hindistan’daki kast sisteminin bir yansıması olarak da değerlendirilir. İnsanlar arasındaki sınıf farkı ve insanın ait olduğu sosyal sınıftan memnun olması gerektiği hayvanlar vasıta kılınarak alegorik [15] bir şekilde ispat edilmeye çalışılır). Avrupa, hatta dünya edebiyatında hayvanların konuşturulturulduğu masal motiflerinin kaynağı Hindistan’dır.

Eserin aslına dair ilk bulgular, bir giriş ile her biri “tantra” (insan zekasının kullanacağı hâl) adını taşıyan beş kitaptan ibarettir. En eski düzenleme Tantrâkhyâyika adını taşır. Bunun ikinci bir şekli de Vişnu Şarman tarafından yazılan Pançatantra adını taşımakta ve Hindistan’da yaygın bir halk kitabı olarak sayısız versiyonu bulunmaktadır. Berzeveyh ilk beş bölümü Pançatantra’dan çevirdikten sonra esere diğer Hint masallarını da katmış, sonradan eklenen bu üçünün kaynağının (eski Hindistan’da Sanskritçe yazılmış Ramayana ile en önemli iki destandan biri olan) Mahâbhârata olduğu anlaşılmıştır. Daha sonra gelen iki bölüme ise Pançatantra’nın daha yeni bir şekli olan (Sanskritçe “Faydalı Öğüt” anlamına gelen) Hitopadesa’da tesadüf edilmiştir. Günümüzdeki Kelîle ve Dimne kitaplarının diğer kısımları Nuşirevan’ın doktoru Berzeveyh ile İranlı düşünür, bürokrat ve edebiyatçı Abdullah İbnü’l-Mukaffa (724-759) tarafından yazılmıştır. Bunlar, zamanın gereğine göre bazı eklemeler ve değişiklikten ibârettir.

Kelîle ve Dimne tarih boyunca en çok okunan, çevrilen ve uyarlaması yapılan üç-beş kitap arasındadır. Temel konusu ahlâk ve siyâset olan eserin özü hükümdar ile aristokrat bir aydın arasında gerçekleşmesi temennî edilen istişare sohbetleridir. Otorite kaynağına yakınlık, uzaklık; otoritenin devamını sağlayan temel ilkeler; halk-hükümdar ilişkisi, hükümdar vüzerâ (vezirler) ilişkisi, siyâsî ihtiraslar, ehliyet, beceriklilik, ihânet; hile ve benzeri konular kitap boyunca uzayan sohbetin temel konularıdır.

Hükümdar Debşelim, Beydebâ’nın açık açık konuşmalarından rahatsız olur ve onu hapse attırır. [16] Çok geçmeden gerçek anlaşılır ve Beydebâ, Debşelim’in en gözde yardımcılarından biri olur. Debşelim, artık her işini ona danışma gereği duymaya başlar. Bir süre sonra da Debşelim, Beydebâ’dan görünüşte eğlenceli, gerçekte ise ders verici ve düşündürücü bir kitap hazırlamasını ister. Aynı zamanda Brahmanbaşı olan Hintli bilge Beydebâ da Kelîle ve Dimne adını verdiği eserde asıl maksadını avamdan [17] gizleyip korumak, kitabın içeriğini serseri ve kabasaba güruhtan esirgemek; bilgeliğin özünü, türlerini, güzelliklerini ve pınarlarını değer bilmezlerden uzak tutmak için hayvanların ve kuşların dilinden vermiştir vereceğini. Çünkü bilgelik ancak bilgeye ferahlık veren, onun zihnine açık olan, sadece sevenlerini süsleyen ve tâliplerine şeref kazandıran bir şeydir. İşte Kelîle ve Dimne bu şekilde ortaya çıkar.

Bir fabl [18] kitabı olan Kelîle ve Dimne’nin kahramanları tamamen hayvanlar olup, Beydebâ, her biri bir insan karakterini canlandıran bu hayvanlar vasıtasıyla insanların çevresindeki gerçek bir hayatı yansıtarak insanlara öğüt vermeyi amaçlamıştır. Kelîle ve Dimne iki insanı temsil eden iki çakalın adı olup Kelîle, doğruluğun ve dürüstlüğün, Dimne ise yalanın ve yanlışın şimgesidir. Konusu açısından ahlâk ve siyâset kitabı olan Kelîle ve Dimne hayvan öykülerini konu edinerek hükümdara ve diğer devlet yöneticilerine devlet idaresinde gerekli olan bilgileri ve aynı zamanda ahlâkî meziyetlerle bezenmiş bir kişi, âdil, akıllı ve güçlü olmanın yollarını öğretir.

İçindeki hikâyelerde siyâset, erdem ve eğitim gibi birçok farklı konunun işlenmiş olduğu eser on dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerin isimleri ve bu bölümlerin verdiği dersler şunlardır:

  • Arslan ve öküz (Dedikoducu ve arabozucu kişinin sözünden sakınmak)
  • Dimne’nin Durumunu Araştırma (Kötü davranışların lâyık oldukları şeyle karşılaşması ve sonlarının kötü olması.)
  • Tasmalı Güvercinler (Dostların anlaşmasının yararları ve yardımlaşmalarının faydaları)
  • Baykuş ve Kargalar (Düşmanların durumlarını gözlemlemek, onların hilelerine karşı uyanık olmak ve gösterecekleri dostluğa da itibar etmemek)
  • Maymun ve Kaplumbağa (Gafletin zararı ve istenilenin kaybedilmesi)
  • Zahid ve Gelincik (Acele etmenin zararları)
  • Fare ve Kedi (Metin olma, tedbir alma ve düşmanların belâsından hileyle kurtulma)
  • Melik ve Kuş Fenze (Görünüşe aldanmamak, kin sahiplerinden kaçınmak ve bunların dalkavukluğuna güvenmemek)
  • Aslan ve Çakal (Hükümdarın en iyi niteliği ve güçlerin en güzel özelliği olan affetmenin fâzileti)
  • Dişi Aslan, Okçu ve Çakal (Davranışların aynı muameleyle karşılık bulması)
  • Îlaz, Bîlâz ve İrâht (Özellikle hükümdarlar için gerekli olan hilim (yumuşaklık), vakar (ağırbaşlılık), sükûnet (sâkinlik) ve kararlılığın fâzileti)
  • Zâhid ve Misafir (Kendi durumuna uygun olanları bırakarak başkasını istemenin zararları)
  • Gezgin ve Kuyumcu (Hükümdarların gaddar ve hain kişilerin sözünden kaçınması gerektiği)
  • Şehzâde ve arkadaşları (Zamanın şartların değişmesine aldırmamak ve işleri kâza ve kadere bağlamak) anlatılır.

Binbir Gece Masalları [19] ile Kelîle ve Dimne’yi “siyâsî muhtevâ” bakımından inceleyen Cebbur ed-Düveyhî’nin de belirttiği gibi Kelîle ve Dimne’nin hikâyeleri görünürde vahşî hayvanların, kuşların ve haşerelerin ağzıyla anlatılmıştır. “Mesel” denilen nasihat içerikli hikâyelerde hayvanları kullanmak, onların dilinden bir şeyler vermek kadim bir edebî gelenektir. Ancak “mesel”in olmazsa olmaz şartı değildir bu. Yâni hayvanların kullanılması gerçekte özel sebebi nedeniyledir.

Bir hikâyenin “mesel”e dönüşebilmesi için dinleyenlerin kahramanlarla özdeşlik kurması, içeriğinin doğru yorumlanması ve “gereğince davranması” gerekmektedir. Bu itibarla Cebbur ed-Düveyhî, bahse konu eserde niçin hayvanlar âlemine müracaat edildiğini Beydebâ’nın, eserin baş tarafında özlü bir şekilde izah ettiğini belirtir:

“… Sözün dış yüzü halka ve ileri gelenlere eğlence olsun; içyüzü ise seçkinlerin zekâsına hitab etsin, onlara bir tür deneyim kazandırsın diye kitabı yırtıcı hayvanların, kuşların dilinden verdim!

Diyalog iki hayvanın ağzından olmalıydı. Hayvanların konuşması eğlence ve mizah gibi görülecek oysa söylenenlerin içeriği tam anlamıyla ‘hikmet’ olacaktı. Hakimlikten (hikmetle uğraşmaktan) nasibi olanlar hikmetlere kulak verecek, hayvanların ve mizahın sadece araç olduğunu anlayacaklardı. Câhiller ve sıradan insanlar ise iki hayvanın karşılıklı konuşmalarına şaşırıp dikkat kesilecek, dinlediklerini eğlence sayarak ‘asıl mazmunu’ anlamaya gayret etmeyecek, eserin hedefini bilemeyeceklerdi.”

Demek ki Kelîle ve Dimne, yazarının da açıkça belirttiği gibi “seçkinlerin asıl faydayı devşireceği” özel bir kitaptır. Yâni sıradan insanlar da bir şeyler alır bu kitaptan lâkin işin özüne vâkıf olamazlar…

Hindilerde mevcut çeşitli “mesel”leri inceleyen (uzun yıllar İsviçre’nin Cenevre kentindeki Jean Calvin üniveristesinde görev yapmış bir edebiyat eleştirmeni olan) Jean Starobinski (1920-2019) de benzer bir olguyla karşılaşıyor:

“Öğreti burada sınırlı bir çerçeve içindedir ve dışa karşı koruyucu bir karaktere sahiptir. Anlayacak kulağı olmayanlara kapalıdır, bu tiplere karşı özellikle kapatır kurtuluş kapılarını! O hâlde ‘mesel’ tarzı hikâyelere başvurulması, hakikâtin sadece hikâyevâri bir üslupla anlatılıp ‘didaktik [20]  gâye’ güdülmesi demek değildir. Bilakis bir kasıt vardır burada: özel bir seçkinler grubu muhatap alınarak mesaj onlara yöneltilmektedir, kâfi derecede zekâya sahip olmayanların devre dışı bırakılması hedeflenmektedir.”

Aynı şekilde Beydebâ da mânâsı kendi ile hükümdar arasında anlaşılan, Beydebâ ile Debşelim, aydın ile sultana özgü özel bir diyalog türünü vermek istemiştir.

Burada bir çelişki varmış gibi gözükebilir. Hikâyeleri anlatan yazar hükümdarın yanlış anlamasından endişe etmekte, bu yüzden anlatılacak meselin özeti mâhiyetinde bazı konuları açıkça belirtmektedir her hikâyenin başında. Açık bir yorum ve yönlendirme tarzında cümleler içermeyen kıssalar, birbiriyle çelişkili neticeler (hisseler) çıkarılmasına müsâittir. Ancak hikâyenin maksadının ne olduğunu en başta izâh eden kısa açıklama sıradan insanlara da perdeyi açmakta ve “düzgün okumayı” kolaylaştırmaktadır.

Zâten Kelîle ve Dimne’nin bölümleri daha ilk satırda maksadın ne olduğunu belirtmekte olup kitabın metodu da böyledir. Meselâ Maymun ile Kaplumbağa bölümü şöyle başlar:

“Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâya dedi ki: 

– Bir ihtiyaç, bir amaç peşinde koşan ama tam eriştiğinde yine kaybeden adamın hikâyesini anlat!”

 Böylece yanlış anlamaların önüne geçilmiş oluyor.

Dinlenen bir hikâyenin üç ayrı didaktik düzeyi olması nedeniyle Abdullah İbnü’l-Mukaffa dinleyenleri de üç kısma ayırmıştır;

* Hikâye dinleme seviyesinde kalanlar. Bazıları olayların akışına kendini kaptırır ve işin hikâye tarafıyla tatmin olur. Bu gruba giren insanlar maksadın ne olduğunu anlamazlar, devşirilecek meyveyi devşiremezler ve kitabın eriştirmek istediği hiçbir hedefe erişemezler.

* Hikâyede verilen mesajı doğru anlamakla beraber gereğince hareket edemeyenler. Birinciye nazaran daha iyi olan bu grup ise kitaptaki mesajı anlamış ve epey yüksek bir seviyede kavramışlardır. Bu gruba girenlerin eksiği, harekete geçmeyişleridir. Bu gruptakilerin durumu “geceleyin evinde hırsızı görüp pusuya yatan ama pusuda uykuya dalarak hırsızın hırsızlığına engel olamayanlar” gibidir.

* En yüksek ve örnek gösterilen grup ise hikâyeyi okuyan, mesajı doğru anlayan ve anladığı ile de gerektiği gibi hareket edenlerdir.

Kısaca: “Bilgi ancak pratikle (uygulamayla) asıl yerini bulur, kemâle erer. Bilgi ağaçtır, uygulama ise meyvesidir bu ağacın!”

Filozof Beydebâ eseri yazmadan önce önce zâlim hükümdar Debşelim’i frenlemek ve ıslah etmek için için açık nutuk yoluna başvuruyor, Hükümdarın huzuruna çıkıyor ve anlatacaklarını doğrudan anlatıyor. Belâgat, muktezâ-yı hâle (mevcut durumun gereğine) uygun söz söylemektir. Her durumun gereği de farklı farklıdır. Sözün muhatabı kim ise muhataba uygun bir yöntemin kullanılması anlatının bir gereğidir. Beydebâ’nın anlattıkları doğrudur ama muhatabının Hükümdar olduğu dikkate alınırsa yöntemi doğru değildir. O hâlde Hükümdarı incitmeden ve “meseller” yoluyla mesajı ve maksadı vermek en başarılı yöntem olacaktır. Bir süre sonra Beydebâ’nın iyi niyeti anlaşılınca hapisten çıkarılır. Hükümdarın güvenini kazandıktan sonra Beydebâ, Kelîle ve Dimne’ye konu olan mesellerle hükümdarı ıslah eder ve doğru yola kavuşturur.

Eser on beş bölüme ayrılmış olup uzunluk bakımından farklılık arzeden bu bölümlerin her biri ayrı bir didaktik (öğretici) amaca odaklanmıştır. Her bölümde yeni kahramanlar vardır. Kitaba ismini veren iki hayvan Kelîle ve Dimne ise sadece ilk iki bölümün kahramanıdır. Bu ilk iki bölüm, birbirlerini tamamlar ve aydın – sultan ilişkisinin nasıl olması gerektiğini ayrıntılarıyla gösterir.

Birinci bölüm olan “Arslan ve Öküz”de ana konu iki aşamada ele alınır:

* (Açgözlülüğü temsil eden) Dimne, öküzün arslana boyun eğmesini sağlayarak arslanın dostluğunu kazanır.

* Sonra öküzün öldürülmesi gerektiği konusunda arslanı iknâ eder. Çünkü öküz, Dimne’nin uzun zamandır tamah ettiği bir makama gelmiş ve bir nevî rakibi olmuştur. Ama daha sonra Dimne’nin sahtekârlığı ortaya çıkar ve idam edilir.

Hikâye “birbirini seven ve savunan siyâsîlerin araya çeşitli desise ve entrikaların girmesiyle nasıl birbirlerinden soğuduklarını” anlatır. Böylece mesel, evrensel bir insanî olguyu irdeler: birbirini seven dostlar ve arabozucular.

Demek ki okuyucular bu gerçeği gözden kaçırmamalı, arabozuculara karşı tedbir almalıdır. Aslında Arslan ve Öküz hikâyesi, bir aydının çeşitli meseller ve misâllerle idareciyi etkileme arzusunun dışa vurumundan ibarettir. Abdullah İbnü’l-Mukaffa bir “aydın” olarak “ilgililere” yâni genel kitle yahut (aynı dönemde yaşadığı) Hâlife Mansur veya Ahvaz hâkimi Îsâ b. Ali’ye hikâyeler anlatmaktadır. Eserde Filozof Beydebâ aydını, Debşelim ise güç sahibini temsil eder. Birinci (aydın), ikinciye (hükümdara) Dimne ile Arslan arasında cereyan eden diyalogu aktarmaktadır. Evet, Dimne burada saraya yakın olmak isteyen aydın ve seçkindir; arslan ise erki elinde tutan hükümdardır. Burada, zaman zaman figüranlar çoğalsa da dört temel kahraman vardır:

* Tüm kitabı aktaran dış râvi (Abdullah İbnü’l-Mukaffa yahut İranlı yazar)

* Tüm kitabın yöneldiği dış muhatap (Kitabı okuyan: Hâlife Ebû Cafer el-Mansûr)

* Kitabın çeşitli hikâyelerini anlatan iç râvi (Beydebâ ve tecrübeli hayvanlar)

* Kitabın hikâyelerine muhatap olan iç kahraman (Debşelim veya arslan)

Burada dışarıdan içeriye doğru şöyle bir temsil söz konusudur: Hâlife Ebû Cafer el-Mansûr (750-754) veya amcalarından biri Debşelim, arslan, İbnü’l-Mukaffa, Beydebâ ve Dimne “ancak diliyle mücâdele edebilir” oluşunun yanında kendini “akıllı ve belirli bir görüş sahibi” biri olarak tanıtıyor ve ekliyor:

“… Bir söz ustası edebiyatçı ki bir doğruyu yanlış, bir yanlışı doğru gibi göstermek istese elbet becerir! Tıpkı duvara çeşitli suretler çizen mâhir bir ressam gibi ki bu suretlerin bir kısmı dışarıda gibi görünür ama dışarıya çıkıntılı değildir, bir kısmı da içeride gibi gözükür ama içeride değildir!”

İşte size aydının yahut karşı aydının örneği! Abdullah İbnü’l Mukaffa – ondan önce de Beydebâ – hükümdarı yazarlardan ve diğer filozoflardan sakındırıyor!

Dış râvi, dış muhataptan “bazılarına karşı kulağını tıkamasını ve ambargo koymasını” talep ediyor. Tam bu noktada meseller ve hikâyelerden ibâretmiş gibi gözüken oyun, hiç şakası olmayan bir tahrik silahı hâline geliyor. İfade edilen tüm meseller, iki aşama boyunca Dimne’nin silahı olma fonksiyonunu üstleniyor ama sonuçta onun aleyhine dönüyor. (Hilekâr) Dimne, muhatabı olan arslana, öküz konusunda önce olumlu sonra da olumsuz kararlar aldırabiliyor. Bunu da meseller yoluyla yapıyor. Nihâyet suçlu olduğu anlaşılıp da henüz kesinleşmeden mahkemeye çıkarıldığında dahi kendi korunumu destekleyici meseller bulmakta zorluk çekmiyor. Hâkim bu sıkı savunma karşısında bir şey diyemiyor, onun suçlu olduğunu söyleyemiyor. Kısaca Dimne son noktaya kadar (gerçeği tahrif ederek) söz ve mesel ifade etme ustalığını koruyor. Ancak onun kaderinde ölüm vardır! Nihâyet tanıklar ortaya çıkar, Dimne’nin cürüm işlediği kesinlik kazanır ve işi bitirilir.

Peki râvi (Beydebâ) niçin Dimne’yi öldürüyor? Zirâ Dimne’nin temel problemi bilgisizlik değildir: gâyet mâhir konuşuyor, meseleleri iyi anlıyor ama bilgisiyle hareket etmiyor! Ardı ardına örnekler verirken dâima kendisini muaf tutuyor; sanki o “kurallara uyması gereken kişilerden biri değilmiş gibi” davranıyor. Ölümü hak oluyor böylece. 

(Dürüst ve kanaatkâr) Kelîle’nin durumu nedir? Kelîle temkinlidir, ihtirassızdır, akıllıdır ve olgundur. Daha ilk anda Dimne ona gelerek “Krala yakınlaşmak istediğini” belirtince hemen itiraz eder Kelîle: “Marangozu taklit sevdasıyla başını belaya sokan ve kuyruğunu sıkıştıran maymunu düşün!”der. Sonra Dimne yine eski dostu Kelîle’ye gelir, arslan ile öküzü birbirine düşürmek niyetinde olduğunu söyler.

Bunun üzerine Kelîle derhal Dimne’yi uyarır: “Sakın ha, böyle bir işe girişmeyesin! Abid ile hırsızın hikâyesini [21] duymuşsundur!” der. Kelîle sanki duvara konuşmuştur, Dimne siyâsî ihtirasları sebebiyle gözlerini perdelenmiş bir zavallıdır aslında. Ve kaçınılmaz bir şekilde kendi kuyusunu kendi kazar, o çok sevdiği “meseller”deki söz dinlemez kahramanlar gibi!

Dimne’nin kaderi eserdeki hikâyenin birinci cümlesinde yazılıdır: “Yalancı ve söz taşıyıcıların birbirinden ayırdığı sıkı dostlara dair…” Burada birbirini çok seven sıkı dostlar arslan ile öküzdür. Yalancı ve arabozucu ise Dimne’dir. Hikâye bittiğinde temel amaç şöyle bir cümleyle belirtilir: “İşte bu meseli düşünecek adam iyi bilsin ki yalan dolan ile başkasına zarar vererek öz menfaatini ön plana çıkaran kişi daimâ kendi tuzağına düşer!”

Dimne yargı aşamasında her duruma uygun bir laf bulmuş ve söz ustalığı sâyesinde gerçeği eğip bükmüş ise de ortaya çıkan ve aleyhine tanıklık eden şâhitler sonucu “hilekâr davrandığı, ikiyüzlülük ettiği için” cezasını çeker. Aslında Dimne’yi öldüren de “dostunun intikamı peşindeki arslan” değildir, didaktik bir hedefle yazılan hikâyenin kendisidir ölüm fermanı…

Kelîle ve Dimne kitabı siyâsî edebiyatta meselin ne denli sık işlendiğini gösterdiği gibi okumuşlar kesimine mensup birinin hükümdar (iktidar) karşısında nerede kudretli, nerede âciz olduğunu da anlatır. Lâkin bu bağlamda gerçek de şudur ki: sâdece edebiyat ve yazı ne genel halkın, ne de otorite sahiplerinin hayat tarzlarını değiştirebilir… Edebiyat ve makâlât döktürme işi her ne kadar okumuşun tüm umutlarını bağladığı bir sihirli değnek mesâbesinde ise de uygulama fikri ve eylem olmadıkça tamamen boş bir kuruntu ve tatmin aracı hâline gelmektedir. Masallarda anlatıldığına göre Şehrâzad [22] paçayı kurtarmış, Filozof Beydebâ da dâhiyâne meselleriyle Debşelim’i irşad etmiş olsa da ne geniş çaplı ıslahat hareketlerinin ne de ihtilâllerin sadece edebiyatla gerçekleşmediği de tarihî bir hakikâttir.

İrfan PAKSOY

© 2020. Bu makalenin/yazının içeriğinin telif hakları yazarına ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.

