İşte o haberi aldığım an, tarihi bir anekdot sayfasının kapandığını hissettim. Ülkemizin değerli tarihçisi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın son nefesini verdiği haberiydi bu. Fatih Camii Haziresi’ne defnedilecekti Hoca. Vakur bir kalabalık vardı cenazede; kalabalıkların erdemi burada birleşmişti sanki. Güneş dahi ışınlarını kalabalığa aksettiriyor, poyraz esintisi hafif hafif etrafta kendini hissettiriyor, cami bahçesindeki asırlık çınar ağaçları saygı duruşunda bekliyordu. Fatih Sultan Mehmet’e komşu olma şeref bayrağı ise artık İlber Hoca’daydı.
Büyük insanların cenazeleri de arkada iz bırakan anlarla dolu olur. Çok defa şahit olduğum gibi o gün de buna şahit oldum. Cenaze oldukça kalabalıktı ama sanki kalabalık arttıkça mekân genişliyor gibiydi. Öyle bir ferahlık… Sevenleri, üzülenleri, talebeleri, okuyucuları son bir vefâ görevi için onu uğurlamaya geldiler.
Dua bittiği sırada, yan taraftan bir ses geldi. Bir kadın:
“Artık bu hocanın kitaplarını okuruz,” dedi.
O an İlber Hoca’nın o tatlı, dudaklarına yayılan tebessümü gözümün önündeydi sanki. Hafif ironik haliyle sembolleşmiş “Cahiller!” lafzı da kulaklarımda yankılandı. O an “Klasik Türkiye işte,” cümlesini mırıldandım istemsizce. Çünkü genelde saygın kişiler ve özellikle edebiyat camiasından yazarlar hep vefatından sonra tanınır, okunur. Bu hoş olmayan durum aklıma geldi bu olayla.
Ayakta durdum bayağı bir süre. Ve oturup az da olsa dinlenmek istedim. Boş bank yok tabii ki. Bir bankta bir hanım oturuyordu. Kahverengi şapkasına uyumlu, yine kahve tonunda bir mont giyiyordu. Başımla selam verip yanına oturdum. Öyle samimi, öyle naif bir kişiliği vardı ki göz göze geldiğimiz an anladım; aslında iletişimimiz o ilk bakışla başladı. Bir süre tebessüm etti. Sonra gözlerinin yaşlı olduğunu fark ettim.
“Cenaze için geldiniz sanırım,” diye sorduğumda; “Evet,” dedi. Ve o da bana sordu. Ben de “Evet, cenaze için geldim,” dedim.
Muhabbet kendince aktı gitti. Melahat Hanım, “Dünya hali işte… İnsanlar bir süre burada, sonra yok oluş,” dedi. Ben de ona, “İşte tam burada edebiyat devreye giriyor. Hoca, yazdığı eserlerle yaşamaya devam edecek,” dedim. Bu sözüme hak verdi; gözleri nemlendi ama vücuduna sanki bir direnç geldi. Edebiyatın ve yazının gücünü her lahza hissetmemek mümkün değildi doğrusu.
Bir süre daha öylece konuştuk. İnsanları sevdiğinden, hatta insan sevgisinin onu hayata tutundurduğundan bahsetti. Ancak insanların bazen ne kadar vicdansız olduğunu ve buna üzüldüğünü söyledi. Melahat Hanım, cümlelerce çağın insanlarının hayata bakışını ve duruşunu özetledi. Bir ara, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına rağmen insanların vicdan ve ahlakının İslam’a uymadığından bahis açtı. Ben o sırada, bu çağın maddeye esir olduğunu, kişiliğin ona göre şekillendiğini söyledim ve ekledim: “Halbuki ahlak dindarlıktan önce gelmeliydi,” dediğimde içi bir nebze rahatlamıştı ama elde işlevsel bir sonuç yoktu. Tüm veriler, bazen sadece birer “veri” olarak kalıyordu işte…

Son Yorumlar