Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Çocukluğumdan beri söylenenlerden çok susulanlara, olaylardan çok geride bıraktıkları izlere ilgi duydum. Yazmaya, anlatmak için değil, anlamadığım şeylerin çevresinde dolaşabilmek için başladım.
Bazı duyguların adı yoktu; bazı sessizlikler ise sözcüklerden daha yüksek sesle konuşuyordu. Ben de o adsız bölgeye kulak verdim. Zamanla fark ettim ki metin dediğimiz şey, yazarın kurduğu bir yapıdan çok, yazarın içinde yavaş yavaş çözülen bir düğümdür.
Her öykü, benden eksilen bir parçanın izini sürerken oluştu. Bu yüzden yazmak benim için bir üretim değil, uzun bir dinleme eylemidir. İnsan kendini en çok konuşurken değil, cümlesinin kıyısında durup sustuğunda ele verir.
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Sanırım bütün metinlerim tek bir sorunun farklı yankılarından ibaret: “İnsan, kendine ne kadar yaklaşabilir?” Çünkü insan çoğu zaman başkalarına değil, kendi kurduğu anlatıya yabancılaşır. Bellek bizi korurken de yanıltır; kimlik bizi tanımlarken de sınırlar.
Yazdığım karakterlerin çoğu birini, bir şehri ya da bir geçmişi değil; kendi içlerindeki görünmez boşluğu kovalar. Kimlik, hafıza, suçluluk, yabancılaşma ve yalnızlık gibi temalar da bu sorunun çevresinde dolaşır. Benim kişilerim bir çıkış yolu aramaz, kendi içlerindeki labirentin biçimini anlamaya çalışırlar. Yazmayı sürdürmemin nedeni de budur. Bir cevaba ulaşmak değil; her cevabın içinde saklanan yeni sessizliği duymak.
Edebiyatın hakikati, bana kalırsa, ışığın altında değil, gölgenin sabırla beklediği yerde başlar. Oraya vardığınızda artık yalnızca hikâyeyi değil, hikâyeyi kuran suskunluğu da işitirsiniz. Bu suskunluk, yazının en eski ve en güvenilir anlatıcısıdır.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Baran ARSLAN
- Adana’da doğdu.
- Felsefe eğitiminin ardından yüksek lisansını Çukurova Üniversitesi’nde tamamladı.
- Çağdaş Türk Edebiyatında öykü ve roman türlerinde eserler veren bir yazardır.
- Anlatılarında bellek, kimlik, yalnızlık ve insanın iç dünyasındaki çatışmaları odağına alırken; psikolojik derinlikli felsefi sorgulamaları iç içe geçirir.
- Dilinde sade ama katmanlı bir anlatımı benimseyen Arslan, karakterlerinin iç yolculukları üzerinden bireyin varoluşsal arayışını görünür kılmayı amaçlar.
- “Fotoğraf Hırsızı”, “Zamana Yazgı” ve “Ekmek Arası Lagos” adlı yapıtlarında hafıza, yabancılaşma, kimlik ve insanın içsel çatışmalarını özgün bir anlatımla ele almıştır.
- Psikolojik çözümlemeleri ve felsefi alt metinleri öne çıkaran yazı anlayışıyla, bireyin görünmeyen yönlerini edebiyatın imkânlarıyla araştırmayı sürdürmektedir.

İçten kozmoza. İnsan gerçekten kendine ne kadar yaklaşabilir?
Teşekkürler Muaz Ergü.