İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine mührünü vurmuş bir hareket. Hatta Cumhuriyeti kuran kadrolar da bu hareketin içinden çıkmıştır. Cemiyetin bu önemine rağmen cemiyetle ilgili yorumlar Onu yok saymakla, kutsamak arasında gidip geliyor. Bu kadar önemli olan, çok tartışılan ama çok ta bilinmeyen İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında neler söylersiniz?
İttihat ve Terakki Cemiyeti sorunuzda vurguladığınız gibi hem Osmanlı’nın son dönemine mührünü vurmuş hem de yakın tarihimizin en tartışmalı kurumları arasında yer almıştır. Üzerinden bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen halen bütün sıcaklığıyla konuşuluyor, tartışılıyor. Peki, cemiyet hakkındaki tartışmaları böyle canlı tutan şey neydi? Bu soruya birkaç farklı noktadan cevap verilebilir: Birincisi, İttihat ve Terakki kadroları dünyanın “Hasta Adam” olarak nitelendirdiği Osmanlı’yı ayağa kaldırmak için tarifsiz bir gayret ve mücadele içinde olmuşlardır. İttihatçı kadrolar her defasında bir parçası koparılan imparatorluğun yok oluşunu seyretmek yerine, neredeyse onun her karış toprağında ölümü göze alarak çarpışmışlar ve emperyalistlere bedel ödetmek için cansiperane bir kavganın, gayretin içinde olmuşlardır. Bu gayret çoğu zaman ittihatçıların ruh ve bedenlerinde üç kıtanın harp hatıralarına dönüşmüştür. İkincisi, bir yandan imparatorluğun elde kalan son topraklarını muhafaza etmek için harp meydanlarında düşmanla çarpışırken bir yandan da askeri, iktisadi, siyasi reformları hayata geçirmişlerdir. Bu yönüyle İttihat ve Terakki devleti yeni yüzyıla hazırlayan bir kadro hareketi de olmuştur. Modern Türkiye’nin bugün sahip olduğu meclis, anayasa, milli egemenlik, milli sermaye, vatandaşlık, kanun önünde eşitlik gibi birçok kavram İttihat ve Terakki reformlarının etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bu hareket hem Anadolu topraklarındaki bekamızı sağlamış hem de bu topraklar üzerinde kurulacak devletin modernizasyonunu gerçekleştirecek paradigmayı inşa etmiştir.
Bir zamanlar çağının küresel gücü olan Devlet-i Âli Osman, 19. yüzyıla gelindiğinde siyasi, ekonomik ve askeri yönden iflas etmişti. İmparatorluklar çağının biterek milli devletlerin sahneye çıktığı dönemde Osmanlı zindeliğini yitirmişti. İmparatorluğun toprakları emperyalist güçlerin cirit attığı bir arenaya dönüştü. Deyim yerindeyse büyük imparatorluk dizleri üstüne çökmüş güçsüz, çaresiz bir duruma gelmişti. İttihatçılar bu güçsüz, düşmüş imparatorluğu öncelikle ayakta tutmak ardında ise eski görkemli zamanlarına yeniden ulaştırmak gayesiyle ortaya çıktılar. Bir nevi imparatorluğun son kurşunuydular. Evet, Osmanlı İttihat ve Terakki’nin kollarında can verdi ama bu zamanın ruhunu kaçırmış, yenidünyaya ayak uyduramamış, zamana geç kalmış Osmanlı son büyük direnişlerini, zaferlerini onların gayretiyle kazandı. İttihatçılar en çaresiz zamanlarda emperyalistlere bedel ödetmeyi bildiler. Yenildilerse de vuruşa vuruşa, dövüşe dövüşe yenildiler. Kaçmadılar meydanlardan. Çoğu Osmanlı bürokratı gibi sarayda, mecliste, salonlarda ikbal peşinde koşmadılar.
Kısaca söylemek gerekirse, Altay Cengizer’in de ifade ettiği gibi İttihatçılar emperyalist savaşın ortasında yalnızlığa itilmiş, kendi içinde de birliğini sağlayamamış bir imparatorluğu ayağa kaldırmaya ve dik tutmaya çalışmışlar, pek çok zorluğun üstesinden gelemeseler de bu zorluklar karşısında cesur ve kararlı bir duruş sergileyerek kendilerinden sonra doğacak anti-emperyalist mücadelelerin esin kaynağı olmuşlardır.
İttihat ve Terakki’yi ortaya çıkaran, Onun siyaseti belirleyen bir güç haline gelmesini sağlayan şartlar hakkında neler söylersiniz?
