Aşk Atından Düştüm, Yâr Geldi Kaldırmaya

Genç kadın bir an için olduğu yerde durdu, gözlerinin Kilisenin loş ışığına alışmasını bekledi. Çocukken gözleri bağlı çok körebe oynamıştı. Güneş ışıklarının raksettiği Armutlu yaylasında az mı at koşturmuştu! Dizinin dibinde uyuttuğu Barbi bebeği dayısı Avrupa’dan getirmişti. Ayrıca akrabalarının Avrupa’dan gelen her şeye neden hayran olduğunu bildiğini sanıyordu: çünkü o, sormuş olsalar, bu ilçeyi ne kadar çok sevdiğini hemen söylerdi.

Heimbach tren istasyonu

Haritalarda bir kuşu andıran, kanat çırpan, göklerde çılgınca uçan şahine benzeyen bu ilçe, neden her zaman halsiz, dolambaçlı, genişleyen ve tekrar daralan bir noktada, belki herkesin unuttuğu bir yerde mahzun bırakılmıştı? Torosların çıplak yamaçlarını örten çam ağaçları neden yaz ve kış yaprağını dökmeden öylece kalmıştı? Bir zamanlar Romalı balıkçıların şarkılar söyleyerek ava çıktığı koca göl niçin kurumuştu? Kibele Ana’nın karşılık bulamadığı aşkın kör ettiği dünya acaba nasıl aydınlanacaktı? Dinlerdeki kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması inancının tersine, mitolojilerde neden kadın erkeğini kendi arayıp buluyordu?

Eifel Göller Bölgesi

Zaman yönünü kaybetmiş gibi dünyanın öteki ucundaki Heimbach‘ın etrafında dönüyor, geçmiş ve gelecek sanki burada barışıyor. Yollar, Eifel‘ın taşkın derelerini birbirine bağlıyor. Avrupa’nın en güzel Sanat Akademisi Heimbach’ı yurt tutmuş; her ırk, her din ve her dilden öğrencilerin yolunu gözlüyor.

4444 nüfuslu kasabanın simgesi bir kedi

Çünkü Heimbach, Eifel’in derelerini Eifel’in gölleriyle birleştiriyor, ama özellikle geceleri burada Samanyolu’nun şavkı karanlık göllere vuruyor ve ormanların derinliğinde, nemli kızılağaç bataklığında, söğütlerin salkımları altında, kayın ağaçlarının uzun gölgesinde kayboluyor gibi görünüyor. Kırlangıçotu ve kadife çiçeği ilkbaharda kırlarda çiçek açar ve yıl içinde dağ bayır sarı ve mor çiçeklerle dolar. Türk zambağı bulmak artık pek zordur. Düz kıyılarda sayısız kuşun üreyebildiği geçilmez sazlıklar vardır. Kim bilir kuruluşunun üzerinden kaç yüzyıl geçti. Ama Heimbach hakkında hiçbir şey kesin değil…

500 yıllıkYAltar

Genç kadın derin bir nefes aldı. Ünlü Altar önündeydi? Oğlunun ardından yas tutan Meryem Ana ile birden göz göze geldi. Kendini tutamadı. Babasının öldüğü ve koşup annesine sımsıkı sarıldığı acı günü hatırladı. Salgından bu yana ilk kez toplanan heyet yöneticiler ve hekimlerden oluşuyordu. Halen sokağa çıkması yasak olan yaşlı din adamlarının, Corona yasaklarını tartışmak için, yarın burada gizli bir toplantı yapacakları tüm ilçede konuşuluyordu. “Eifel, güzel bir avlanma alanı, ne yazık ki orada insanlar yaşıyor” dermiş Kayzer II.Wilhelm.

Yaşlı insanlar Corona’ya rağmen kiliseye geliyorlar

Kuzeyde Aachen, güneyde Trier ve doğuda Köln ile sınırları bulunan Batı Almanya’daki bir göller bölgesinden bahsediyordu kral. Batıda Belçika’da boy atan Arden dağları yer alıyordu. Köln’e uzanan tarihi Roma yolu buradan geçiyordu. Romalı askerler muhtemelen Hıristiyanlık inancını yöreye getiren ilk kişilerdi. Ancak Hıristiyanlık 7. yüzyıla kadar Eifel’de tam anlamıyla yerleşmedi. Dağlık alanda yaşayan halk ‘pagan’ inançlarına içten bağlı kaldı. Heimbach, Mariawald Manastırı‘na çok yakın bir ilçe. 500 yıllık Altar 1804’de laiklik yasası gereği kapatılan manastırdan Heimbach kilisesine (St.Clemens) ayinler ile getirilmiş. Her yıl 50-60 bin kişi çevre illerden ziyarete geliyormuş. Çoğu yalınayak huzura çıkıyormuş…

St. Clemens Kilisesi

İnsan sadece bildiği hayatı yaşar, der annem. Çünkü insanın kendi hayatı dışında başka seçeneği yoktur. Gün doğacaktır elbet, gün batacaktır. Zaman ölecek ama bahar yine gelecektir. Kapımızı erken çalan mevsimin tadını çıkardık, gezindik ve dere kenarında şarkılar söyledik bugün. Mayıs’ın ilk günü için olağandışı sıcaktan dolayı gümüş kaplarımızı buzlu limonata ile doldurduk. On sekiz yaşında görünen genç kızın tezahüratıyla birlikte delikanlının yere koyduğu deri topun çalılar arasında nasıl yittiğini bizden başka kimse görmedi. Genç kızın ayağı, ağaç gölgesi altındaki ıslak çimden, başka biri topu aramaya koyulmadan, kaydı. Düşerken güldü ya da gülerken düştü. Başka bir dünyaya adım atmış gibi, yorgun böceklerin hafif uğultusu dışında etrafı aniden sessizleşiverdi. Güneşin çabasıyla cildinin ne kadar çabuk yandığını hissettiğinde şaşırdı. Yine de elbisesiyle aynı kumaştan, adeta şeffaf tülden yapılmış olan şalını ak göğsünün üzerine çekti; elbise tamamen beyaz, kısa kollu, geniş bir dekolte ve göğsünün altında sadece mavi bir ipek kurdele ile kuşanmıştı. Ne oluyor dememe fırsat bırakmadan genç kadın hemen genç kızın yanına koştu. İlkin bir peri masalı kahramanı olduğunu düşündüm, ama yüzünde bu hayatın nabzı atıyordu. Havanın boğucu etkisi içinde, genç kızın etrafını sarmış, onu adlandırmak için başka bir sözcük bulamamıştık…

Her âşığım diyen âşık olamaz; zira aşk sıradan bir his değildir.

Eğer bir sır ifşa edilirse, olayın içindeki kişi ormanın karanlık gölgesinde kaybolur, der babam. Onu izlerken bizi aklından silen, gizemli kelimeyi bize sessizce mırıldanan ve başucunda soluk alıp veren sanki biz değiliz. Bir peri, her zaman peridir. Dün, bugün ve yarın. Hiç çekinmeyiz bu gerçeği söylemekten ve hayal gücümüzün varlığa dokunmasına benzer şekilde kanayan yaramıza da dokunuruz. Peri nedir öyleyse? Bu kelime bizi nereye götürür? Kesin olarak bildiğimizi sanıyoruz ve durup bir an düşünsek hakkında hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz. Peki, siz, daha fazlasını biliyor musunuz? Bu kelime eski devirlerde asker veya doktor gibi bir meslek miydi? Bilemeyiz. Eski devirlerde her şey peri masalı ya da hiçbir şeydi. Şimdi perinin kim ve ne olduğunu dillendirmiyor olsak bile, korkunç masalları büyük bir ciddiyet içinde okurken çocukların gözlerinden fışkıran ürkek heyecanı duyuyoruz. Bir peri, bir kale ve bir dere. Ve hepsini bir anda konuşmak için başka bir sözcük gerekli olacak, yanlış ama yanlış olamayacak kadar gerçek. Uyanırsa kız, ilk sorum, bu hayat bizi nereye götürecek olacak.

Heimbach’da bir bahar sabahı

Fakat hayat, genç kızı o boğucu ilkbahar gününde, alıp serin bir alacakaranlığa sürükledi ve çalıların dibinde çürüyen yeşil yaprakların acı kokusu burnumuza çaldı. Topu aramaya başladım ve hemen buldum; yaşlı bir meşe ağacının gövdesi üzerinde parıldayan, yarı boğumlu köklere hapsolmuş, yarısı eğrelti otlarıyla örtüktü. Eğilip ona ulaşmak üzereyken, aniden gövdenin gölgesinden iri yapılı bir genç belirdi, önümde duran topa bakıyordu ve tutumunun yanlış olduğunu çabuk kavradı. Birden kız arkadaşının uzandığı çayıra doğru yöneldi. Şaşkın Peri, başının altına çantasını koyan genç kadına kim olduğunu sordu. Sesi bir memleket havası dinler gibi hiç yabancı gelmemişti. Sezgilerine güvenerek bir tahmin yürüttü. Ama ağzını açar açmaz, duyduklarından derin bir endişeye kapıldı, çok az bastırılan ve geri çekilen bir çığlık attı. En sonunda Peri’nin ağzından çok yavaş, çok derin bir ah çıktı. Delikanlı kibar bir şekilde her gün kullandığı bir isimle genç kızı çağırdı..

Bir kale, bir dere ve bir peri

Bir Alman şair, yolu Heimbach’a düşmeyen Eifel’ı gördüm, demesin, der. Burada yalnızca sanat, müzik ve edebiyat konuşuluyor. Bu son gelişimde kavradım. Heimbach’da hiçbir şey kesinlikle zamanın içinde değil. Orada 2020 yılında genişleyen, hızlanan ve durdurulamaz zamanı yeniden keşfettik. Her sabah penceremizi 3 dakika açmak zorunda kaldık. Bir iş günü beş kişiyle evde işler nasıl yürür tecrübe ettik. 14 gün karantina nedir ve 10 dakikadan uzun her temasın tehlikeli olduğunu öğrendik. Bizi ileri taşıması gereken zaman, artık gelecekten bugüne ve bugünden geçmişe uzanan bir yolculuk oldu; dolayısıyla şimdinin hiçbir uzantısı kalmadı. Ve bu zaman ırmakları bir gün mazi denizine akacak ve gerçek hayat unutulacaktır. İnsanlar yalnızca tarihte yaşayacaktır. Kim bilir?

19.yy.sonlarında şairlerin buluştuğu ev şimdi otel

Her hikâyenin elbette kendi hikâyesi olur.

Ve her hikâye başlamadan çok önce başlamıştır. Mekânlar, insanlarla tam olarak aynı duyguları uyandırır, bir manzaraya eski bir dost gibi güvenirsiniz, ilk kez gördüğünüz bir yüz sizi ya sever ya da sevmez. Bazı yerlerde duyduğumuz güvensizlik ve korku, yüzü asık bir fizikî yakınlık olarak algılanır. Şimdi hatırlıyorum, sevmeyi ilk sen öğretmiştin bana. Sen teninde, ben ruhumda hissetmiştim sızıyı. Anılar gençliği yıllarla ölçemez ve bu yüzden ilerde yetişkinler olarak delikanlılık çağının ne zaman bittiğini asla bilemeyiz. Yeraltından akan coşkun bir ırmaktır gençlik çünkü.

Kayzer’in, Napolyon Savaşları’nda ölen Alman askerlerini anmak için ‘Ölüler Günü’nü zorla kutlattığı 1816, yalnızca soğuk değil, aynı zamanda tatsız tuzsuz bir yıldı, çünkü önceki sonbaharda Java’da harekete geçen Tambora yanardağı bağrından milyonlarca ton külü gökyüzüne püskürmüştü. O yıl göklerin yüzü kara bir peçe ile örtüldü. Çiftçileri sadece kötü hasat ve don vurmadı, Ağustos ayında bile kar yağmıştı ve bir başka genç kız daha üşümüştü, kendisi ile aynı isme sahipti ve o yaz, Lord Byron‘ın Cenevre Gölü kıyısında tuttuğu görkemli villada Marry Shelley ilk romanını yazacak ama kadın olduğu için kendi ismiyle yayınlatamayacaktı.

Şairlerin hayalini kurduğu bir santral. Şimdi bir Gençlik Kültür Merkezi

Aynı yıl Heimbach’a yolu düşen Alman şairler de tekne sürmek ve yaz partisi kutlamak yerine, sürekli yağan yağmur yüzünden evlerinde kaldılar, yeni keşfettikleri ‘sekülarizm’ olgusunu tartıştılar ve ‘muasır medeniyet’ bağlamında 1900 yılından itibaren bölgede yapımına başlanacak baraj, santral ve tren yolunun hayalini kurdular. Bu değişim bir “Batılılaşma İhaneti” değildi, Paris’teki yenilikler İngiliz ve Alman aydınları aynı ölçüde etkiliyordu. Rus, Japon ve Türk aydınları da bu gelişmeye kayıtsız kalamazdı. Karşılıklı etkileşim “çağdaşlaşmak” olarak tanımladığımız yeni bir medeniyete doğru yol almaktı. Batı coğrafyası 19. yüzyıl başlarında Napolyon savaşlarıyla bu süreci yaşadı.

Her bahar çevre köylerden yüzlerce insan Altar’ı ziyarete gelip hacı oluyor.(2019)

Evet, kadim insanlar olağandışı hadiselerde ilahi günah belirtileri görürlerdi. Dünya büyüktü ve anlayamadığımız her şey dünyanın henüz anlaşılmamış bir parçasıydı. Doğanın özünde her bir yaşamın ayrı yeri vardı. Dışarıda zaman durmaz, hızlı akardı. Daha önce korkulan ve peri masallarının anlattığı devler ve cüceler ve her türden canavar batıl inançtan başka bir şey değildi ve bilimin, ilerleyişi sırasında doğa olayı için bir izahat bulacağına kesin gözüyle bakarlardı. Günün birinde aşkın sırrına vakıf olacaklarını sanıyorlardı…

Heimbach Sanat Akademisi’nin kapıları her millete açık/Corona günlerinde sanatçılar boş durmuyor. Mekânları güzelleştiriyorlar.

Uzak İngiltere’de henüz bir çocuk olan Darwin, kurnaz tavus kuşları ile karşılaşınca böyle bir olayı hemen çözecektir: Uzun tüyler tavus kuşunun düşmanlarından kaçmasını zorlaştırsa da genlerinin hayatta kalması için iyi bir avantajdır, çünkü daha güzel, daha büyük, daha renkli, daha simetrik olan kuyruk tüyleri, bir dişinin onu seçme şansını o denli artırmaktadır. Ve en güzel tavus kuşunun seçiminde daha güzel tavus kuşları doğmaktadır. Böylece göze çarpmayan tavuslar, güzel buldukları bir şeyin evrimini yönlendirirler. Yani hayatta hiçbir şey yasa değildir ama her şey aslında bir karardır. Eğer bu düşünce o yıllar geçerli olsaydı, eminim Marry bundan çok hoşlanırdı. Çünkü güzellik, sevginin ayakta kalma mücadelesine, aşkın ölüm ilanına karşı en kutsal itirazdır.

Güzel Miriam ayılmak için yüzünü yıkadı. Dere kenarındaki banka oturdu. Genç kadın buz gibi limonata ikram etti. O sadece sustu. Biz yandaki banka geçtik. Aachen Teknik Üniversitesi’nde okuyan delikanlı Manastır ziyaretine geldiğimizi öğrenince çok şaşırdı. Sevgilisinin Müslüman olduğunu ağzından kaçırdı. Sanırım Miriam bu itirafa çok kızdı. Dinler arası kavgada ‘tınısız’ olduğumu hatırlattım. Umursamaz bir tavırla suskunluğu devam etti. Aşķı kader ilan eden Nietzsche‘nin “Neşeli Bilim” kitabını yerden alıp çantasına koydu. Hayatı olduğu gibi kabul etmiş belli ki…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir