“Görgü ve asalet parayla satın alınmaz.”
Hüzün, ayrılık, acı, sevda, aşk, yokluk, dert… hangi zamanda, hangi dönemde, hangi çağda yaşarsak yaşayalım; ister gelenekçi, ister modernist ne olursak olalım bizi en çok sarıp sarmalayan, içine alan, içimize akan kelimelerden bazılarıdır bunlar. Türkülerin, şarkıların en damarını severiz, bizi darmadağın edenini… Ritmi en hızlı, en hareketli türkülerde bile bir hüzün, bir keder buluruz. Bir hüzne ağlarız, bir aşka… Yitirişlere, yitiklere ağlarız en çok da… Ağlarız bir şarkının en kederli yerinde, bir şarkının gönlümüze kıymık gibi batan sözlerinde…
Duygusalızdır en çok da… Konuşmayı çok sevmeyiz… En çok konuştuğumuz yer en çok sustuğumuz anlardır aslında… Türkü söylerken ya da bir şarkıya başlarken bülbül gibi şakıyan, sözleri çağlayan gibi akan adamları severiz çoğunca… Konuştuğunda aşktan bahseden, hüzünden bahis açan adamları… Kelimelerin sözlük anlamı dışında onlara bir coğrafyayı yükleyen, bir coğrafyanın ezilmişliğini, horlanmışlığını, kimsesizliğini, kesif yalnızlığını yükleyen adamları severiz. Bir şarkıya başlayınca gönlümüzün göğüne yağmur yüklü bulutlar getirenleri… Yağmurla ağlayanları, yağmura ağlayanları… Sesinin ıssız koyaklarında yitip gideriz bazı adamların.
Dün, gözlerini dünya gurbetine kapayan ve sonsuza kanatlanan Ferdi Tayfur Turanbayburt yada hepimizin Ferdi babası o güzel adamlardandı. Bakışlarındaki derin hüzünle ve yüzündeki asil tebessümle bizim olandı, bizden olandı. Yetimliğiyle, ırgatlığıyla, çıraklığıyla, yoksulluğuyla ve şöhrete kavuştuğunda bile yitmeyen, bitmeyen mütevazılığıyla… 1945 Adana doğumlu Ferdi baba. Çocuk yaşta babasını kaybetmiş. Şekerci dükkanında çıraklık, çiftliklerde traktör şoförlüğü, pamuk tarlalarında ırgatlık, düğünlerde şarkıcılık, İstanbul’dan kazak, tişört, gömlek getirip köyde satmak… Alınteri…
Hayata ezeli ve edebi küsüş… Hayallerini sırtına yükleyip İstanbul’a kaçış. Sahnede bağlama çalış… Leyla adını verdiği ilk plak… arkasından Huzurum Kalmadı plağı… Kır Çiçekleri adlı 45’lik… ardından Bana Gerçekleri söyle adlı ikinci 45’lik… Sonra Bırak Şu Gurbeti ve Çeşme şarkıları… Necla Nazır’la başrol oynadığı film 12 milyon kişi tarafından izleniyor. Prangalar albümü 5 milyon satıyor. Gülhane konserine 200.000 kişi katılıyor. Bütün bu rekor rakamlara rağmen tevazu…
Ferdi Tayfur tuzu kuru, işi sağlam kesimler tarafından çokça eleştirildi. Yok arabesk yok bilmem ne… Onun insana, insan duygusuna dokunan müziğinin seviyesine günümüzde çıkabilecek kimse yok. Zaten şimdiki şarkıcıların çoğu eski şarkıları söyleyerek kendilerine yer ediniyor. Bugün tekniğin imkânlarından faydalanıp müzik yapan, şarkı söyleyen yeni yetmelerin aksine Ferdi baba zor zamanlarda, kısıtlı imkânlarla müthiş şeyler başardı. Sağlam bir kitle edindi. Böylesine sağlam, adanmış bir kitle edinebilmek kolay mı? Hem de sizden hiçbir beklentisi olmayan bir kitle…
Ferdi baba kırk iki yıl önce “Yıldızlar da kayar durmaz yerinde/Solar güzelliğin kalmaz yüzünde” demişti bir şarkısında. Dün de bir yıldız gibi kayıp gitti göğümüzden. Ferdi babanın ölümü bir belleğin ölümü aslında… Onunla kayıp giden ilk gençliğimizdi aslında, çocukluğumuz… Saflığımız, safiyetimiz… İlk sevmelerimiz; karşılıksız, beklentisiz… Bugünkü gençlerin çok da bilmedikleri özlem de sevgiliye sitem de Onun şarkılarında hayat bulurdu… Sen susardın Ferdi babanın şarkıları başlardı konuşmaya. Bizim dilimizin varmadığına şarkılarının dili varırdı. Dile gelemeyenler Onunla dile gelirdi. Onda dile gelirdi.
“Yine Nisan yağmurunda” ıslanacak mıyız Ferdi baba? Artık yağmurlar bile yağmur gibi yağmıyor. Bir kahır gibi, bir lanet gibi yağıyor ne varsa yağan… “Bu şehrin geceleri” koynunda binlerce günaha yataklık ediyor Ferdi baba. “Sabahçı kahveleri” kepenklerini indirmiş. “Huzuru kalmamış” fanilerin… En kötüsü de bütün çeşmelerin kurnaları kurumuş. Kitabeleri çatlamış bütün çeşmelerin…
Günümüzün en büyük, en yakıcı sorunlarında çarpık kentleşmeye, yeşili yok etmeye, topraktan kopmaya da en büyük itirazı getirenlerden biriydi Ferdi baba. Kentleşmenin ezici popülerliğinde “Hadi köyümüze geri dönelim” demişti. “Hadi gel köyümüze geri dönelim/Fadime’nin düğününde halay çekelim/Ne umutla geldik koca şehire/Allah sonumuzu hayır getire/Alacaklı haciz koymuş Bekir’e abo/Hadi gel köyümüze geri dönelim/Fadime’nin düğününde halay çekelim/Buralarda ağaçları kesmişler/Yerlerine taş duvarlar dikmişler/Sevdiğimi başkasına vermişler/Hadi gel köyümüze geri dönelim/Fadime’nin düğününde halay çekelim/Bir başkadır Toros’ların yağmuru/Anam evde hazırlamış hamuru/Çok özledim havasını suyunu/Hadi gel köyümüze geri dönelim/Fadime’nin düğününde halay çekelim.”
Hepsinden ötede her şeyden beride içli ağıtlar gibi içli şarkılar söyledi O. Ciğerden söyledi, en derinden… Ferdi babayı dinlemek imkânsız aşkları, kara sevdayı, muhteşem ayrılıkları, muazzam vuslatları, en afili acıları, en pis kayıpları, en baba yenilgileri, en büyük mağlubiyetleri hatırlamaktır. Dümdüz, steril bir dünyada insana dokunmaktır Onu dinlemek; insanın gerçeğine… Plazalarda, lüks sitelerde yalıtılmış bir hayatı acıyla, isyanla darmadağın etmektir. Hatalarıyla, eksikleriyle, zaaflarıyla insanı getirmektir makineleşmiş bir paradigmaya. Onu dinlemek insanı dinlemektir aslında… Her şeyi başarıya ayarlanmış, tıkır tıkır işleyen bir dünyada kaybetmenin, yenilmenin ne kadar insani ve hayati bir durum olduğunu babanın şarkılarıyla hissederiz. Hep kazanmanın, hep yenmenin, zarların hep düşeş gelmesinin çok da insani olmadığını anlarız babanın ölümsüz sesinde. Hep kazananlar, hep yenenler biraz da hileci değiller mi? Hileci olmaktansa mağlup olmak; kazananların yanında yer almaktansa şerefli kaybedenlerin safında yer almak daha güzel değil mi?
Ferdi’yi dinleyelim. Ağlayalım gerekiyorsa ağlamak. Bu dünyaya gelirken ağlamadık mı? Giderken bu dünyadan bizi sevenler ağlamıyor mu?
En acılı, en hüzünlü, en damar, en yenilmiş şarkısıyla ağlayalım…
Yahu hüzünlenelim, hüzünlenilecekse… Ne demişti şair: “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.”
Ruhun Şad olsun Ferdi baba!…
Muaz ERGÜ

Hüzün ve insan… Bu iki kelime belki de birbirini tamamlayan en kadim yol arkadaşlarıdır. İnsan var oldukça hüzün hep onun yanı başında, gölgesinde, ruhunun kıvrımlarında yaşamış ve yaşayacaktır. Bu yüzden Ferdi Baba gibi büyük sanatçılar, sadece şarkılar söylemedi; insanın ta kendisini anlattı, bizim hikâyemizi yazdı, bizim dilimizden konuştu.
Ferdi Tayfur, yalnızca bir müzisyen değil, bir dert ortağı, bir yoldaş, bir göç hikâyesiydi. Onun sesi, Adana’nın bereketli topraklarından İstanbul’un taşlaşmış sokaklarına uzanan bir yaşam mücadelesinin yankısıydı. Yetim bir çocuğun haykırışı, ırgat bir gencin alın teri, bir sevdanın en dokunaklı ağıdıydı. “Yıldızlar da kayar durmaz yerinde,” demişti, ve şimdi gökyüzünden bir yıldız daha kaydı, gönlümüzden bir parça daha eksildi.
Ferdi Baba’nın sesi, kaybetmeyi, özlemeyi ve insan olmanın en kırılgan yanlarını hatırlatan bir ağıttı aslında. Plazaların steril dünyalarında, beton yığınlarının arasında sıkışmış ruhlara, “Hadi köyümüze geri dönelim,” diyerek insan olmanın doğallığını, toprağın, yağmurun ve gerçek mutluluğun ne olduğunu hatırlattı. Kaybetmenin onurunu, kazanmanın bedelini sorgulattı bizlere. Çünkü Ferdi Baba’nın şarkılarında insan vardı; eksik, kırık, ama gerçek insan…
Onunla sadece bir müzik adamını değil, bir dönemi, bir nesli, bir duyguyu uğurluyoruz. “Huzurum kalmadı,” diye içimizde yankılanan o ses, bize insanın en insani yanını, kaybetmenin de bir varoluş biçimi olduğunu anlatıyordu. Şimdi onunla birlikte bir dönem daha tarihe karışıyor; özlemlerimiz, kırık hayallerimiz ve hiç unutamayacağımız sevdalarımız…
Ferdi Baba, bu dünyadan bir yıldız gibi kaydı gitti ama geride yüreklere dokunan şarkıları, bir kültürün sesi ve insan olmanın destanı kaldı. Ne mutlu ki onunla aynı zamanlarda yaşadık, onun türkülerine, şarkılarına eşlik ettik.
Huzur içinde yat, Ferdi Baba. Yüreğimizdeki yerin asla dolmayacak. Ruhun şad, mekânın cennet olsun!
Siyamettin Şentürk