Bu soruya cevap verebilmek Osmanlı’daki reform hareketlerinin başladığı tarihe ve Tanzimat dönemine kadar gitmek gerekir. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi Osmanlı bilhassa 19. yüzyılda güç kaybına uğradı. Toprak kayıpları, siyasal anlamdaki bunalımlar, iç karışıklıklar reform ve yenileşme atılımlarını gerekli kıldı. Bilhassa II. Mahmut’un gayretleriyle merkezileşme çalışmaları hız kazandı. Reformlar Tanzimat’la birlikte artarak devam etti. Bâb-ı Âli’de sivil bürokrasi önem kazandı. Bu sivil bürokrasi zamanla yönetime hâkim olmaya başladı. Ali ve Fuat Paşa gibi Tanzimat paşalarının batıcı, seçkinci ve otokratik tavırları yeni muhalefet grubu ortaya çıkardı. Reformların etkisiyle oluşan yeni orta sınıf bu muhalefeti besleyen en önemli kaynak oldu.
İçeride “Yeni Osmanlılar” Avrupa’da “Jön Türkler” olarak adlandırılan bu kuşak, Osmanlı’da tartışılmayan birçok kavramı tartışmaya açan bir zemin hazırladılar. Bu ufuk Jön Türkler tarafından Meşruti Monarşi ile buluşturuldu. Jön Türkler toplumsal bir tabana sahip değillerdi. İmparatorluğun Makedonya’da toprak kaybı, oralardaki grupların bağımsızlık mücadeleleri esas İttihatçılığı ortaya çıkardı. Jön Türklerin kimi teorileri İttihatçılar tarafından pratiğe geçirilmeye başlandı. Ülkenin içine düştüğü durumdan ancak mutlak monarşiyle kurtulacağına inanan Sultan Abdülhamit, otoritesini sarsacak genç kadroları ciddi risk olarak değerlendirdi. Buna karşı Sultan’ın giriştiği eğitim hamlesi ve reformlar Türkiye’yi kuracak genç kuşakları ortaya çıkarırken benimsediği yönetim anlayışı ise bu genç kuşakların önünü tıkayan bir biçime dönüşmüştü.
Tanzimat döneminde genç bürokratik kuşak ya da “Yeni Osmanlılar” devletin anayasal ve parlamenter bir sistemle yönetilmesini istiyorlardı. Eski paşalar ve saray ise bu anlayışa karşıydı. Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi önemli kişiler fikir ve düşünceleriyle Osmanlı’nın gadrine uğrarken “meclis”, “vatan”, “millet”, “hürriyet” gibi kavramların tartışılmasının önünü açtılar.
Yeni Osmanlıların ortaya çıkışıyla devlet Saray, Bâb-ı Âli ve Genç Osmanlılar olarak üç farklı güç odağının çekişmelerine sahne oldu. Saray Bâb-ı Âli çatışması 1876’da kanlı sonuçlandı. Bâb-ı Âli mücadeleden galip çıkarak sarayı etkisizleştirdi. Bu olaydan sonra Mithat ve Hüseyin Avni Paşalar, meşruiyeti ilan etmesi karşılığında Abdülhamit’i tahta çıkardılar. Sultan Abdülhamit Osmanlı-Rus Savaşını gerekçe göstererek meclisi kapattı, anayasayı rafa kaldırdı. Mutlak otoriterleşme eğilimi sonrası güvenlik kaygısı hak ve özgürlüklerin zayıflamasına neden oldu. Sultan Abdülhamit’in otoriter yönetimi 1908’e kadar devam etti.
Sultan Abdülhamit’in otoriter yönetimine, sıkı denetimine rağmen okullarda yetişen öğrenciler gizli örgütlenme faaliyetleri için girdiler. İşte bir grup öğrenci anayasa ve meclisi yeniden getirmek için 1889’da gizli bir cemiyet kurdular. İshak Sukuti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkes Mehmet Reşit, Hüseyinzâde Ali Bey tarafından kurulan cemiyet kısa sürede Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye’de karşılık buldu. İttihad-i Osmani adıyla kurulan cemiyet Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetine dönüştü. Ancak cemiyet daha sonra takibata uğradığından üyeler Jön Türkler Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldılar. Heterojen bir yapıya sahip olan cemiyet arasında fikir ayrılıkları baş gösterdi. Prens Sabahattin âdem-i merkeziyetçi fikirleri savunuyor ve Osmanlıda yapılacak bir inkılap için yabancı desteği ve müdahalesini savunuyordu. Ahmet Rıza Bey ise merkeziyetçi fikirleri savunuyor ve değişim için dış müdahaleyi reddediyordu. Jön Türkler’in anayasa ve meclis çağrıları karşılık bulmadı. Ateşli fikirleri teoriden pratiğe geçemedi. Osmanlı’nın içişlerine müdahaleler, Makedonya sorunu, onur kırıcı durumlar ve içine düşülen çaresizlik Makedonya’da görev yapan III. Ordu subaylarını harekete geçirdi. Makedonya sorunu Jön Türk muhalefetinin teoriden pratiğe geçmesini ateşleyen bir etken oldu. Aynı zamanda ortaya çıkan olumsuzluklar oluşacak yeni harekete taban da sağladı. 1906’da Selanik’te gizli bir toplantı ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Talat ve Enver Paşalar, Halil Kut, Ömer Naci, Mithat Şükrü Bleda cemiyetin önemli isimleri olarak karşımıza çıkar. Kazım Karabekir, Fethi Okyar, Kazım Özalp gibi Cumhuriyetin kurucu kadroları da bu cemiyettendir. Makedonya’da hızlı yayılıp genç subaylar arasında taraftar bulan dernek, gizlice Selanik’e gidip görüşmeler yapan Doktor Nazım’ın çabaları sonucu merkezi Paris’te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile 27 Eylül 1907 tarihinde resmen birleşti. Birleşme sırasında cemiyetin adı da değişti ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) oldu. Paris, cemiyetin dış merkezi; Selanik ise iç merkezi olarak kabul edildi. Bu birleşme ile İttihat ve Terakki siyasi niteliğinin yanı sıra askeri bir nitelik de kazandı. 29 Ekim 1907 tarihinde Mustafa Kemal de arkadaşı Fethi Okyar‘ın ısrarı ile cemiyete girdi.,
İttihat ve Terakki adını alan bu cemiyet vatan ve milleti müdafaa amacını temel ilke olarak kabul etmişti. 1911’de Trablusgarp’ta, 1913’de Edirne’nin geri alınışında, 1915’de Çanakkale’de, 1916’da Kut zaferi ve Medine Müdafaasında, 1918’de Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü harekâtında ve milli mücadele örgütlenmesinde bu amacı bütün açıklığıyla gösterdi.
İttihat ve Terakki Cemiyeti hem düşünsel olarak hem de kadro olarak homojen bir yapıya mı sahip yoksa içinde farklı düşüncelerin olduğu, dini/etnik yapısı heterojen bir kimlikten mi oluşuyor?
İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulduğu ilk günden itibaren imparatorluğu bölüp parçalamaya çalışan bütün emperyalist devletlere karşı tepkisini, itirazını ortaya koymuştur. Kaide olarak hiç bir dinî, etnik köken ayrımı yapılmadan imparatorluğun bütünlüğünü savunan herkes cemiyete katılabiliyordu. Ancak Hüseyin Kazım Kadri‘nin de ifade ettiği gibi cemiyetin büyük bir kısmını Müslüman gençlerden oluşturma ilkesi benimsenmiş, Müslüman üyelerin çoğunluğunun da Türk kökenlilerden oluşturmasına özen gösterilmiştir.
Cemiyetin kurucu isimlerinden Ahmet Rıza Bey İttihat ve Terakki’yi “halis bir Türk ve Müslüman” cemiyeti olarak tanımlar. Ama bu tanımlamalar cemiyet içindeki farklı dinî ve etnik gruplara mensup kişilerin olmadığı anlamına gelmez. Selanikli Albert Fau (Yahudi), Aristidi Paşa (Rum) ve Halil Ganem (Lübnanlı Marunî) olarak cemiyete mensupturlar.
İttihat ve Terakki kadrosu mason olmakla suçlanır. Masonlukla İttihat ve Terakki arasında nasıl bir ilişki vardı?