Dipnotlar

* Makâl: söyleyiş tarzı.
[1] Vişnu: Hint mitolojisinde Brahma ve Şiva ile birlikte Hint panteonunun (tanrılar topluluğunun/tapınağının) en önemli üç tanrısından (Trimurti) birisi olup, Prusottama (en yüksek tanrı) lakabıyla bilinip, evrenin koruyucusu kabul edilmektedir.
[2]  Pehlevî dili: Pehlevî Alfabesi, tarihte şimdiki İran sınırları içinde bulunan bölgede kullanılan bir alfabedir. Bu alfabenin kullanımı yaklaşık olarak M.Ö. 2. yüzyıl civarında başlamıştır. Bu alfabenin kullanımına son verilmesi ise İslamiyetin kabul edilmesi ile birlikte olmuştur. Yani 7. yüzyıl civarına kadar kullanılan bir alfabedir.
[3]  Fabl: hayvanlara, efsânevî yaratıklara, bitkilere, cansız objelere ya da doğa güçlerine insana ait özelliklerin verilmesi ile bir ahlâkî ders vermeyi amaçlayan manzum öyküdür.
[4] İran hükümdarlarına kisrâ denir.
[5] Nuşirevan: İran’daki Sasanî İmpatartorluğunun hükümdarlarından olup, asıl ismi Hüsrev’dir. 531-539 yılları arasında Sasanî tahtında hükümdar olarak bulunmuştur. Adil ve kudretli bir hükümdardır. Döneminde Sasanî İmparatorluğu kudertli bir dönem yaşamıştır. Hükümdarlığı döneminde Kelile ve Dimne hikâyelerini (külliyesini) Hindistan’dan İran’a getirterek Pehlevî diline çevirtir. Otoritelerce Sasanî İmparatorluğunun en büyük hükümdarı olarak görülür.
[6]  Firdevsi ( ? – 1020): Samanoğulları ve Gazneliler dönemlerinde İran edebiyatının önde gelen Fars şairidir. Eski İran tarihine büyük ilgi duyan Firdevsî, Pehlevî dilinde yazılmış eserleri okuyabilmek için Zerdüşt rahiplerden veya babasından Pehlevice öğrenmiştir. Arapçası da şiir yazacak kadar iyiydi.
[7] Şehnâme: Firdevsi’nin eski İran efsâneleri üzerine kurulu manzum destanıdır. İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir. 977 ila 1010 arasında yazılmıştır. 60.000 beyit civarında hacime sahiptir. Tek şair tarafından yazılan en uzun epik şiirlerdendir.
[8] Hikmet: Gizli sebep, bilinmeyen neden.
[9] Abdullah İbnü’l-Mukaffa (724-759): Kelîle ve Dimne kitabının bugünlere ulaşmasını sağlayan yazardır. Hatta ona, bu kitabın yeniden doğmasını sağlayan kişi de denebilir. İyi bir Arapça eğitimi görerek yüksek seviyede siyâsî yazışmalarda görev alan Abdullah İbnü’l-Mukaffa Arap, Fars, Yunan ve Hint kültürlerine âşinâ olmuş, Emevilerin son döneminde Irak divanlarında çalışmıştır. Kaynaklarda geçtiğine göre cömert, nüktedan, vefakâr ve azla yetinen bir şahsiyetti. Onu hiç sevmeyenler dahi bu niteliklere sahip olduğunu reddetmemektedir. Bu arada onun alay etmeyi seven ve zaman zaman hezeyanda da ileri giden bir şahsiyet olduğu da belirtiliyor kaynaklarda. İbnü’l-Mukaffa’nın bahse konu eseri iki defa (Gazneliler döneminin kâtip, yazar ve yüskek bürokratı olan 12. yüzyılda yaşamış) Şirazlı Nasrullah’ın Farsçaya çevirisinden Doğu Türkçesine aktarılmıştır. Kelîle ve Dimne başlangıçta hükümdarların isteği üzerine yazılmıştır. Hikâyenin konusu Beydeba tarafından Hint hükümdarı için on dört vasiyetin açıklanmasıdır. Dolayısıyla eser siyâset öğretimini de üstlenir. Eserin yüzyıllardır değerini koruması insan gerçeğini yakalamasında aranmalıdır. Verilen temel mesaj her canlı kaderine râzı olup bulunduğu bulunduğu sosyal sınıftan hoşnut olmalı, dahası sınıfına layık olması yönündedir. Üst sınıf yâni hükümdarlar ve idareciler için de bu durum geçerlidir. Çin Hükümdarı Hümâyun Fal, Hint Hükümdarı Debşelim ve hayvanların hükümdarı aslan kendi sınıflarının gereklerini yerine getirmek ve kendi bulundukları konuma uygun hareket ederek alt sınıfa örnek olmak zorundadırlar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den La Fontaine’e kadar sayısız kişiye ve esere kaynaklık eden bu eser, konusu ve hikâyeleriyle dünyada âdeta bir “Kelîle ve Dimne Edebiyatı” oluştururken yazmalarındaki minyatürlerle de İslâm minyatür sanatında dikkat çekici bir geleneğin doğmasına yol açmıştır.
[10] Nazım, belli bir ölçü ve kalıp esas alınarak üretilmiş edebî ürünlerdir. Kısaca bütün şiirler ve şiirsel metinlerdir. Hece vezni gibi belli bir kalıp ve ölçü esas alınarak yazılır.
[11] Müfessir: Kuran konusunda yorumbilimci.
[12] Envâr-ı Süheylî: İranlı müfessir, mutasavvıf Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin (ö. 1505), Hüseyin Baykara’nın emirlerinden Şeyh Ahmed Süheylî’nin isteği üzerine aynı adla kaleme aldığı çeviri eserdir. On dört bölümden meydana gelen Envâr-ı Süheylî’nin birçok yazma nüshası vardır.
[13] Eski dünyanın en büyük askerî dehâlarından biri olan Büyük İskender o zamanlar keşfedilen dünyanın neredeyse yarısını ele geçirerek sınırları Makedonya’dan Hindistan’a uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. Suriye, Mısır ve Pers imparatorluğu’nu ele geçirdikten sonra Hindistan’ı zaptetmeyi hedefleyen Büyük İskender M.Ö. 328 yılında Hindistan Seferine başlamıştır. Makedonyalılar için Hindistan’ın çok farklı bir bölge olması nedeniyle bu sefer hem Büyük İskender hem de ordusu için en zor seferlerden biriydi. M.Ö. 327 yılına gelindiğinde savaş başlamış ve ilk olarak Hayber Kalesi ve civarı zapt edilmiş, ardından M.Ö. 326 yılında Pencap bölgesinin racası (hükümdarı) Poros ile zafere sonuçlanan Hydaspes Savaşı yapılmış, bu çetin savaştan sonra Pencap bölgesinin doğusuna varıncaya dek kadar irili ufaklı savaşlar yapılmış ve Makedon İmparatorluğunun sınırlarını Pencap’ın doğusuna kadar genişletmiştir. Büyük İskender bu sefer esnasında Hydaspes Savaşından sonra kendisine itaat eden Poros ile ittifak yapmış ve onu Makedon Krallığının Pencap satraplığına (valiliğine) atamış, ayrıca bölgede de şehirler kurmuştur. Büyük İskender’in bu şehirleri kurmaktak maksadı, bu şehirler vasıtasıyla Yunan kültürünü bu bölgeye aşılamaktı.
[14] Arapça kökenli bir kelime olan nükte, ince anlamlı düşündürücü ve şaka içeren söz demektir.
[15] Alegori: bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için gözönünde canlandırıp dile getirme sanatıdır. Soyut bir düşünceyi hikâye, heykel ya da resimle göstermek, örneğin adâlet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadın heykeli ile anlatılması gibi.
[16] Bu yazının başlığında yazılı olan “Her makamın bir makâli vardır” ifadesi belâğat (retorik) ilmi’nin bilinen bir kuralının muadili gibidir: Kelâm, muktezâ-yı hâle muvafık olmalıdır (Söz, durumun gereğine uygun olmalıdır). Kelâmın (sözün), muktezâ-yı hâle uygun olması, sözün söyleneceği kimsenin, yerin ve ortamın iyi seçilmesiyle ilgili olup söylenmesi gerekenin gerekliliğiyle ilgili değildir, yani söylenmesi gerekli olan, her halûkârda söylenmeli ve fakat kime, nerede ve nasıl söyleneceği iyi hesap edilmelidir. Debşelim, Hükümdara doğru şeyler söylemiş ise de doğru bir şekilde bir söylememiştir.  Oysa doğruların doğru bir şekilde söylenmesi ve usule riâyet edilmesi gerekir. Burada Debşelim doğruları muktezâ-yı hâle ve muhatabının makamının makâline uygun bir tarzda söylememiştir. Debşelim belâgatin (retoriğin) bu önemli kuralına riâyet etmediği için de Hükümdar tarafından hapse atılmıştır.
[17] Fabl: Hayvanlara, efsânevî yaratıklara, bitkilere, cansız objelere ya da doğa güçlerine insana ait özelliklerin verilmesiyle bir ahlâkî ders vermeyi amaçlayan manzum öykülerdir.
[18] Avam: Halktan ilmi ve irfanı kıt olan kimseler, sıradan insanlar.
[19] Eski zamanlarda Hint ve Çin diyarlarında hüküm süren Şehriyar ve Şahzaman adlı iki kardeş hükümdar, hanımları tarafından aldatılmak felâketine uğramışlar. Bu olayların etkisiyle Şehriyar, kendi ülkesinde, her gün bir kızla evlenip ertesi gün onu idam ettirir olmuş; bu yüzden vezirin güzel, bilgili ve akıllı kızı Şehrâzat, hükümdarla evlenip ya bu uğurda yaşamını yitirmeye ya da kurtulup ülkenin tüm kadınlarını da bu belâdan kurtarmaya karar vermiş; bin güçlükle babasını da iknâ etmiş. O gece gerdeğe girmeden önce, hükümdardan son dilek olarak kız kardeşi Dünyazat’ı görmek istemiş; Dünyazat da ondan son bir dilekte bulunmuş: “Ne olursun ablacığım, o güzel masallarından birini son defa bana anlat!” diyerek. Şehrâzat da Hükümdardan izin aldıktan sonra, ilginç ve merak uyandıran bir masal anlatmaya başlamış ve şafak sökerken “Gündüz masal anlatılmaz” diye en heyecanlı yerinde kesmiş masalını. Ne var ki Dünyazat kadar, Hükümdar Şehriyar da meraklanarak masalın sonunu getirmek üzere onun canını bağışlamış. Böylece büyü bozulunca, her gece birbirinden güzel masalları birbirine ekleyerek binbir gece masal anlatmış Şehrâzat. Bu arada hükümdarla beraber olmayı da sürdürerek ondan üç çocuk sahibi olmuş. Sonunda masallar bitmiş. Ancak Şehriyar, bu kadar güzel ve akıllı bir eşe kavuşup ondan üç çocuğu da olunca, Şehrâzat’ın canını bağışlamış. Tüm dünyada fikir ve sanat hayatını geniş şekilde etkileyen Binbir Gece Masalları’nın gerçek değeri 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bunları on altı cilt olarak, olduğu gibi, Arapçadan aktaran Dr. Joseph-Charles Mardrus’ün çabalarından sonra ortaya çıkmıştır. Binbir Gece Masalları’nın ana fikri “Kadının Sadâkatsizliği” üzerine kurulmuştur denilebilir. Ancak daha doğru bir tanımlamayla Hükümdar Şehriyar’a ait olması gereken bu teze karşı Şehrâzat, kadının “ana, eş, kızkardeş ve kız çocuk” olarak varlığını yücelten, belki de dünyada ilk ve en önemli feminist görüşü oluşturabilecek bir antitez getirmektedir. Kitap bütünüyle bu iki fikrin geniş bir sentezini yapmakta ve sonunda, Şehrâzat’ın fikrinin üstünlüğünü kanıtlamaktadır. Ancak bu geniş sentez “masal içinde masal” şeklinde labirentlerle dolu bir sisteme oturtulmuştur. Sonunda da bu labirentlerden rahatça kurtulma imkânını sağlayarak.
[20] Didaktik: Öğretici.
[21] Şirazlı Sadi’nin Gülistan isimli eserinde anlatılan bu kıssaya göre: bir âbidin evine hırsız girdiğinde hırsız evde çalacak bir şey bulamaz ve canı sıkılır. Durumu anlayan âbid, hırsızın eli boş dönmesin diye üstünde yattığı kilimi hırsızın geçeceği yola bırakır. İşittiğime göre, hak yoluna erenler düşmanlarını bile incitmemişlerdir. Sen bu makama erişemezsin, nasıl erişirsin ki, dostlarla bile mücâdele ediyorsun. Kalbi temiz olanların dostluğu, yüze karşı da, gıyabta da birdir. Arkadan çekiştirip de, yüz yüze gelince, kul köle olmazlar.
[22] Geçmiş zamanda, bir ülkede Şehriyar adında yaşayan bir sultanın, kadınların sadâkatsizliğinden canı çok yandığından dolayı evlendiği her kadını ertesi gün boğdurmaya yemin eder. Sadece güzel ve akıllı bir kadın olan Şehrazad, Sultan’a her gece bir masal anlatarak canını kurtarır. Sultan her gece sabırsızlıkla bu masalları bekler ve Şehrazad’ı da bir türlü boğduramaz. Böylece bin bir gece geçer ve sonunda Sultan yeminini geri alır. O günden beri de, Şehrazad’ın anlattığı masallar nesilden nesile aktarılır ve yıllar sonra, 1888 yılında taa Rusya’ya, halkın bestecisi Rimsky Korsakov’a kadar ulaşarak, dört bölüm hâlinde muhteşem bir müzik şölenine dönüşür.

Kaynaklar

-, Binbir Gece Masalları, (Çev.: Alim Şerif Onaran), Asa Yayınları, İstanbul 1992.
-, “Bir Abidle Hırsızın Hikâyesi”, http:// dtarihi.com/gulistan-bir-abidle-hirsizin-hikayesi/, Erişim Tarihi: 17.09. 2018.
– , “Pehlevi Alfâbesi”, https:// www. alfabesi.com/pehlevi-alfabe-si/, Erişim Tarihi: 16.02.2019.
Beydebâ – İbn’ü Mukaffa, Kelîle ve Dimne, (Çeviri – İnceleme: Said Aykut), 2. Baskı, Şule Yayınları, İstanbul 2003.
Cündioğlu, Cundioğlu; “Çıktım Erik Dalına Anda Yedim Üzümü”, http://ducanecundioglu simurggrubu. blogspot. com/2013/10/ciktim-erik-dalina -anda-yedim-uzumu.html, Erişim Tarihi: 10.02.2019.
Dokumacı, Zeynep; “Beydeba Kimdir?  Beydeba’nın Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri”, https://www.turk edebiyati. org/beydeba/, Erişim Tarihi: 17.09.2018.
Gönenç, Ethem; “Şehrazad”, Aydınlık, 9.9.2016.
Karaismailoğlu, Adnan; “Kelîle ve Dimne”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 25, İSAM, İstanbul, 2002.
Karaismailoğlu, Adnan; “Hüseyin Vâiz-i Kâşifi”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 19, İSAM, İstanbul 1999.
Orak, Kadriye Yılmaz ve Berköz, Mahmut; “Kelîle ve Dimne Tercümeleri ve Eğitimdeki Rolü”, Türkiye Mecmuası, Cilt 23, Güz 2013.
Yılmaz, Cuma Ali; “Büyük İskender Hindistan’da”, The Journal of Academic Social Science Studies, No: 53, Winter II 2016, The Published Date 30.11.2016.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir