İslamcılığın Arketipi: II. Abdülhamid

Türkiye’deki İslamcı çevrelerin II. Abdülhamid ile kurdukları duygusal, siyasi ve kültürel bağ, sadece tarihsel bir ilgi değildir. Bu bağ çoğu zaman kimlik inşası, siyasi meşruiyet üretimi ve tarihsel anlatı kurma amacıyla kurulmuştur.

İslamcı çevrelerde II. Abdülhamid genellikle İslam dünyasını koruyan lider, Batı emperyalizmine karşı direnen hükümdar, Halifelik makamını güçlendiren padişah ve Haksız yere tahttan indirilen “mazlum lider” olarak anlatılır. O Kızıl sultan değil, ulu hakandır. Bu anlatının merkezinde özellikle tahttan indiriliş vardır.

Bilindiği üzere 31 Mart Vakası sonrası II. Abdülhamid tahttan indirildi. Bunu gerçekleştiren siyasi güç İttihat ve Terakki Cemiyetiydi. İslamcı anlatıda bu olay Abdülhamid dış güçlerin oyunu ile devrildi şeklinde sunulur. Çünkü bu anlatıya göre İttihatçılar Batıcı ve mason elitlerdir. Bu olay aynı zamanda İslam dünyasının zayıflatılması olarak yorumlanır.

Özetle bu anlatı duygusal bir mağduriyet hafızası üretmek üzere kurgulanmıştır. Ulu Hakan Abdülhamid söyleminin temel amacı budur. Bu ifade özellikle muhafazakâr yazarlar tarafından yaygınlaştırılmıştır. Necip Fazıl Kısakürek’in yazdığı “Ulu Hakan Abdülhamid Han” isimli kitabı Abdülhamid imajını modern İslamcı düşüncede yeniden inşa etmiştir.

İslamcıların Abdülhamid’e yönelmesinin en önemli sebeplerinden biri onun liderlik modelidir. II. Abdülhamid yönetimi güçlü merkezi otoriteye dayanan, sınırlı ve sembolik bir meclis, halk ve bürokrasi üzerinde sıkı devlet kontrolü, sansür ve istihbarat sistemine dayanan monarşik, otokratik ve despotik bir anlayıştır. Buna rağmen İslamcı çevreler onu diktatör olarak değil, devleti kurtaran ulu lider olarak lanse ederler.  

Tabi bu yaklaşımın da kendince sebepleri ve amaçları vardır. Bilindiği gibi 19. yüzyılda Osmanlı ciddi krizler yaşıyordu. 93 Harbi, Balkan isyanları, Avrupa baskısı ve ekonomik krizler peş peşe imparatorluğu bunalıma sürüklemişti. Bu yüzden Abdülhamid’in otoriter yönetimi “zorunlu devlet refleksi” olarak yorumlanarak modern İslamcı söylemde bu model aracılığıyla “Güçlü lider = devleti ve ümmeti koruyan lider” fikri savunulur. Yani Abdülhamid imajı işlevseldir. Bu nedenle muhafazakâr çevreler günümüz siyasetiyle Abdülhamid arasında paralellikler kurar.

İslamcı kültürel dünyada Abdülhamid bir kahraman figürüne dönüştürülür. Bu durum özellikle romanlarda, dizilerde, tarih kitaplarında ve popüler kültürde görülür. Örneğin Payitaht: Abdülhamid dizisinde Abdülhamid sürekli komplolarla mücadele eden lider, Siyonizmle mücadele eden padişah ve İngiliz ve Avrupa oyunlarını bozan stratejist deha olarak anlatılır. Dizinin ana düşmanlarından biri Theodor Herzl’dir. Gerçek tarihte Herzl ile Abdülhamid arasında Filistin konusunda görüşmeler olmuştu. Popüler anlatıda bu olay “Abdülhamid Filistin’i satmadı” sloganına dönüşmüştür.

Abdülhamid döneminin en önemli ideolojik yönlerinden biri de Panislamizm politikasıdır. Bu politika Müslümanları halife etrafında toplamak, İngiliz ve Rus sömürgesindeki Müslümanları etkilemek ve Osmanlı’nın meşruiyetini güçlendirmek için uygulanıyordu. Modern İslamcı hareketler bu politikayı İslam birliği idealinin tarihsel örneği olarak görür. Halbuki bununla uzaktan yakından alakası yoktur. İslamcılık sadece halifeliğin siyasi gücünü kullanarak o günkü devlet menfaatlerini korumaya çalışmaktan ibarettir. Yani islam bir amaç değiş, işlevsel bir araçtır.

Abdülhamid imgesi Türkiye’de çoğu zaman Cumhuriyet eleştirisinin bir parçası haline de gelir. Çünkü Abdülhamid’i tahttan indiren siyasi süreç İttihat ve Terakki ile ardından gelen modernleşme hareketleri nihayetinde Cumhuriyet rejimi ile ilişkilendirilir. Bu nedenle İslamcı çevrelerde Abdülhamid eşittir İslamcı devlet, İttihatçılar eşittir Batıcı elit ve Cumhuriyet eşittir seküler kopuş olarak sunulur. Bu anlatı tarihsel olarak çok daha karmaşık olsa da Abdulhamid burada siyasi sembol olarak kullanılır. Halbuki modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik, kurumsal ve güvenlik aygıtı bazında, derin devlet temelinde her şeyi Abdulhamid döneminde inşa edilmiş ve sonraki dönemlere taşınmıştır. Abdulhamid, İttihatçılar ve Kemalistler aynı sürecin parçalarıdır. Hepsi de modernitenin ürünleri ve aracılarıdır.

Ama mesele hiçbir zaman gerçek tarih değildir. Mesele her zaman tarih üzerinden bugüne dair meşruiyet kalıpları devşirmektir. Abdülhamid anlatısının birkaç önemli işlevi vardır. Bu Abdulhamid anlatısının temel amacı tarihsel meşruiyet üretmektir. İslamcı hareketler kendi fikirlerinin Osmanlı’da kökü olduğunu göstermek ister. Abdülhamid bu kök için ideal figürdür. İkinci amacı kimlik üretmektir. Türkiye’de üç ana tarih anlatısı vardır. Kemalist anlatı, Osmanlıcı anlatı ve İslamcı anlatı. Abdülhamid figürü İslamcı anlatının merkezindedir.

Abdulhamid anlatısının temel amaçlarından biri de mağduriyet hafızası oluşturmaktır. Abdülhamid’in devrilmesi “Müslüman liderlerin sürekli komplolarla devrildiği” anlatısını destekler ve bu yüzden de muhalefete karşı yapılacak her tür baskı ve hukuksuzluk bu mağduriyetin önüne geçmek içindir. Aksi halde şahlanış tekrar akamete uğrayacaktır.

Abdulhamid anlatısı güçlü lider modelini de meşrulaştırır. Abdülhamid örneği “zor zamanlarda güçlü ve merkezi liderlik gerekir” düşüncesine meşruiyet kazandırır. Zor zamanlar ise asla bitmez ve hep güçlü, hukuksuz ve sınırsız yetki sahibi bir liderlik gerekir.

Buraya kadar imajın yükünü ve menzilini dile getirdik. Şimdi tarihsel gerçekliğe geçebiliriz. Modern tarih araştırmaları Abdülhamid döneminin hem olumlu hem de sorunlu yönleri olduğunu gösterir. Olumlu yönler eğitim reformları, Hicaz demiryolları ve merkezi ulus devlet inşasıdır. Sorunlu yönler ise ağır sansür uygulamaları, muhalefetin bastırılması, ifade özgürlüğünü yok eden baskıcı rejim ve tam bir istihbarat devleti inşa etmiş olmasıdır. Bu ikinci kısımdaki sorunlu eğilimler maalesef Türkiye devletinin de temel karakterini oluşturan uygulamalardır. Bu yüzden Abdülhamid kahraman olmaktan daha çok despotluğa daha yakındır.

Özetle Türkiye İslamcılarının Abdülhamid ile kurduğu bağ duygusal anlamda mazlum halife, siyasi anlamda güçlü lider modeli, kültürel anlamda kahraman sultan ve ideolojik olarak da İslam birliğinin sembolü olmasıdır. Bu anlatıların hepsi de tarihsel gerçeklikten uzak imaj çalışmalarıdır. Bu çalışmanın da bir tarihi vardır tabi ki!

Türkiye’de II. Abdülhamid imajının zaman içinde radikal biçimde değişmesi, aslında Türkiye’nin ideolojik ve siyasi dönüşümlerinin aynasıdır. Aynı kişi bir dönemde “Kızıl Sultan”, başka bir dönemde “Ulu Hakan” olarak anlatılmıştır. Bu değişimin arkasında üç büyük dönem vardır.

Abdülhamid’in “Kızıl Sultan” olduğu dönem 1908–1950 yılları arasıdır. Bu dönemde II. Abdülhamid’e yönelik sert eleştiriler ilk olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onların etkilediği aydınlar tarafından ortaya kondu. 1908’de Jön Türk Devrimi gerçekleşti ve meşrutiyet yeniden ilan edildi. İttihatçılar Abdülhamid’i despot, baskıcı, özgürlük düşmanı ve ilerlemenin önündeki engel olarak tanımlıyorlardı. Bu dönemde ona verilen en ünlü lakap “Kızıl Sultan” dı. Bu lakap özellikle Avrupa basınında ve muhalif Osmanlı aydınlarında yaygındı. Bu imajın oluşmasında önemli olaylardan biri Hamidiye Katliamlarıdır. Avrupa kamuoyu Abdülhamid’i bu olayların sorumlusu olarak görüyor ve ona kan akıtan anlamında Kızıl Sultan diyordu.

Cumhuriyet döneminde bu anlatı devam etti. Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet elitleri Osmanlı’nın son dönemini gerileme ve çöküş dönemi olarak anlatıyordu. Bu anlatıda Abdülhamid gerici, modernleşmeye karşı ve baskıcı bir figür olarak gösterildi. Okul kitaplarında ve resmi tarih anlatısında uzun süre Osmanlı’yı geri bırakan şeyin Abdülhamid istibdadı olduğu fikri vardı. Bu yüzden Cumhuriyet’in erken döneminde Abdülhamid’e karşı soğuk hatta olumsuz bir yaklaşım vardı.

II. Abdülhamid’in yeniden keşfedildiği 1950–1980 yıllarından itibaren İslamcı ve muhafazakâr iktidarlarla beraber Kızıl Sultan imajı geri plana atıldı. 1950’lerden sonra Türkiye’de siyaset değişti. Çok partili hayatın başlamasıyla birlikte muhafazakâr, dindar ve Osmanlı’ya daha olumlu bakan siyasi ve kültürel çevreler güç kazandı. Bu dönemde Abdülhamid imajını değiştiren en önemli kişi Necip Fazıl Kısakürek oldu. Onun yazdığı “Ulu Hakan Abdülhamid Han” kitabı büyük etki yarattı. Bu kitapta Abdülhamid büyük devlet adamı, İslam dünyasının lideri ve batı komplolarına direnen ulu hakan ve padişah olarak anlatıldı. Bu anlatı Cumhuriyet’in resmi tarihine alternatif bir tarih sundu.

İki binli yıllar ve sonrasının AKP döneminde Abdülhamid figürü yeniden popüler hale geldi. Bunun sebepleri arasında Osmanlı mirasına ilginin artması ve Türkiye’de tarihsel kimlik tartışmaları yoğunlaşması, İslamcı ve muhafazakâr kültürel üretim dediğimiz romanlar, diziler ve filmlerin üretilmesi sayılabilir. En popüler örneklerden biri Payitaht: Abdülhamid olan dizide Abdülhamid küresel komplolarla mücadele eden Siyonizm ve emperyalizme karşı direnen stratejik bir lider olarak anlatılır. Abdülhamid Theodor Herzl’in oyunlarına direnir ve Filistin’i satmayı reddeder.

Bugün Abdülhamid sadece tarihsel bir figür değildir. Aynı zamanda siyasi semboldür. Bu sembol birkaç mesaj üretir.

  • Güçlü lider ideali çerçevesinde Abdülhamid merkezi otoritenin sembolüdür.
  • Batı’ya karşı direnişin kalesi olan Abdulhamid politikaları anti-emperyalist bir duruş olarak anlatılır.
  • İslam dünyasının birliğini sağlamaya çalışan Abdulhamid Halifelik üzerinden ümmet liderliği fikrini de temsil eder.

Abdülhamid aslında iki farklı tarih anlatısının kesişiminde durur. Bir anlatıya göre özgürlükleri kısıtlayan bir despot, diğer anlatıya göre devleti ayakta tutan stratejik bir liderdir. Gerçekte ise Abdülhamid sadece modernleşme ile otoriterlik arasında kalmış, reform ile baskı arasında sıkışmış ve günü kurtarmaya dayanan karmaşık bir yönetim yürütmüştür. Abdülhamid’e dair anlatıların ve imajların değişimi sadece Türkiye’deki ideolojik mücadelelerin tarih üzerinden yürütülmesinin tarihidir. Başka hiçbir anlamı yoktur.

Modern İslamcı çevrelerde II. Abdülhamid hakkında anlatılan hikâyelerin bir kısmı tarihsel gerçeklere dayanır, bir kısmı ise abartı, ideolojik yorum veya efsaneleştirme içerir. Bu durum sadece Abdülhamid’e özgü değildir; hemen her ülkede güçlü tarihsel figürler zamanla mitolojik kahramanlara dönüşebilir.

Abdulhamid anlatısında gerçeklere dayanan en önemli şey Panislamizm politikasıdır. Abdülhamid döneminde gerçekten uygulanan en önemli stratejilerden biridir. Panislamizm’in amacı Osmanlı dışındaki Müslümanları halifelik etrafında toplamak, İngiliz ve Rus sömürgelerindeki Müslümanları etkilemek ve Osmanlı’nın uluslararası gücünü artırmaktı.

Ama Abdülhamid sadece dini politikalar yürütmedi; aynı zamanda modern devlet kurumlarını da geliştirdi. Yeni okullar açtı, demiryolları yaptı, telgraf ağı kurdu ve bürokratik reformlar yaptı.

Abdülhamid Avrupa güçleri arasında da denge politikası yürüttü. Başlıca güçler olan Birleşik Krallık, Rusya ve Almanya arasındaki mücadelede özellikle Almanya ile yakınlaşma bu dönemde yaşandı. Bunlar halk arasında “pinti Abdül” olarak anılan sultanın olumlu ve gerçek yönleriydi.

Abdulhamid ile ilgili abartılan veya tek taraflı anlatılan konular da vardır. Mesela Filistin meselesi. Popüler anlatıda Abdülhamid Filistin’i Yahudilere satmayı kesin biçimde reddeden kahraman olarak anlatılır. Theodor Herzl Osmanlı’dan Filistin’de Yahudi yerleşimi için izin ister ve Abdülhamid bu talebi kabul etmez. Bu doğru ancak popüler anlatının aksine Osmanlı zaten bölgede sınırlı Yahudi göçüne izin veriyordu. Filistin’de Yahudi nüfus Abdülhamid döneminde de iyice arttı. Yani durum tamamen siyah-beyaz değildi.

Abdülhamid’in yalnız kahraman olduğu iddiası da popüler kültürde tek başına dünyaya karşı savaşan lider ve sürekli komploları bozan stratejist olarak anlatılır. Bu anlatı özellikle Payitaht: Abdülhamid gibi yapımlarda güçlüdür. Gerçekte ise Osmanlı yönetimi çok karmaşık bir bürokrasi tarafından yürütülüyordu. Yani bütün kararlar tek kişinin stratejik zekâsıyla açıklanamaz.

Üçüncü olarak mit haline gelmiş anlatılar vardır. Bazı iddialar tarihsel araştırmalarda ciddi destek bulmaz. Çünkü hepsi martavaldır. Osmanlı’nın çöküşünü tamamen dış güçler yaptı gibi. Bazı anlatılarda Osmanlı’nın çöküşü tamamen dış komplolarla açıklanır. Örneğin masonlar, Avrupa devletleri ve Siyonistler koca imparatorluğu yıktı denir. Elbette dış baskılar vardı. Ancak şu faktörleri de vurgulamak gerekir. Ekonomik kriz, milliyetçilik hareketleri, bürokratik sorunlar ve askeri gerileme. Bu yüzden çöküş tek bir komployla açıklanamaz.

Abdülhamid tamamen özgürlük düşmanıydı demek de bu tür bir mitti. Cumhuriyet’in erken dönem anlatısında Abdülhamid tamamen gerici, modernleşmeye karşı ve baskıcıydı. Oysa gerçek daha karmaşıktır. Abdülhamid hem modern okullar açtı hem bürokrasiyi geliştirdi hem de basına ağır sansür uyguladı ve muhalefeti bastırdı.

Şu hâlde Abdülhamid tartışması sadece tarih tartışması değildir. Bu tartışma üç farklı Türkiye vizyonunun çatışmasıdır. Seküler Modernist vizyon Abdülhamid’i gerilemenin sembolü olarak görür. Muhafazakâr Osmanlıcı vizyon Abdülhamid’i büyük devlet adamı olarak görür. Akademik tarih yaklaşımı ise daha dengeli bir tablo çizer. Sonuç olarak Abdülhamid imajı üç farklı şekilde kullanılır.

  • Kahraman lider (İslamcı anlatı)
  • Despot padişah (erken Cumhuriyet anlatısı)
  • Karmaşık tarihsel figür (modern tarih araştırmaları)

Gerçeklik ise genellikle bu anlatıların arasında bir yerde durur. Gerçeklik her zaman sislidir, her zaman buğulu bir aynada görünür. Bu yüzden ona nüfuz etmek zor ve meşakkatli olduğu, hem de getirisi olmadığı için herkes kendi, gerçekliğini icat edip dayatmayı daha faydalı ve kolay bulur.

Haliyle Türkiye’de II. Abdülhamid ile günümüz siyasetindeki bazı liderler arasında paralellik kurulmasının nedeni sadece tarih merakı değildir. Bu paralellikler çoğu zaman siyasi sembol üretme, liderlik modeli oluşturma ve ideolojik anlatı kurma amacı taşır. Bu nedenle Abdülhamid, modern siyasette tarihsel bir referans figür haline gelmiştir.

Modern Türkiye’de Abdülhamid ile en sık kıyaslanan lider Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Bu paralellik özellikle muhafazakâr ve İslamcı çevrelerde sık görülür. Onlara göre Abdülhamid de Erdoğan da güçlü yürütme gücü kullanan liderlerdir. Abdülhamid merkezi otoriteyi güçlendirdi ve meclisi uzun süre kapattı. Erdoğan ise başkanlık sistemine geçti ve yürütme yetkilerini artırarak meclisi ve tüm kurumları emir eri haline getirdi. Aslında askıya almakla varmış gibi göstermek arasında pek bir fark da yoktur. Sadece görüntü farkı vardır. Bu durum bazı çevrelerde “devleti toparlayan güçlü lider” benzetmesini doğurmuştur.

Abdülhamid anlatısında sık kullanılan dış güçler teması Avrupa devletlerinin Osmanlı’yı yıkmak için komplolar kurduğuna işaret eder. Benzer şekilde Erdoğan siyasetinde de zaman zaman dış müdahaleler, uluslararası komplolar ve Türkiye’yi zayıflatma girişimleri söylemi önemli bir yer tutar. Bu yüzden bazı siyasi anlatılar şu paralelliği kurar: Abdülhamid nasıl dış güçlerle mücadele ettiyse Erdoğan da ediyor.

Abdülhamid halifelik makamını siyasi bir araç olarak kullandı. Bu politika Panislamizm olarak bilinir. Erdoğan döneminde de dini sembollerin kamusal alanda daha görünür olması ve Osmanlı mirasına yapılan vurgu bu benzetmeleri güçlendirmiştir.

Bu paralelliklerin yayılmasında medya çok etkili olmuştur. Özellikle Payitaht: Abdülhamid dizisi Abdülhamid’i küresel komplolara karşı savaşan bir lider olarak tasvir ederek, dizide sıkça görülen gizli örgütler, dış güçler, ekonomik saldırılar ve diplomatik entrikalar temalarıyla bu imajı güçlendirmiştir. Bu anlatı izleyiciler tarafından günümüz siyasetiyle ilişkilendirilir ve Erdoğan siyasetine giydirilir. Amaç da zaten budur.

İlginç bir şekilde Abdülhamid benzetmesi sadece destekçiler tarafından yapılmaz. Muhalif çevreler de benzer bir paralellik kurar, fakat olumsuz anlamda. Onlara göre benzerlikler otoriter yönetim, basın üzerindeki baskı ve güçlü istihbarat ve güvenlik aygıtıdır. Bu yüzden bazı muhalif yorumlarda Erdoğan için “modern Abdülhamid” ifadesi kullanılır. Ancak burada amaç övgü değil eleştiridir.

Siyasette bu tür benzetmeler çok yaygındır. Bunun amacı siyasi meşruiyet üretmektir. Bir lider geçmişteki güçlü bir figürle ilişkilendirildiğinde şu mesaj verilir: Bu lider tarihsel bir geleneğin devamıdır. Tarihsel benzetmeler karmaşık politik süreçleri hikâyeleştirir. Örneğin Abdülhamid imparatorluğu savunan lider ise, modern lider de ülkeyi savunan liderdir. Bu tür hikâyelerin seçmenler için anlaşılması kolaydır. Türkiye’de tarih aynı zamanda kimlik tartışmasının parçasıdır zaten. Herkesin kendisine göre bir tarihi vardır. Her cemaatin, tarikatın ve partinin kendi tarih anlatısı vardır. Ülkede gerçek tarihçilik hiç olmadığı ve sürekli bastırıldığı için ortalık bu tür ideolojik kimlik anlatısı olan tarihlerle doludur. Bazı kesimler için Osmanlı mirası gurur kaynağıdır. Bazı kesimler için ise otoriter geçmişin sembolüdür. Abdülhamid bu iki kimlik anlatısının tam ortasında durur.

Abdulhamid İslamcı olarak sunulur ve anlatılır ama II. Abdülhamid dönemini anlamanın en ilginç yönlerinden biri de ona karşı en güçlü muhalefeti yapanların önemli bir kısmının batıcı ateistler değil, aksine dindar Müslüman aydınlar, ulema ve İslamcı düşünürler olmasıdır. Aynı şey Erdoğan içinde geçerli midir diye araştırmak ilginç olabilirdi. Bu durum günümüzdeki popüler anlatıyla biraz çelişir. Çünkü modern anlatılarda Abdülhamid’e muhalefet edenler, çoğu zaman sadece “Batıcı elitler” gibi sunulur. Oysa tarihsel tablo her zaman ki gibi daha karmaşıktır.

Dindar Müslümanların Abdülhamid’e muhalefet etme nedenleri arasında en başta geleni Meşrutiyet meselesidir. Abdülhamid 1876’da anayasayı ilan etti. Kanun-i Esasi ilan edildi ve meclis açıldı. Ancak 1878’de 93 Harbi sonrasında meclisi kapattı ve uzun süre tek merkezli bir yönetim kurdu. Birçok dindar aydın buna karşı çıktı çünkü onlar meşrutiyetin İslam’a uygun olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre İslam’da istişare (şura) vardır ve yönetim tek kişinin keyfine bırakılamaz. Bu yüzden meşrutiyet onlar için Batı taklidi değil, İslami bir ilke sayılıyordu.

İkinci sebep istibdat eleştirisidir. Abdülhamid yönetimine muhalifler şu kavramı istibdat (despotluk) kavramını kullanıyorlardı. Onlara göre sorun sansür, sürgünler, siyasi baskı ve hafiyelik sistemiydi. Bu yüzden Abdülhamid eleştirisi sadece Batıcı çevrelerden değil, İslami adalet anlayışıyla düşünen kişilerden de geldi.

II. Abdülhamid’e muhalif dindar Müslüman aydınlar bu argümanlar çerçevesinde ona muhalefet ediyorlardı. Onun İslamcılık politikası onları pek ikna etmiyordu.

Namık Kemal, Osmanlı’nın en ünlü aydınlarından biriydi. Dindar bir Müslüman, Osmanlıcı düşünce yapısına sahip ve büyük bir meşrutiyet savunucusuydu. Namık Kemal’e göre meclis yönetimi, özgür basın ve hukuk devleti İslam’a aykırı değil, aksine adaletin gereğiydi.

Mehmet Âkif Ersoy, Türkiye’nin milli marşının yazarıdır. Akif çok dindar bir Müslümandı ve İslamcı düşüncenin önemli isimlerindendi. Abdülhamid yönetimine yönelik eleştirileri özellikle baskıcı yönetimi ve fikir özgürlüğünün kısıtlanması konularını içeriyordu. Ancak daha sonra İttihatçılara da mesafeli kalmış Kemalistlere de yaranamamıştır.

Said Halim Paşa Osmanlı’nın önemli İslamcı düşünürlerinden biriydi. Savunduğu fikir İslam toplumunun yeniden güçlenmesi için siyasi reform, özgür düşünce ve güçlü kurumların gerekliliği esası üzerine şekilleniyordu. Haliyle Abdülhamid’e düşmandı.

Musa Kazım Efendi Osmanlı şeyhülislamlarından biriydi. İslam hukukuna dayanarak meşrutiyet yönetimini savunan ulema arasındaydı. Haliyle Abdülhamid’e mesafeli ve eleştireldi.

İsmail Hakkı İzmirli, İslam düşüncesini modern dünyayla uzlaştırmaya çalışan âlimlerden biriydi. O da meşrutiyet fikrine olumlu yaklaşan din âlimleri arasındaydı ve Abdülhamid’e karşıydı.

Abdülhamid’e karşı olan muhalefet hareketinin önemli bir kısmı Jön Türkler olarak bilinir. Bu hareket içinde seküler Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar bir aradaydı. Sonradan bu hareketten İttihat ve Terakki Cemiyeti doğdu. Yani Abdülhamid’e muhalefet tek ideolojili bir hareket değildi.

İslamcı muhalefetin temel fikri İslam toplumunun gerilemesinin nedeni olarak dini değil, yanlış yönetim ve geri kalmış kurumları görmesiydi. Onlara göre çözüm eğitim reformu, özgür düşünce ve meşrutiyetin ilanı idi. Bu yüzden Abdülhamid’e karşı çıkmaları İslam’a karşı oldukları anlamına gelmiyordu.

İlginç olan ise bugün bazı İslamcı anlatılarda Abdülhamid eleştirisinin dine karşı bir hareket gibi gösterilmesidir. Oysa gerçek tarihte birçok İslamcı düşünür, birçok alim ve birçok dindar aydın Abdülhamid yönetimini eleştirmiştir. Bu da Osmanlı entelektüel dünyasının çok daha çoğulcu ve tartışmalı olduğunu gösterir. Özetle Abdülhamid’e muhalefet eden dindar Müslümanlar arasında Namık Kemal, Mehmet Âkif Ersoy, Said Halim Paşa, Musa Kazım Efendi ve İsmail Hakkı İzmirli vardı. Bu kişiler Abdülhamid’e dinsizlik nedeniyle değil, çoğunlukla istibdat yönetimi, meclisin kapatılması ve özgürlüklerin kısıtlanması gibi nedenlerle muhalefet ettiler. Yani II. Abdülhamid ile İttihat ve Terakki arasındaki mücadele aslında ideolojik değil daha çok hangi devlet modelinin kurulacağı kavgasıydı.

II. Abdülhamid ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasındaki mücadele çoğu zaman “İslamcılar ve Batıcılar” gibi basit bir ideolojik çatışma olarak anlatılır. Ancak bu kavga daha çok devletin nasıl yönetileceği konusundaki bir model kavgasıydı. Yani tartışma temelde şu soruya dayanıyordu: Osmanlı Devleti nasıl kurtarılabilir ve nasıl yönetilmelidir? Bu soruya verilen farklı cevaplar iki farklı devlet modelini ortaya çıkardı.

Abdülhamid’in temel amacı imparatorluğu mümkün olduğunca uzun süre ayakta tutmaktı. Onun kurduğu sistem güçlü bir merkezi monarşiydi. Sultan devletin gerçek merkezi olup, bürokrasi doğrudan saraya bağlıydı. Sınırlı siyasi katılımı esas alıyordu. Meclis 1876’da açılmıştı ancak 1878’de kapatılmıştı. Abdülhamid’e göre çok fazla siyasi tartışma devletin parçalanmasını hızlandırabilirdi. Panislamizm politikasıyla da İmparatorluk içindeki birçok etnik grubun özellikle Balkanlar’da milliyetçilik hareketlerinin hızla yayılmasını önlemek ve dengelemek istiyordu. Bu nedenle Abdülhamid Panislamizm’i kullanarak Müslümanları halife etrafında birleştirmek ve bu şekilde imparatorluğu ayakta tutmak istiyordu.

İttihat ve Terakki’nin devlet modeli ise tamamen farklıydı. İttihat ve Terakki kadroları farklı düşünüyordu. Onlara göre Osmanlı’nın gerilemesinin nedeni modern kurumların eksikliği, siyasi katılımın olmaması ve bürokrasinin verimsizliğiydi. Bu yüzden savundukları model anayasal yönetimdi. Yani meclis açılmalı, tüm etnik gruplar mecliste temsil edilmeli, siyasi partiler ile herkes yönetime dahil edilmeli ve anayasa bu yönetim tarzının meşruiyet belgesi olmalıydı. Bu yüzden 1908’de Jön Türk Devrimi ile meşrutiyet yeniden ilan edildi. Modern ulus devlet fikri de ittihatçıların bu yaklaşımını tamamlayan bir diğer fikri unsurdu. İttihatçıların bir kısmı zamanla Osmanlının çok uluslu yapısını kaybettiğini görünce bu fikre yönelmişti. Bu nedenle yeni bir siyasi kimlik oluşturmak gerekiyordu. Bu süreçte Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi fikirler tartışıldı. Sonunda özellikle Balkan Savaşlarından sonra Türkçülük güç kazandı.

Ancak ironik şekilde 1908’de meşrutiyeti getiren İttihatçılar başlangıçta özgürlükçü bir hareket gibi görünüyorken birkaç yıl sonra onlar da giderek otoriterleşti. Özellikle Babıali Baskını sonrasında İttihat ve Terakki neredeyse tek parti yönetimi kurdu. Abdülhamid’i despotlukla suçlayan hareket sonunda kendisi de otoriterleşti.

Abdülhamid ve İttihatçılar hakkındaki tartışmalar aslında çoğu zaman bugünün siyasi tartışmalarının tarih üzerinden yapılmasıdır. Abdülhamid ile İttihat ve Terakki arasındaki mücadele din ve laiklik kavgası değil, daha çok imparatorluğu kurtarmak için hangi devlet modelinin uygulanacağı tartışmasıydı. İkisi de hüsranla sonuçlandı. Çünkü her şeyin bir zamanı vardır. Zaman dolunca ne yapsanız boş, zamanı gelmeyince de ne kadar isteseniz beyhudedir. Zamanın ruhu her şeyi belirleyen temel unsurdur ve zamanın ruhunu bilmeyen kimsenin ilmine de güven olmaz.

Modern Türkiye devletinin kurumsal temelleri büyük ölçüde Tanzimat döneminde atılmış, II. Abdülhamid döneminde ise bu kurumlar merkezileştirilmiş ve genişletilmiştir. Yani mesele “Tanzimat mı Abdülhamid mi?” değil; daha doğru ifadeyle Tanzimat kurdu, Abdülhamid güçlendirdi ve yaygınlaştırdı meselesidir. Ama Abdülhamid’in yönetim tarzı Tanzimat’ın ruhuna tamamen aykırıdır. Biçim benzese de mantalite despotik değil, özgürlükçü olmalıydı. Modern Türkiye devletinin kökeni kurumsal olarak Tanzimat’ta, idari güç olarak Abdülhamid döneminde, siyasi kimlik olarak ise İttihatçı dönemde şekillenmiştir denilebilir. Ama ruhunu daha çok Abdülhamid’in güvenlikçi mantığından ve ittihatçıların derin devlet anlayışından alır. Yani modern Türkiye Tanzimat’tan daha çok Abdülhamid’e ve İttihatçılara benzer. Aslında bugün İslamcıların Erdoğan ve Abdulhamid arasında benzerlik ve imaj köprüleri kurmasının sebebi de budur.

Erdoğan’ın liderlik tarzı ve söyleminin bazı yönleri Abdülhamid’e benzetilir. Ancak devlet sistemi ve modern siyaset içindeki rolü bakımından Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sistemi içinde hareket eder. Yani Erdoğan’ı tamamen Abdülhamid’e benzetmek tarihsel olarak fazla basitleştirici olur. O aslında zihin olarak Atatürk’e daha yakın durur. Özellikle hükümet etme şekli çok benzerdir.

Türkiye’de Abdülhamid ve Atatürk çoğu zaman “iki zıt kutup” gibi sunuluyor, oysa tarihsel olarak epey benzer yönleri vardır. Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk ile II. Abdülhamid’in “tam zıt kutuplar” gibi sunulması büyük ölçüde 20. yüzyılda oluşmuş siyasi anlatıların sonucudur. Tarihsel gerçeklik ise her zamanki gibi daha karmaşıktır. Keskin biçimde söylersek Türkiye’de Abdülhamid ve Atatürk karşıtlığı büyük ölçüde siyasi kimlik üretmek için kurulmuş bir tarih anlatısından ibarettir.

Şöyle ki; Cumhuriyet kurulduğunda yeni rejim kendini meşrulaştırmak zorundaydı. Bunun için eski rejimle güçlü bir karşıtlık kurulması gerekiyordu. Bunun için yeni rejimin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk eski düzenin sembollerinden biri olarak da II. Abdülhamid gösterildi. Cumhuriyetin erken dönem tarih anlatısına göre Abdulhamid eski düzeni, Atatürk yeni düzeni, Abdulhamid istibdatı ve gericiliği Atatürk özgürlüğü ve ilerlemeyi temsil ediyordu. Bu anlatı özellikle okul kitapları ve resmi tarih üzerinden yayıldı. Fakat Abdülhamid eleştirisi Cumhuriyet’le başlamamıştı. Onu en sert eleştiren hareket İttihat ve Terakki Cemiyetiydi. 1908’de gerçekleşen Jön Türk Devrimi Abdülhamid yönetimine karşı yapılmıştı. Bu dönemde Abdülhamid için kullanılan en ünlü ifade “istibdat” olmuştu. Cumhuriyet kadrolarının çoğu da İttihatçı gelenekten geldiği için bu anlatı devam etti.

Ama tarihsel olarak bakıldığında Abdülhamid ve Atatürk tamamen zıt karakterler değildi. Bazı önemli benzerlikleri vardı. Mesela ikisi de güçlü merkezi otoriteye inanıyordu. Her ikisi de devletin modernleşmesi gerektiğini düşünüyordu. Ve her iki lider de devleti yönetmek için eğitimli bürokratlara dayanıyordu. Abdülhamid halifeliği siyasi araç olarak kullanıp islam birliği fikrini savunsa da Atatürk laik devleti kurmuş ama ironik şekilde dini kurumları yok etmek yerine devlet kontrolüne almıştı. Aslında ikisi de dini işlevsel görüyordu. İkisinin de din pek umurunda değildi. İkisi de sadece devlete inanıyordu. Çünkü ikisi de moderndi.

Abdülhamid ve Atatürk farklı siyasi projelere sahipti ancak bugünkü kadar mutlak karşıt figürler değillerdi. Bugünkü keskin karşıtlık büyük ölçüde 20. yüzyılda oluşmuş ideolojik tarih anlatılarının ürünüdür.

Cumhuriyet iki şeyi aynı anda yaptı; Osmanlı’nın kurumsal mirasını devraldı ve siyasi rejimi radikal biçimde değiştirdi. Yani hem süreklilik hem kopuş vardır. Haliyle şunu diyebiliriz. Cumhuriyet kadroları Osmanlı okullarında yetişti, devlet bürokrasisi Osmanlı’dan devralındı ve eğitim, ulaşım ve yönetim kurumları Osmanlı’dan geldi. Ama aynı zamanda monarşi kaldırıldı, halifelik kaldırıldı ve ulus devlet kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun tamamen zıddı değil; onun son yüzyılda kurduğu modern devlet yapısının yeni bir siyasi rejim altında devamından ibarettir. O yüzden ne Osmanlı rüyaları görmeye ne de batılı modern bir demokrasi düşlemeye cüret etmeyin. İkisinin de zamanı geçti.

Siyasetin gaybından haber vermek kadar, tarihin gaybından da haber etmek beyhude bir çabadır. Adalet ve özgürlük için, hakkın ve hukukun idamesi için çalışmaktan gayrı hepsi boş…

Dosdoğru yol üzerinde yürüyenlere selam olsun…

Reşat CENGİL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir