İsyankâr Şiir

Meşhur hececi Halit Fikri Efendi o gece masasında uyuyakalmasa bunların hiç biri olmayacaktı. Lâkin adamcağız bütün gün Evkaf Nezareti’ne uğrayan hayırseverlerle birlikte o tarla senin bu tarla benim dolaşmış, hayırlara vesile olmak adına tabiri caizse pestili çıkmıştı. Akşam evine geldiğinde evvela kapı önündeki ayakkabıların nizami dizilip dizilmediğini kontrol etti. Bir sorun yoktu, memnun bir gülümsemeyle içinden, rana, dedi. Kapıdan içeri girerken evdekilere geldiğini haber vermek gayesiyle sesli biçimde öksürdü. Hane halkı içtimaya hazırdı. Şöyle bir göz gezdirip düzenle ilgili sorun olmadığını anlayınca gönül rahatlığıyla sofraya oturdu. Sol tarafta çatal, sağ tarafta bıçak kaşık, Halit Fikri Efendi’yi ziyadesiyle rahatlattı. Yemeğini yedikten sonra çalışma odasına geçti.

Üç aydır aklında zıplayan şiiri tamamlama vakti gelmişti. Halit Fikri Efendi memuriyetten fırsat buldukça sanatla ilgilenen entelektüel bir şahıstı. Masasının üstünde üst üste yığılmış müsveddelere baktı. Şiirin hemen hemen bütün dizeleri hazırdı. Ancak tertip düzen konusunda sıkı takıntısı olan Halit Fikri Efendi, heceleri henüz sayısal bakımdan ayarlayamamıştı. İlk müsveddeyi eline alıp çalışmaya başladı.

“Bir, iki, üç… on bir, pekâlâ,”

İkinci dizeye geçti,

“Bir iki üç… dokuz, hımmm,”

Başını kaşıyarak kâğıdın kenarına on bir virgül dokuz yazdı. Ardından üçüncü satıra baktı,

“Bir, iki, üç… yedi,”

Derin bir nefes alıp suratını astı. Dizeyi tekrar okudu, kelimelerin eş anlamlılarını düşünüp hece sayısını artırmaya gayret etti. Neyse ki bir şeyler uydurdu sonunda, tekrar saydı,

“Bir, iki, üç… on bir, tamamdır,”

Keyfi yerine gelmişti. Son satırı da ayarladıktan sonra bütün dizeyi baştan tekrar hesaplamaya girişti. İlk satıra baktı yine,

“Bir, iki, üç… yedi,”

Durdu, tekrar saydı, yedi! Bu nasıl olurdu, az evvel on birdi. Kâğıdın kenarına aldığı notu okudu: on bir virgül dokuz.

“Allah Allah,” dedi, baştan tekrar saydı. Yok, birinci satır yedi, ikinci beş, üçüncü on iki, dördüncü dokuz! Kalkıp odanın içinde bir tur attı. Pencereden dışarıyı seyretti, sonra tekrar masasına geri döndü. Baştan hesapladı, aynı sonuca ulaştı. Ardından heceleri yine düzene soktu. Lâkin her defasında saydığında aynı şeyle karşılaştı. Yorgundu muhtemelen, başını masaya koyup gözlerini biraz dinlendirmek istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Kâğıt hareketlenmeye başladı. Dizeler artarda ayaklanıp masanın kenarından aşağıya indiler. Oradan da açık pencereye yönelip karanlık sokağa daldılar. Gece boyu dolaştıkları sokakta dizeler bazen tökezleyip düşüyor, arada bir harf mazgaldan içeriye yuvarlanıyor, kafiyeler uyumsuzca salınıyordu. Köşeyi döndüğü esnada bir düdük sesiyle durdu. Dizelerin hepsi iç içe girdi. Tam karşısında iki kişi durmuş sinirli sinirli ona bakıyordu. Bunlar edebiyat zabıtalarıydı. Birisi şiiri ilk harfinden kavrayıp sordu,

“Adın nedir?”

Şiir omuz silkti,

“Henüz karar vermedim,”

Edebiyat zabıtası bir kaşını yukarıya kaldırıp,

“Mesleğin?” dedi,

“Şiir,”

Zabıtalar birbirlerine baktı,

“Ölçün?”

“Ruh halime göre değişir,” dedi şiir.

Zabıtalardan biri,

“Ölçüsüz şiir demek! Tutukluyorum seni!” diye bağırdı. Dizeleri kelepçeleyip sabah mahkemeye çıkarmak üzere edebi bir kodese tıktılar. Şiirin canına minnet, sere serpe yayıldı.

Sabah olunca şiiri, Büyük Şairler Mahkemesi’ne çıkardılar. Salon oldukça kalabalıktı. Bir tarafta koşma grubu dizilmişti, diğer tarafta destan. Mani, ufacık bir yere sıkışmış çaktırmadan uyukluyordu. Derken Ağırbaşlı Gazel Hâkim koltuğuna geçip tokmağını vurdu. Gayet ölçülü bir vuruştu bu. Ardından davudi sesiyle,

“Mahkeme başlasın!” dedi. Görevli kaside uyumlu bir tonla elindekini okumaya başladı,

“Sanık şiir; kafiye düzenini bozmak, heceyi küçümsemek, ölçüsüz davranmak suçlarından yargılanacaktır!”

Herkes susup geriye doğru yaslandı. Arka tarafta mahkemeyi izlemeye gelen serbest şiirlerden bir homurtu yayıldı. Hâkim Ağırbaşlı Gazel tokmağını vurup salonu susturdu, sonra sanık şiire dönüp,

“Hececi değil misin sen?” dedi, Şiir alaycı bir gülümsemeyle,

“Hayır efendim, gececiyim,” dedi. Salondan sesler duyulmaya başladı. Şiirin bu laubali tavrı bir kesimi rahatsız etmişti. Sadece serbest şiir tarafı bu durumdan memnun görünüyordu, içlerinden birisi çiğnediği sakızı balon yapıp patlatınca salonda yankılanan ses Hâkim Gazel’in sinirini bozdu. Dönüp sakız çiğneyen şiire bakarak,

“Ağzındakini çıkar at, yoksa ben seni dışarı atarım!” dedi. Yaramaz şiir kıkırdayarak çöpün yanına gitti, ağzındakini tükürüp burnunu çeke çeke yerine geri oturdu. Hâkim Gazel, sanık şiire tekrar döndü,

“Biliyorsun ölçüsüz olmak büyük suçtur, kendini nasıl savunacaksın, konuş!” dedi. Şiir umursamazca,

“Sayın Ağırbaşlı Gazel Hâkim, ben on bir olmak istemiyorum, araya sıkıştırılan dokuz da derdime çare olmuyor, meşrebimde savrulmak var ne yapayım efendim!” dedi. Koşmalardan birisi ayağa kalktı,

“Hece bizim namusumuzdur!” dedi. Serbest şiir tarafından bir ses yükseldi,

“Bırakın konuşsun çocuk!”

Ardından sanık şiir devam etti,

“Beni kafiyelere zorlayamazsınız, ruhum bu düzene ayak uyduramıyor!”

Destan tarafından biri,

“Asın şu deyyusu!” diye haykırdı. Ardından serbest şiir tarafındaki herkes ayağa kalktı, ellerinde renk renk pankartlar vardı. Bu pankartların birisinde şunlar yazıyordu:

KAHROLSUN ŞİİRİ KAFİYEYE ZORLAYAN ŞAİRLER!

Salonda bir anda bir kıyamet koptu. Dizeler birbirine girmiş, tekme tokat havada savruluyordu. Mani uyukladığı yerden gözlerini hafifçe aralayıp,

“Gözümü kapattım güne

Uyku girmez gözüme

A utanmaz dizeler

Biraz sessiz olun be!” diye mırıldandı.

Hâkim Gazel tekrar tokmağını savurdu. Yerine geçen dizeler iç içe girip karışmış, eski düzenlerinden eser kalmamıştı. Koşmaların içinde serbest dizeler, serbestlerin içinde destanlar dolaşmaktaydı. Hâkim Ağırbaşlı Gazel konuştu,

“Tokmağı vurdum taşa

Koydum elimi başa

A benim dertli başım

Hem ağasın hem paşa,”

Birden susup eliyle ağzını kapattı. Onun içine de bohem bir mani karışmıştı anlaşılan. Salondakiler kahkahalarla gülmeye başladı. Derken şiddetli bir ayak sesi duyuldu. Herkes dönüp kapıya baktı, Halit Fikri efendi elinde ucu sivriltilmiş kalemiyle karşılarında duruyordu. Salona sessizlik çökünce, tık tık tık, diye başka bir ses işittiler. Halit Fikri Bey kafasını sese taraf çevirdiği esnada uykusundan uyandı. Masasında uyuyakalmıştı meğerse. Önünde duran şiire bakıp baştan okudu. Ölçüsüne karışmaktan vazgeçip bir başlık attı:

İSYANKÂR ŞİİR.

Hicret BİRİK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir