İslamoğulları: “Polisiye Uzun Yıllardır Okuyucusu Olduğum Bir Edebî Tür”

“Müntehir” adlı romanınız kısa sürede 3. baskıyı yaptı. Tebrik ederiz. “Müntehir” polisiye türünde bir roman. Kitabınıza “Müntehir” adı verme ve polisiye türünde bir roman yazma nedeniniz neydi? Neden “Müntehir” Neden polisiye?

Çok teşekkür ederim. Soruları cevaplamaya başladığımda 4. baskıya girdi Müntehir. Bundan da çok memnunum, sizin aracılığınızla da okuyucuya teşekkürlerimi iletmek isterim. Romanın ismi Müntehir aslında yazarken kendiliğinden çıktı. Romanın kahramanlarından Tahir İpek’in intiharı sıra dışı bir intihardı ve ona ancak Müntehir diyebilirdim, romanın adı da Müntehir oldu. Kelimenin tedavülde olmadığını da biliyorum tabii ki ama güzel bir kelime, hatırlansın istedim beki de.

Neden polisiye? Uzun yıllardır okuyucusu olduğum bir edebî tür polisiye. Biraz farklılık kazandırarak bir üst kurmaca ile polisiye kurmacasını birlikte vermek istedim okuyucuya.  Üst kurmaca bir estetik metin, dil estetiği, müzik estetiği, mekân estetiği, resim, heykel estetiği. Bir polisin cinayeti ya da bir dedektifin şüpheliler arasında hangisinin katil olduğunu çözdüğü iki ana aksın biraz dışına çıkmak ve içinde polis olmayan bir polisiye yazmak istedim.

Genelde polisiye romanlarda olaylar daha öne çıkarıldığı için karakterlerin duygularına, düşüncelerine fazlaca yer verilmez. Sizin romanınız ise iki koldan ilerliyor. Tahir İpek’in intiharından sonra ortaya çıkan defteri enfes bir duygu ve aşk yazıtı gibi. Neler söylersiniz bu hususla ilgili?

Dediğim gibi, polis, cinayet ve şüpheliler merkezli bir polisiyenin dışına çıkmak istedim. Tahir İpek’in intiharından sonra bulunan defteri üzerinden bir estetik metin ortaya koymayı ve bu metnin de polisiye kurmacayı sırtlanıp taşımasını ve okuyucuya ulaştırmasını istedim.

Polisiye artık dünyada da entrika ve cinayet üzerinden toplumsal romana evriliyor. Toplumsal meseleler de polisiyenin konusu oluyor. Bizde de var. Toplumsal olaylar ve sanat neden bir polisiye ile iç içe olmasın? Belki bu soruya cevap vermek istedim.

Romanınızda zaman kavramı önemli bir yer tutuyor. Antika saatler, saat kuleleri… Hatta romanın kahramanlarından Tahir İpek saat 00.00’da kendini saat kulesine asarak intihar ediyor. Zaman kavramı hakkında neler düşünüyorsunuz? Romanda neden bu kadar çok saat var?

Evet… Zaman kavramı Müntehir’de hatırı satılır bir yer tutuyor. Belki Tanpınar’ın ruhu üzerimizden hiç eksik olmuyordur. Tanpınar romanlarında adeta romanın bir kahramanı, güçlü bir karakteri gibidir zaman. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş devrinde yaşadı Tanpınar. Sanatını da bu zamanın ruhunun içinde icra etti. Tüm kırılmaların, savrulmaların arasında yazdı. “Ne içindeyim zamanın/ne de büsbütün dışında” derken bir bütün sanat ve edebiyat felsefesinin temellerini de oluşturuyordu.

Müntehir de bir başka kırılma zamanlarının içinde yazıldı. Uzun süren bir iktidar döneminde yazıldı. Bu dönemin kırılmaları, bu dönemin sancıları, bu dönemin dertleri var Müntehir’de. Türkiye bir pervasız suçlular ülkesine dönüştü. Pervasız, çünkü suçlular adalet önünde de tolere edilir oldu. Hâkimin huzuruna takım elbise ile çıkmak iyi hâlden yararlanmak için neredeyse yeterli olmaya başladı. Kadın cinayetlerinde pek çok örneğini yaşadı bu ülke. Keza çocuk tecavüzlerinde de. Sanıyorum bu dönem edebiyatın olduğu kadar resmin, heykelin, müziğin de konusu olacak ve pek çok eser çıkacaktır.

Evet, Tahir İpek, kendini 00.00 da asıyor bir saat kulesinde. Yani bir yokluk zamanında. Tanımlanamayan bir saat diliminde. Bir mesaj vermek istiyor, fakat Müntehir’in içinden daha fazla bilgi vermeyelim, okuyucuya bırakalım gerisini. Romanda çok saat var, tabii olarak var. Çünkü zamanı ölçüyoruz saatlerle. Zamanı, ömrü, aşkı, ayrılığı, özlemi, vuslatı hep ölçüyoruz…

Roman kahramanı Tahir İpek’in hastanedeki odasında Begonya çiçeği var. Begonya hayali, hayal kurmayı, hayalperestliği temsil eder. Begonyanın romanınızda yer almasının bu temsiliyetlerle alakası var mı?

Açıkçası hiç düşünmemiştim bunu. Begonya annemin çok sevdiği bir çiçekti. Onun anısına kondu o odanın penceresine…

Polisiye günümüzde toplumcu gerçekçi romanın görevini üstleniyor. Bireylerin işlediği suçlar yanında yönetenlerin, muktedirlerin suçları da bu türün içinde yer alabilir. Suç üzerinden toplumun resmini çeker polisiye. Bireylerin suça bakışı, adalet mekanizmasının çalışması apaçık bu türde görülebilir. Siz de bu çalışmanızda bir cinayet, bir intihar vakasını çok yönlü kurgulamışsınız. Söylediklerimize katılır mısınız? Edebiyat gerçekleri anlatmanın etkili bir yolu olarak değerlendirilebilir mi? Neler söylersiniz?

Kesinlikle katılıyorum bu söylediğinize. Bir başka soruda cevaplamaya çalıştığım gibi polisiye günümüzde toplumsal gerçekçi bir görev üstleniyor. Artık kahvehane köşelerinde, berberlerde, taksilerde bile konuşulur hâle gelen suçlu ile muktedirler arasındaki ilişkilerin edebiyatın ve özellikle polisiyenin konusu olması tabii bir netice olsa gerek. Roman da bu alanda sanırım en verimli bir tür olması lazım gelir. Nihayetinde olayı ya da olayları öreceğiniz bir kurgu var, bir kurmaca var.  Karakterler üzerinden söylemek istedikleriniz var ve bunu en iyi yapabileceğimiz yer romandır diye düşünüyorum…

“Müntehir”de üstkurmaca, metinlerarasılık gibi anlatım tekniklerini kullanmışsınız. Ahmet Hamdi Tanpınar, Panait Istrati, Yahya Kemal, Yakup Kadri, Arnold Böclking, Goethe, Andre Gide,  David Hume, Platon, Dostoyevski Safiye Erol gibi kıymetli edebiyatçı ve filozofları Rahmaninov gibi son yüzyılın en büyük piyanist, besteci ve müzik insanlarını kurguya dahil etmişsiniz. Özellikle Tahir İpek’in defteri okura bir edebiyat ve sanat şöleni sunuyor. Neden bu büyük isimlere yer verdiniz?

Bahsettiğiniz bir şölense eğer, ki umarım okuyucu için de bir şölen olmuştur, bu ancak bu isimlerle ve daha niceleriyle mümkün. Bu isimler ve daha niceleri zihin dünyamızı şölene dönüştürüyor yıllardır… Düşünce dünyamızı, ufkumuzu, kelime dünyamızı, anlam dünyamızı şölene çeviren isimler… Bizde iz bırakan isimler… Kimi çocukluğumuzun ilk okumaları.

“Sevdiğini üzmektense her gün bin kez yanılmayı tercih etmek”; Panait Istrati’den henüz çocukken okuduğum ve hiç unutmadığım bir iz bu… Tanpınar’ın ruhu zaten hiç bırakmıyor biz, zamana dair yazdıkları neredeyse ezberimizde… Yahya Kemal, Rindlerin Ölümü’nü nasıl unutabiliriz? Ölümün belki de en hüzünlü yüzünü Muradiye’de gören Yakup Kadri’yi anmamak mümkün mü? Ve diğerleri, hepsinin hafızamızda, düşünce dünyamızda bıraktığı izler çok derin… Şölen de onlarla gerçekleşiyor tabiatıyla…

Romanın mekânlarından Bursa Yeşil Türbe’yi ve buradaki diğer tarihî mekânları anlatırken Tanpınar’ı çokça anıyorsunuz. Mekân cansız bir yer olmaktan çıkıyor adeta bir roman karakteri oluyor.  Nedir bunun hikmeti?

Evet… Yeşil Camii ve Türbesi, Muradiye Türbesi, Bursa’nın eski sokakları, hanları bir mekân olmaktan çıkıp romanın karakterlerine dönüşüyor dediğiniz gibi.  Kaldı ki bu mekânların ruhu hep bizimle beraber. Bizi hep maziye çeken yerler. Zaman zaman maziperest olmamıza sebep olan yerler.  Oralarda zaman yekpare bir bütün. Yüzlerce yıl öncesiyle, orada bulunduğumuz o an bir parçalanamaz bir bütün çünkü…

Romanda “Lûgat, sâbâ, şedit, teşrih, agâh, bidayet, sekerât, muntaır, intizar-ı ihtişamlâl, müştak, telezzüz, sâye, sürûr, tefeül” gibi bugün herkesin kullanmadığı eski dile ait sözcükler ve “o. çocuğu, piç kurusu, hödük, hasiktiiir kapattı programı…” gibi argo ve küfür sözcükleri kullanıyorsunuz. Bir yanda çok yoğun çok derin bir dil ve diğer yanda argo… Neler söylersiniz üslubunuzla ilgili?

Tedavülden kalkmış kelimeler ve tedavüle girmiş kelimeler arasında nasıl bir kırılma varsa toplumsal kırılmalarımız da benzer şekilde aslında. O sebeple aynı metin içinde yer aldılar.

Argo kanundan kaçanların dili diyordu birisi, bugün kanundan kaçanların da bir literatürü var. Argo ve küfür. Siyasetin ve devletin tepeleri bile görece de olsa argoya alıştı son yıllarda, kanıksandı da galiba. Hayatın içinde ne varsa sanatın içinde de o oluyor, ya da olmalı. 

Ülkemizde kadın cinayetleri, mutsuzluk, huzursuzluk, kavga, açlık, pahalılık eksik olmuyor. Dindar, muhafazakâr, milliyetçi camiadan ses seda çıkmıyor. Çıksa bile çok kısık. Bu husus hakkında neler düşünüyorsunuz?

Kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri, çeteler, pahalılık, nepotizm, adam kayırmacılık, yolsuzluk eksik olmuyor evet. Dindar ve muhafazakâr kesimin ses çıkarmamasından ziyade toplumsal bir suskunluk var, tepkisizlik var. Dindar ve muhafazakâr kesimi anlayabiliriz, sokaktaki vatandaşa kadar kendilerini iktidarın bir parçası olarak görüyorlar. Bir piramidin en tepesinden an aşağısına kadar dağıtılan bir menfaat var, seslerini çıkarmıyorlar diyelim.

Peki, mesela Narin cinayetinde seküler kesim de dahil neden kimse sokağa çıkmadı? Muhalefet bunu neden toplumsal bir çığlığa ve toplumsal bir itiraza dönüştürmedi? Milliyetçi kesimin bir kısmı mevcut iktidarla birlikte, peki diğer milliyetçiler neden yapmadı bunu? Toplumsal bir tepkisizlik var. Belki uzun süren iktidarların neticesidir bu ve belki de bu denli uzun iktidar dönemleri demokrasiyi rafa kaldırıyor. Belki de bundandır sessizlik ve tepkisizlik…

Müntehir’in giriş epigrafı, “Ah, canımı dizseler ipine, Lâl kesilsem bildiğime, bilmediğime…” sanki başlanmış ama bitmemiş bir şiirinizin ilk dizeleri gibi. Öyle mi? 

Başlanmış ama bitmemiş bir şiir midir bilmiyorum. Fakat o epigraf bendenize değil, sevgili editörüm Halil Ziya Doğruöz’a aittir. Kendisine soracağım, başlanmış ama bitmemiş bir şiirin ilk dizeleri olup olmadığını.

Halil Ziya Doğruöz’e bu vesileyle ve aracılığınızla teşekkür etmek isterim. O olmasaydı Müntehir, tarihî saat kulesindeki o ipte asılı kalır ve iki kapak arasına girmezdi.

Çok teşekkür ederim…

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Adnan İSLÂMOĞULLARI

  • 7 Ocak 1962’de Bursa’da doğdu.
  • İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı.
  • Yarım kalan üniversite eğitiminden sonra Ankara’da Bizim Ocak dergisi ve Gençlik Kültür Sanat Ocakları’nda vazife aldı.
  • 1992 Temmuz’unda yayınlanamayan ‘Bizim Ocak Dergisi Özel 100. sayısına kadar dergide yazdı.
  • Aynı şekilde Gündüz gazetesi, Nizam-ı Alem, Alperen, Gelecek, Muhalif gibi tüm teşkilât dergilerinde sayısız yazı yazdı.
  • Ülkücü Hareket’e dair denemeler, tahliller, edebî denemeler, portreler, “Fakiyr-i pür Taksiyr” müstearıyla kara mizah yazıları olmak üzere farklı türlerde yazılarıyla Ülkücü camianın yakından tanıdığı ve okuduğu bir yazar olarak uzun süredir Yeniçağ gazetesinde haftada üç gün yazmaya devam etmektedir.
  • Bizimkisi Bir Ocak Hikâyesi, Kuyu, Külhan ve Müntehir kitaplarının yazarı.
  • Evli ve Yûnus ve Ersagun isimli iki erkek çocuk babası olarak Bursa’da yaşamaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir