Haniflik ya da İslam inancı mı önceler yoksa inkârı mı? İyi bir müslüman olmak inandığınız kadarıyla mı alakalıdır yoksa inkar edebildiğinizle mi?
Bize müslüman olmak için söylememiz gerektiği öğretilen kelime-i tevhit “La ilahe illallah” inanç mottosu mu yoksa inkâr mı? Allah’tan başka bütün ilahları/efendileri/tanrıları reddediyorum, hiçbirinin gücü olduğuna inanmıyorum dediğimde ben bir şeye inanmış mı yoksa bütün toplumca kabul edilmiş bazı kabulleri kesin olarak inkar etmiş mi olurum?
Peki, vitesi biraz daha büyütelim. Allah bize bizi anlatırken inanan insanı mı önemsemiştir yoksa inanmayanı mı? Kur’an’ın kahramanı İbrahim, bir mümin olarak mı öne çıkmıştır yoksa isyankar mı?
İlk insanı düşünelim. Âdem’e yöneltilen bir inanma emri var mıydı? Hayır, yoktu. O zaman bize anlatılan, aktarılan bazı ezberlere karşı hanifçe, durup, İbrahimce düşünmeye başlayalım.
Âdem’e yöneltilen emir neydi? “Sen ve eşin burada dilediğiniz gibi yiyin fakat şu ağaca yaklaşmayın”. Her şey serbest fakat sınırı koru. Haddi aşma.
Aşırı kilolarınızdan rahatsızsanız diyetisyene gidersiniz. Diyetisyen size şunu der. Baklava da yiyebilirsin, muz da elma da ama aşırıya kaçmadan.
Vücudumuz, yani bizim yaratılışımızı bize anlatan en bariz ve göz önündeki delilin işleyiş kuralları bize bazı ayetleri hatırlatır. Bedenimiz sanki bize şöyle seslenir. “Sayın kullanıcı, lütfen haddi aşmayın. Her şeyden yiyin fakat sınırlıca, akıllıca. Aksi takdirde benim dengem bozulur. Obez, şişman, zayıf olurum. Kalbiniz yorulur, karaciğeriniz bozulur, ciğerleriniz pörsür, zihniniz daralır. Sağlıklı olmak istiyorsan beni dengeli kullan.”
Bütün doktorlar, diyetisyenler, psikiyatristler bize aynı şeyi söyler. Sınırını bil ve o sınırı koru. Aşırı beklentiye girersen, incinirsin, ruh sağlığın bozulur, depresyona girersin. Dengeli sev, sınırlarını koru. Kimyacının, biyoloğun, aktivistin dili bu sınırları hatırlatır. Peygamberimizin din telkininde dahi bu sınır bize hatırlatılır.
Sınır, bir inanç ya da inkarı değil, bilgiyi hatırlatır. Sınırımı bilirim ona inanmam. Sınırı geçtiğimde, onu çizen, belirleyen sistem bana uyarı verir. Devletin sınırını aşıyorsam, devlet beni uyarır. Bedenimin sınırlarını aşıyorsam, sinyal gönderir, yoruldun dur, rahatla der. İlişkimde sınırları aşarsam muhatabım beni reddeder, ilişkiden çekilir. Eğer aşmakta ısrar edersem vücudum hastalanır, devlet beni öldürebilir, ilişkim biter. Benim neye inanıp inanmadığım değil, vak’a ve sistem beni yönlendirir. Sistemin dışında bir şeye inanmam sistemi değiştirmez.
Bu yüzden Âdem’e yönelen haddi aşma bir inanç ya da inkar değil bilgi-bilinç emridir. Sana söylüyorum, duy, anla, bil ve uy. Duyma, anlama, bilme ve itaat inançla doğrudan değil dolaylı alakalı olabilir ancak. Bu eylemleri onaylayan, algılayan bilinçtir.
Adem ile bize aktarılan kıssada hikaye kahramanının düştüğü durumun sorumlusu inanç ya da inkar değil akıldır. Kendini kontrol edemeyen, geçmişte kendisine yöneltilen emre itaat etmeyen insan cinsinin temsilcisi konumunda olan Adem, başka herkesin yapacağı gibi dürtülerinin emrine girdiğinde aklını kullanamaz hale gelmiş ve duygularına uymanın sonucu olarak kendini ve eşini bir utancın kucağına atmıştır.
Buradan İbrahim’e gelelim şimdi. İbrahim peygamber zamanında bugün piyasayı işgal eden dinlerin, dinimsilerin hiçbiri yoktu. O zaman din tanrıların, Tanrı adına insanlarla iletişim kurduğu iddia edilen simgesel varlıkların ve onların kontrol edenlerin ihtar ettiği bir organizasyon vardı. Bu organizasyonun sahibi din namına insanlara etki ediyor, “Krala itaat Tanrı’ya itaattir” dedirtiyordu din adamlarına.
Bu durumda şunu anlıyoruz. Adem’in bir inancı yoktu, inanmak zorunda değildi çünkü biliyordu. Çünkü onun temsil ettiği, onun şahsında anlatılan ilk düşünen insan (homo sapiens) ben nereden geldim sorusunu sorduğunda kendinden üstün bir varlığın olması gerektiğini düşünerek ya da hissederek anlamıştı, cevabı bulmuştu. Kuran bu süreci muhataplarının zeka seviyesine uygun olarak hikâyeleştirmiştir. Mesele insanın neyi niye tercih ettiğini delillendirebilecek, akledebilecek seviyeye gelmesidir.
Adem’den sonra gelen peygamberlere bakalım. Nuh peygamberin düştüğü çıkmazı Türk kültürü “Nuh diyor peygamber demiyor” diyerek ifade etmiştir. Nuh’un muhatapları ona inanmamıştır. Diğer peygamberlerin durumu da pek farklı değildir. Musa’nın kavminden yalnız sistemin ezdiği insanlar tabi olmuş, İsa on iki kişiyle son akşam yemeğini yeyip göçmüştür. Peygamberler tarihinin zirvesi bizim peygamberimiz yalnız ölürken ardında bir inanan ordusu bırakmış, o ordunun sahih inancını koruması da çok sürmemiş, insanlar yine eski alışkanlıklarına yeni kılıflar üreterek kabileciliğe, ırkçılığa, güç tapıcılığına yönelmiş, İslam’ın diriltici, sağaltıcı, adalet dağıtan yapısı hz. Ömer’den sonra dağılmış, bir daha da toparlan(a)mamıştır.
Buradan anlamamız gereken ne inanç ne de inkarın yalnız başına bir değerinin olmayacağı, inanç ya da inkarın temelde duygusal tepkiler olduğu, duygusal itkilerin, tepkilerin insana faydadan çok zarar vereceği gerçeğidir. İnanç ve inkar, akılsız işletildiğinde dünya ve ahireti cehenneme çevirir. Akılsız inanan ya da inkar eden kişiler, toplumlar bu kararlarını gerekçelendiremedikleri için bunların aksine iddiaları inkar eder, bunu başaramazlarsa iddia sahibini susturmaya, o da yetmezse onu öldürme- ye çalışır. Mesele inanmak, inkar etmek değil her ne yapılacaksa akılla yapmaktır.
Aklını kullanmayan pisliğe bulanır18 ayeti tam bu gerçeği anlatır. Peygamberimizin muhataplarının tamamı inanan insanlardı. Müşrikler inançlı insanlardır. Allah’a, kadere, bizim gibi olmasa da ahirete inanan, cehenneme gitmemek için efendilerinden şefaat dilenen, efendilerinin rızasını kazanmadan Allah’ın rahmetine erişemeyeceğine inanan saf inananlardı. Eğer inanma kendi başına bir rahmet, kurtuluş olsaydı, Allah’a ve diğer tanrılara inanan putperestlerin dünyası da ahireti de kurtulacaktı. Gerçek tam aksi oldu. Şirk zulme evrildi. Bütün tarih boyunca da zulümler yalnız şirkle ayakta durabildi. Zulme evrilmeyen bir inanç hatası hiçbir zaman cezalandırılmadı. Allah bize yalnız yanlış inandıkları için cezalandırılan hiçbir kavmi anlatmadı. Mesele yalnız inanmak olsaydı, dünyada milyarlarca putperest varken peygamber yalnız zalim müşriklere gelmezdi.
Ahmet BAYRAKTAR
Dipnot
18- Yunus 11/100

Son Yorumlar