İttihat ve Terakki ya da önceki adıyla Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kısa sürede Selanik dışında Rumeli’nin diğer şehirlerinde de örgütlenmeye başladı. Tabii ki aynı gayeyle kurulan diğer cemiyetler gibi örgütlenmesini gizlilik içinde ve hücre tipi modelle sürdürüyordu. Sultan Hamid’in bu cemiyetlere karşı tavizsiz bir duruşu vardı. Muhalif hareketlere müsamahası yoktu. Sultan’ın yöntemi, İttihatçıları Sultanın doğrudan müdahale ve mücadele edemediği Mason Localarına yönlendirdi. Mason localarına askerler direkt müdahale edemiyorlar; locaları basarak arama yapamıyorlardı. Yalnız İttihat ve Terakki’nin Mason Localarına yönelmesi mason oldukları ve masonlara hizmet ettikleri anlamına gelmez. Elbette cemiyet içinde mason olanlar vardı ama Cemiyet bir mason cemiyeti kesinlikle değildir. Localar daha rahat hareket etmek ve örgütlenmek mecburiyetinden dolayı tercih ediliyordu. Buralarda kendilerini daha kolay gizleyebilmişlerdi. Orhan Koloğlu‘nun da ifade ettiği gibi cemiyete üye olacaklar bu localarda Kur’an, Bayrak ve Silah üzerine el bastırılarak ve “Cenab-ı Hakkın ism-i azameti” üzerine yemin ettiriliyorlardı. Bu yemin merasiminden sonra cemiyete girme işi tamamlanmış oluyordu.
Hakan Bey bizim tarihe bakışımız biraz tuhaf. Tarihi dönemler arasındaki ilişkileri görmezden geliyoruz. Bir dönemin kendinden önceki dönemle hiçbir ilişkisi yokmuş, her şey bıçakla bir anda kesilmiş gibi düşünüyoruz. Osmanlı’yla İttihatçılık, İttihatçılıkla Cumhuriyet dönemi birbirine düşman dönemlermiş gibi algılanıyor. Aynı zamanda II. Abdülhamit, Enver Paşa ve Mustafa Kemal aynı coğrafyada yaşamamış insanlar gibi… Bunları da göz önünde bulundurarak II. Abdülhamit, Enver Paşa (İttihat ve Terakki) ve Mustafa Kemal bağlamında neler söylersiniz?
Modern Türkiye, Sultan Hamid-Enver ve M. Kemal hattının nazarî ve eylem felsefesinin başarılı bir sonucudur. Buradaki duruş, tarihî devamlılığın ürünüdür. Siyaset yöntemlerinin farklı olması birini diğerinin alternatifi yapmaz. Cümleye başlarken Sultan Hamid’e zalim; Enver’e hayalperest; M. Kemal’e gâvur diyen adam, cahil değilse fitne peşindedir…
“İslamcı” ya da “Kemalist” olduğu sanılan bir refleksle(!) Enver’i bütün olumsuzlukların müsebbibi olarak görme ve gösterme yoluna gitmek, Türk modernleşmesinin tarihi devamlılık içindeki gelişim çizgisini kavrayamamaktır. Oysaki Sultan Hamid-Enver-Mustafa Kemal ekseni yakın siyasi tarihimizin en mühim hafıza duraklarıdır. Siyasi tarihimizi bu doğrusal çizgi ekseninde okumayan akıl gâvurluk peşindedir.
Şehit Enver Paşa’nın en mühim özelliği güzel hayaller kurması değil; Türk Milletine üzerinde hayaller kurabilecek bir coğrafyanın varlığını öğretmesiydi. Enver’in gönül coğrafyamıza yönelik kaygıları, milletimizin hem hafıza duraklarını hem de gelecek vizyonunu önemli ölçüde şekillendirdi. Bu bakımdan Enver Paşa yalnızca iyi bir lider değil, aynı zamanda Türk Milletinin kültürel aklı ve ufuk genişlemesine işaret eden bir doktrindir. Rağmenlere rağmen O’nun gönül coğrafyamıza yönelik ideallerini yaşatmaya devam edeceğiz. Ruhu şad olsun.
Mustafa Kemal ve Enver paşaların mezun olduğu mektepleri açan Sultan Abdülhamid; cumhuriyetin beslendiği meşrutiyet ateşini yakan Hürriyet Kahramanı Enver; her iki aktörün adımlarından hareketle Türk modernleşmesini cumhuriyet ile taçlandıran ise Gazi Mustafa Kemal’dir. Dolayısıyla Türk Milleti’nin kültürel aklı ve stratejik hafızasına işaret eden bu anlam küresi bir bütündür. Birinin yok sayılması, diğerlerinin eksik ve hatalı çıktılar vermesine neden olur.
Modern Türkiye’nin şifreleri Sultan Hamid/İttihat Terakki/M. Kemal ekseninde ortaya çıkmıştır. İdeolojilerimizi meşrulaştırmak için milli kahramanlarımızı çatıştırmak ahlaki değildir. İttihatçıların kazancı, Sultan Hamid’in kaybı, İttihatçıların kaybı M. Kemal’in kazancı değildir. Sultan Hamid’in, İttihatçıların ya da M. Kemal’in kazancı Türk Milleti’nin kazancı yahut herhangi birinin kaybı Türk Milleti’nin kaybıdır. Türk tarihine doğrusal çizgide bakmak durumundayız.
Ülkemizde dindar/muhafazakâr, Kemalist, Sol vb… kesimlerde İttihat ve Terakki’ye karşı negatif bir tutum söz konusu. Hatta bu tutum nefret ve düşmanlık noktasına kadar varmakta. Neler söylersiniz bu hususta?
Abdülhamid’i tahttan indirmeleri, saltanat taraftarlarının şimşeklerini İttihatçılar üzerine çekmiş, bu minvalde İttihatçılar, Sultan Abdülhamid’e duygusal bağlılık geliştiren İslamcı camiada da “imparatorluğu parçalayan siyonist uşağı masonlar” olarak görülmüşlerdir. Buna karşın dönemin önemli isimleri arasında yer alan Mehmet Âkif, Sait Halim ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi İslamcıların da İttihatçı oldukları dikkate alınmamıştır. Yine cumhuriyetin ilanından kısa süre sonra bir kısım İttihatçının Mustafa Kemal’e karşı düzenlediği başarısız suikast girişimi, İttihatçıların istenmeyen adam ilan edilmelerine neden olmuş, bu durum bazı Atatürkçülerin, İttihat ve Terakki’ye mesafeli yaklaşmalarına, hatta ciddi önyargılara sahip olmalarına sebep olmuştur. Oysa Mustafa Kemal ve arkadaşlarının da bir dönem İttihat ve Terakki üyesi oldukları unutulmuştur.
İttihatçılara karşı ciddi önyargılar besleyen hatta nefretle yaklaşan bir diğer kesim ise Osmanlı İmparatorluğu’nu “hasta adam” ilan ederek, “şark meselesi” adını verdikleri plan ile tasfiye etmeye çalışan “düveli muazzama” olmuştur. Zira İttihatçılar, uluslararası siyasetteki yeni jeopolitik kırılmayı yakalayarak, devletin parçalanması ve sömürgeleştirilmesi projesine karşı duruş sergileyerek, İtilaf Bloğu’nun hedefleri önündeki en önemli engeli teşkil etmişlerdir. Üstelik bugün dahi “düveli muazzama”nın, -bugünkü tabiriyle “küresel aktörler”in-, İttihatçıların, yeni Türk Devleti’ne miras olarak bıraktığı değer, kavram ve kurumlara yönelik ağır enformasyon savaşını tarihi süreklilik içinde devam ettirmekte olduğu görülmektedir. Bu savaş, küresel açıdan hem siyasi dengelerin yeniden belirlendiği hem de silahsız yöntemlerle dost/düşman ülke ve halklarının düşünce/tutumlarını yönlendiren tekniklerin uygulanmaya başlandığı bir süreci de beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda Atatürk ve cumhuriyetin kurucu kadrolarına karşı olan İkinci Cumhuriyetçiler’in, özellikle İttihatçılara karşı yürütülen enformasyon savaşında önemli roller üstlendiklerini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Hatta İkinci Cumhuriyetçiler’in, cumhuriyetin kurucu kadrosuna yönelik eleştirel tavrı, özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin teori/eylem praksisine yönelik eleştirilerle derinleştirilmektedir.
Durum Türk milliyetçileri açısından biraz farklıdır. Türk milliyetçilerini besleyen referans kaynaklar ekseriyetle İttihat Terakki’yi olumsuzlasa da Türk milliyetçileri, meseleye özellikle Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesi ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın Anadolu dışındaki irredentist faaliyetleri ekseninde yaklaşmaktadır. İşaret ettiğimiz iki mesele tabii milli romantizmi beslemesi münasebetiyle önemlidir. Fakat Türk milliyetçileri bu alanın dışına çıkabilmiş değildir. Buna karşın milliyetçi aydınlar arasında az da olsa İttihat Terakki konusunda önemli çalışmalara imza atan önemli isimlerin varlığını da buraya not düşmek durumundayız.
İttihat ve Terakki Cemiyeti 1908’de mi iktidar oldu? Ayrıca Osmanlı’nın yıkılması dönemindeki bütün hataların (toprak kayıpları, koca imparatorluğu çökertmek vb.) İttihatçılara fatura edilmesi doğru ve adil bir davranış mı? İnsan düşünmeden edemiyor. İttihatçıların yaptığı iyi hiçbir şey yok mu? Ne dersiniz?
Sorunuza bir takım sorular eklenebilir diye düşünüyorum.
Peki, İttihat ve Terakki’yle ilgili hakikat nedir? İttihat ve İttihat ve Terakki Cemiyeti, iktidar olduğunda Osmanlı, Adriyatik denizinde miydi? Rumeli bizim elimizde miydi? Sınırımızın bir çizgisi ekvator çizgisinde miydi? Arabistan ve Yemen, Osmanlı’da mıydı? Osmanlı’nın bir ucu Hint Okyanusu’nda mıydı? İttihat ve Terakki, baştan aşağı komitacı mıydı? İttihatçılar ileriyi görememiş miydi?
Sorunuza bir kaç madde halinde cevap vermek isterim:
- Sanıldığı gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908’de iktidar olmadı. 1908’de meşrutiyet ilan edildi. İTC denetleyici bir rol üstlendi. Zira İttihat ve Terakki 1908’de fırka değil, Cemiyetti. Cemiyet, ancak 1913’de fırka (parti) haline geldi. 1913’de iktidarı ele aldı. İTC, meşrutiyetin ilanından sonra hükümet kurmayıp, “denetleme iktidarını” tercih etmiştir (“Meşrutiyetin Koruyucusu” olma misyonu).
- “Koca Osmanlı Devletinin” yıkılışını İttihat ve Terakki’ye bağlamak izaha muhtaç bir yaklaşımdır. Zira Osmanlı 1837 Nizip Muharebesi ile askeri iflası; 1838 Balta Limanı Antlaşması ile iktisadi iflası; 1881’de Düyûn-ı Umûmiye’nin kuruluşu ile mali iflası zaten yaşamıştır. (1881’de İttihatçıların çoğu ya yeni doğmuş yahut çocuk yaşta idi.) Daha açık bir ifade ile Osmanlı, 19. yüzyıla dokunduğunda 3 kıtada 48 krallığa hükümdar atadığı günleri çoktan geride bırakmış, 1853’de “Hasta Adam” ilan edilmişti. İttihatçılar, 1913’de iktidara geldiklerinde uluslararası arenada siyasi bloklaşmalar neredeyse tamamlanmış; Osmanlı bu bloklara dâhil İngiltere ve Rusya gibi ülkeler arasında paylaşım planlarının konusu haline gelmişti.
- İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar olduğunda Rumeli’nin Osmanlı’nın elinde olduğu ifade edilir; ancak çoğu kez onları harekete geçiren ana konunun zaten “Makedonya Sorunu” olduğundan bahis açılmaz. 93 Harbi’nin Rumeli’de neden olduğu sonuçları görmezden gelmeden bunu anlamak mümkün değil. (bkz: Berlin Antlaşması) Zira Osmanlı 1878’de Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlığını elde etmiş; Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet statüsü kazanmıştı. Geriye Manastır, Üsküp ve Selanik kalmıştı. Burada da Sırp, Bulgar ve Rum komitacıları terör ve tedhiş hareketi yapıyordu.
- Cezayir 1830, Tunus 1881’de Fransızlar; Mısır 1882’de İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Dolayısıyla Libya(Trablusgarp)’daki İtalyan ve Çad(Veday Sultanlığı)’daki Fransız işgaline (1911) giden süreç görmezden gelinmektedir. Üstelik Afrika’daki son kara parçasını da İTC subayları kendi istekleriyle hem de devletin desteği olmadan (tek destek bölgeye giden subayların görmezden gelinmesidir) savunmuştur. (Mısır, İngiliz işgali altında olduğundan devlet, Ordu gönderememiştir.) 1833’de Mısır Vilayetimizin Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı mülkünü Kütahya’ya kadar işgal etmişti.
- İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidara geldiğinde Osmanlının bir ucu Hint Okyanusu’nda değildi. Zira güney Yemen bizim kontrolümüzde değildi. Yerel isyanları ortadan kaldırmak için uğraşan Osmanlı Devleti, İngiltere ile anlaşmak durumunda kaldı. Bu anlaşma ile İngiltere Yemen’in güneyindeki hâkimiyetini garanti altına aldı ve bölgedeki dokuz kabile -Abdali, Fazli, Âmiri, Akrabî, Havsabî, Alevî, Suhayhî, Yaffasî, Avlakî- İngiltere etkisine girmiş oldu. Üstelik İngiltere 1853’te Katar; 1861 ve 1892’de Bahreyn; 1899’da Kuveyt şeyhleri ile yaptığı ikili anlaşmalarla, Basra Körfezi’nin Batı kıyılarını da etkisi altına almıştı. Hicaz meselesi ve bölgeyi idare eden şeyhlerin İngilizlerle münasebetleri ise ayrıca incelenmesi icap eden bir konudur.
Hakan Bey İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin daha özelde Enver Paşa’nın adının geçtiği her yerde mutlaka Sarıkamış Harekâtı gündeme geliyor. Bu harekât hakkında neler söylersiniz?
Sorunuza yine maddeler halinde yanıt vermek isterim:
- Türk Ordusunun Aralık 1914’te gerçekleştirdiği Sarıkamış Harekâtı, aradan geçen bir asra rağmen ardında birçok tartışmalı konu bırakmış, harekâtın birçok yönü hâlâ tam anlamıyla aydınlatılamamıştır.
- Özellikle harekâta katılan birlik komutanlarının daha sonra yayınlanan hatıratları, Sarıkamış Harekâtı’na ışık tutmaktan ziyade kafalarda daha fazla soru işaretinin uyanmasına neden olmuştur.
- Tarafsız olmaktan oldukça uzak olan bu yayınlar daha sonraları Sarıkamış Harekâtı’yla ilgili kaleme alınan çalışmalara da kaynaklık etmiş ve Sarıkamış’ta yaşanan gerçekler şehir efsaneleri haline getirilmiştir.
- Soğuk ve açlık arasında dramatize edilen her öykü, Sarıkamış Harekâtı’nın yapılış gerekçesini ver gerçekleşme şeklini gölgede bırakmıştır.
- “Donma olayları”, “90.000 şehit”, “Turan hayali” ve “Enver Paşa’nın maceraperestliği” gibi kelime kalıplarına sıkıştırılan Sarıkamış Harekâtı, hakikatte askeri bir gerekliliğin sonucu olarak ortaya çıkmış ve stratejik değeri son derece yüksek bir plan olarak uygulamaya konulmuştur.
- Özellikle de “tek kurşun atmadan 90.000 kişinin donarak şehit düştüğü” gibi hiçbir bilimsel dayanağı olmayan savlar, dramatize edilen öykülerle toplumsal bir kanaat haline getirilmiştir.
Sarıkamış Harekâtı Niçin Yapıldı?
- Karadeniz baskınının hemen ardından harekete geçen Rusya, Osmanlı’ya ilk misillemeyi Kafkas sınırında verdi. Rus birlikleri, 1 Kasım 1914’te Misin, Kötek, Narman ve Kaleboğazı bölgelerinden Türk sınırını geçerek harbi başlatmıştı. Türkler, vatan topraklarının işgaline sessiz kalamazdı.
- Türkler, Kafkas sınırındaki Rus işgalini durdurmak ve geri atmak için harekete geçti. Bu maksatla Osmanlı Ordusu ise Rus Ordusu arasında Azap ve Köprüköy muharebeleri yaşandı. Türkler, Rusları durdurmuş ancak geri atamamıştı. Dolayısıyla yarım kalan işin tamamlanması elzemdi. Köprüköy Muharebelerini yaptıktan sonra orduyu hareketsiz durdurmak ve tatbikatlarla uğraştırmak doğru bir hareket olmazdı. Eğer ordu, uygun olmayan şartlar altında bekletilirse her türlü bulaşıcı hastalıktan erir mahvolurdu. Üstelik bölgenin demografik durumu Türk Ordusu açısından bazı riskleri beraberinde getiriyordu.
- Sarıkamış Harekâtı’nın planlanmasını sağlayan önemli gerekçelerden biri de sürekli toprak kayıpları yaşayan Osmanlı’nın bu durumdan kurtularak 93 Harbi’nde Ruslar tarafından işgal edilen Kars, Ardahan ve Batum’un geri alınmasıydı.
- 1918 yılında Rus Dışişleri Bakanlığı arşivlerinden çıkan belgelerden anlaşıldığı üzere Rusya, dünya harbi çıkması durumunda İstanbul ve boğazların işgalini hedeflediği bilinmekteydi. Zaten Osmanlı, uzun süredir bu durumun farkındaydı. Sarıkamış Harekatı ile Rusların dikkati Kafkasya’ya çekilerek, İstanbul’u işgal etme planları engellemeliydi.
- Harekâtın planlanmasına neden olan bir başka önemli gelişme ise Osmanlı’nın müttefikleri olan Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Ekim 1914’te İtilaf devletleri karşısında zor duruma düşmeleriydi.
- Harekatın bir diğer önemli nedeni önce Kafkasya ardından Türkistan’a uzanacak stratejik bir hat oluşturmaktı. Bu hem Ruslara karşı yürütülecek savaşın gayrinizami boyutunu oluşturuyor hem de Türklerin Asya içlerine doğru nüfuzunun artmasını hedefliyordu.
90.000 Şehit Nereden Çıktı?
- Türk Ordusu, Sarıkamış Harekatı’nda 23.000 şehit, 7000 esir, 10.000 yaralı olmak üzere toplam 40.000 kayıp vermiştir. Harekat esnasında 90.000 kişinin şehit olduğu düşüncesi, bilinçsizce ve keyfi olarak kullanılmaktadır.
- Zira muharip gücü yaklaşık 75.000 kişi olan bir ordunun 90.000 şehit vermesi mümkün değildir. 90.000 rakamının hangi yöntemle elde edildiği anlaşılamamaktadır.
Sarıkamış’ı Yeniden Tartışmalıyız!
- Türk Ordusu, Sarıkamış’ta düşmüş ama yenilmemiş; vurulmuş ama ölmemiştir.
- Türk Ordusu, harekâtın başladığı 22 Aralık’tan Hafız Hakkı Paşa’nın geri çekilme kararı verdiği 4 Ocak’a kadar Sarıkamış’a girmeyi hedeflemiş, bu hedefinden vazgeçmemiş, yeri geldiğinde Pernek muharebesinde olduğu gibi düşmanı tek kurşun atmadan süngü hücumu ile siperden sökmüştür.
- Türk askerinin 1685 ortalama rakımlı Pasinler ovasından kuzeye doğru yürüyüp 2500 m. rakımlı dağları aşması ardından 1760 m. rakımlı Narman önlerine, oradan da 1250 m. rakımlı Oltu’ya varması ve 36 yıldır esaret altında bulunan Kars, Ardahan ve Batum’u Rus işgalinden kurtarmak istemesi iddia edildiği gibi “Enver Paşa’nın maceraperestliği” ile açıklanabilecek bir durum değildir.
- Asker Sarıkamış Harekâtı’na Enver Paşa’nın karakaşına kara gözüne hayran olduğu için değil vatan topraklarını işgal altından kurtarmak için tahammül göstermiştir.
- Enver Paşa da harekât boyunca gösterdiği aktif ve enerjik tutumuyla orduyu teşvik etmek istemiş, askerin kar üzerine ordugâh kurduğu günlerde kendisi de mevziilerden birinde tıpkı askeri gibi kıvrılarak uyumuştur.
Son olarak neler söylersiniz?
İttihatçılığı salt romantizm ve komitacılığa indirgemek doğru bir yaklaşım değil. Şehit Enver Paşa’nın Osmanlı Ordusunu ıslah çalışmaları Milli Mücadeleyi yürütecek kadronun önünü açmış; Şehit Talat Paşa’nın iskân siyaseti ise Türklerin Anadolu’daki hikâyesini ipten almıştır. “1911’deki Libya Direnişi” ile Mavi Vatan Doktrini aynı jeopolitik kökte birleşmektedir. Türkiye’nin II. Karabağ Savaşı’nda verdiği destek 1918’deki Kafkas İslam Harekatı’nın açtığı kapıdan girmiştir. Bu ve bu gibi pek çok misaller ile İttihatçıların basit komitacılar değil, ileri görüşlü, büyük birer devlet adamı olduğunu göstermesi bakımından mühimdir. Ezcümle İttihatçılar, Türk Milletinin kültürel aklı ve ufuk genişlemesine (kültür havzamızda) işaret eden bir doktrindir.
Teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Hakan BOZ
- Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümünde tamamladı.
- Atılım Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Bağımsızlık Sonrası Azerbaycan-İran İlişkilerinde İş Birliği ve Çatışma Alanları (1991-2013)” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi elde etti.
- 2011-2013 arasında 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünde araştırmacı olarak görev yapan Boz, bu süre zarfında 21. Yüzyıl ve 21. Yüzyıl’da Sosyal Bilimler dergilerinin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendi.
- Yeni Türkiye, 21. Yüzyıl, Eko Avrasya, 2023, Mostar ve Ayarsız gibi dergilerde makaleleri yayımlandı.
- 2013-2017 tarihleri arasında özel sektörde metin yazarlığı yaptı.
- 2017’de T.C. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde yürütülen “Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Kuruluş Yıldönümü Etkinlikleri Strateji Belgesi’nin Yazılması” projesinde araştırmalar koordinatörü olarak görev yaptı.
- 2017-2019 tarihleri arasında Bozdağ Filmde metin yazarı olarak çalıştı.
- Çalışmalarına 2019 yılından bu yana özel sektörde metin yazarı olarak devam etmektedir.







Son Yorumlar