İlahiyat Bezeli Müziğin Yirminci Yüzyıldaki Temsilcisi: Ralph Vaughan Williams

İspanya ve Portekiz’in boşluklarını doldurarak sömürgecilikte Hollanda ile ilerleyen İngiltere’yi sözü edilen ülkelerden, sömürgeciliğe kültürü zerk etmesi ayırmıştır.

Sözü, İngiltere’nin kültürel sömürgecilikle imtihanından açanın aklına ister istemez, yaşayıp yaşamadığı her daim tartışılan William Shakespeare’in dışında; Rudyard Kipling ve Edward Morgan Forster gelecektir.

12 Ekim 1872 tarihinde, din görevlisi bir babanın oğlu olarak  İngiltere’nin Gloucestershire bölgesindeki Cotswold ilçesinde orta büyüklükte bir köy olan Ampney’de dünyaya gelen Ralph Vaughan Williams, kültürü sömürgecilikten olabildiğince uzak bir yerde konumlandırmakla kalmayıp, sadece İngiltere’nin değil, Büyük Britanya’nın folklorunun arkeolojisine girişen bir kompozitör olarak dikkatleri üzerine çekmiştir.

Müzikle organik bağı olan teyzesinin dizinin dibinde, piyano ve armoni tedrisatından geçen Williams, kraliyete bağlı, Royal Collage of Music’te, Jerusalem (Kudüs) adlı eseri, kendisinden daha çok bilinen, İngiltere’nin Klasik Batı Müziği’ndeki mihmandarı olarak kabul gören Hubert Perry ile onun kadar önemli Charles Villers Stanford’dan ders almış, Cambridge’teki Trinity Collage’da da koral müzik kompozitörü Charles Wood’un yanında  teorik dağarcığını  genişletmiştir.

Soluğu 1897’de Berlin’de alarak orada, romantik eğilimli çağdaş klasik batı müziği kompozitörü Max Bruch ve Bolero başta olmak üzere birçok kalıcı esere imza atan Maurice Ravel’in Paris’te öğrencileri arasındaki yerini alan Williams, bir taraftan da  folklorda  ilerleme ve derinleşme çalışmalarını hızlandırmıştır.

Folklor bağlamlı araştırmalarını, nefes alıp verdiği dönemle sınırlandırmayarak Rönesans Dönemi’ndeki İngiltere Müziği’ne direksiyon kıran, bu arada, The Engilsh Hymnal (İngiliz İlahi Kitabı)ı redakte eden Williams, kendisini İç Güzelliğin Kâşifi olarak tanıtan Ralph Waldo Emerson’ın model aldığı Walt Vhitman’ın dizelerinden beslendiği A Sea Symphony (Bir Deniz Senfonisi)yi notaya alarak, nitelik düzeyi yüksek şiirin kapısını aşındırmıştır.

Hüznün Kompozitörü olarak anılan Edward Elgar ve ona ders veren öğretmenlerinden etkiler aldığını gizlemediği A Sea Symphony’den sonra, yıllar öncesinin TRT’sinde yayımlanan Bir Roman, Bir Hikâye adlı programın açılış müziği olarak da kullanılan Fantasia on a Theme by Thomas Tallis (Thomas Tallis’in Bir Temi Üzerine Fantezi)yi gün yüzüne çıkaran Williams, çalışmalarını Rönesans Dönemi’nde çoğaltan Thomas Tallis’in ruhunu  şenlendirerek hangi yoldan ilerleyeceğini gözler önüne sermiştir.

Askerlik görevini, Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa’ya giderek üstlenen Williams; Nurullah Ataç, Tahsin Yücel gibi imzaların gayretiyle Türkçeyi, bir nehir gibi yavaş yavaş akarak konuşan Andre Gide’in kalburüstü eserlerinden La Symphonie Pastorale (Pastoral Senfoni)nin tasarımına adını yazdırmış ve böylece sadece militarizme hizmet etmediğini göstermiştir.

A Silent War Requiem (Sözsüz Savaş Requiemi) adı da yakıştırılan La Symphonie Pastorale’i dinleyicisi ile buluşturan, cepheden dönünce, sıralarından geçtiği okulda öğretmenlik perdesini aralayan, Buhurîzâde Mustafa Itrî ile aynı dönemde ilahiyat ilhamlı müziğe eğilen Johann Sebastian Bach’ın eserlerinin ölümsüzlüğünün altını çizmek için kurulan London Bach Choir (Londra Bach Korosu)ı yöneten Williams, The Shepherds of the Delactable (Güzel Dağların Çobanları) başlıklı operasını tamamlamış, yedi yıl sonra da Shakespeare’in komediye göz kırpan eseri The Merry Wives of Windsor (Windsor’un Şen Kadınları)dan hareketle kaleme alınan Sir John in Love (Sir Jhon’un Aşkı)isimli oyuna nota nakışlamıştır.

Job (Eyüp) adını verdiği bale müziğinde Eyüp Peygamber ile Şeytan’ı ön plana çıkararak empresyonist hatta ilerleyen, Michael Powell’ın; Rodney Ackland ile Emeric Pressburger’in yazdıkları senaryodan yola çıkarak çektiği ve kameranın önünde; Leslie Howard, Laurence Olivier’i buluşturduğu 1941 yılına kayıtlı 49 th Parallel (49. Paralel)e müzikleriyle katkı sunmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri’nde The Invaders (İstilacılar)adıyla gösterilen, İkinci Dünya Savaşı’na odaklanan ve savaş henüz sona ermemişken çekilen bu sinema filminde ismiyle arzıendam eyleyen Williams, Charles Frend’in yönettiği, Walter Meade, Ivor Montagu ve Mary Hayley Bell’in senaryosunu yazdıkları ve başrollerini  John Mills ile Barry Letts’in paylaştıkları Scott of Antarctics (Antarktika’nın Scott’u)in müziklerini hazırlasa da endüstrinin nesnesi olmayı kabullenmeyeceğini özellikle vurgulamıştır.

Ölümünden önce, İngiltere’nin muhalif vaizlerinden John Bunyan’ın Türkçeye Hac Yolunda ya da Çarmıh Yolcusu isimleri verilerek çevrilen  The Pilgrim’s Progress’in librettosunu yazan Ralph Vaughan Williams’ın Bach’ı başköşeye oturtan teoloji bezeli hayatına bakarak aşağıdaki soruyu  yöneltmek gerekir:

Bach ile Itrî, Kalan Müzik’ten 2013 yılında çıkan; Çağ Erçağ, Ertan Tekin ve Murat Aydemir’in hazırladıkları önemli bir albümde buluşturulmuşken; Itrî, Hammâmizâde İsmâil Dede Efendi ve onun, ondan hem daha gelenekçi ve bir o kadar da yenilikçi öğrencisi Zekâi Dede Efendi gibi kıymetliler niçin sadece dini günlerde hatırlanır ve sonrasında unutulur; ayrıca, sözü. çağdaş olsun olmasın, Klasik Batı Müziğinden açan niçin ondaki din etkisini görmez de onu ilericiliğin aracı olarak kullanır ve bu arada Osmanlı Musikisi’ne Gerici yaftasını yapıştırır; trajikomik duruma düşmek için mi?

Soruya, diğer yazılarda, taşı gediğine oturtan cevaplar verilecektir.   

Mehmet Akif Ertaş

One Comment

  1. Ayşe Turkay Yiğit Reply

    Yine kalıpların dışından bakan bir yazı. Müstefit olduk. Kaleminize sağlık hocam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir