“Kaleme ve satır satır yazdıklarına…”
Güneş, ay, yıldızlar… Aklın sınırlarını aşan bir evren…
Her şeyde, adına yemin edilen kalem tarafından yazılmış bir kusursuzluk var. İnsan da bu kusursuzlukta erimiş. Böyle murat etmiş yaratan.
Bilenlerin meclisinde; iyiyi, güzeli ve dahası adaleti yazabilmenin şevki! Aydın sancılanması… Sancı derinleştikçe derinleşti… Kalem kara çalmasın! Ak olsun kalemler… Hakk’ın yanında dursun!
Kalem konuştu mu ne?
“Kalem insan içindir.” Sesi sakindi kalemin.
Sesinde sükûnet vardı ama içinde bir volkan patladı patlayacak.
“Ey kalem! Kıyam et!”
Kıyamında, tüm pragmatik ve dogmatik korkulardan arınmışlığın deprenişleri… Korkuları, tereddütleri giderilmiş Musa’nın asası gibi bir eminliğe dalıverse…
“Bütün yanlışlar önünde diz çökecek! Korkma!”
Kalem sözünü söyledi lakin insanda halen korkular var. Kalemi kıyamdan uzak.
Abid öğretmen öylece dalıp gitmişti okulun bahçesinde gezinirken. Elleri cebinde ve zihninde ağır müfredatın yükü. Müfredat ancak öğrencilerin sorularıyla soluklanıyor. Müfredat dışılıkta bir farkındalık gizli. Sorular… Sorular… Öğretmen bir bilendir. Bilgi sorularla dallanır budaklanır.
Yanına yaklaşma devinimleri gösteren İrfan olmalı. Felsefeye en meraklı öğrencisi. Merak farkındalığın kilidini taşırmış.
İrfan’a tebessümle bakıyordu ki yerdeki kalem gözüne ilişti. Nice öğrencilerin ayakları altında ezilmiş, tozun toprağın içinde parçalanmış bir kurşun kalem. İrfan’ın meraklı bakışları arasında, eğilip kalemi özenle aldı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı mendiliyle titizlikle sildi, temizledi. Bir kalemden arta kalan parçalanmışlık… Adına yemin edilmişliğin saygısıyla gömleğinin cebine yerleştirdi.
İrfan, hocasını pür dikkat izliyordu. Kalemi cebine koymamışta bağrına basmış.
İçinden “insanın bağrına bastığı kalem olsun” diye geçirdi. Kurşun kalemde gizli “kurşun” yazıya can verince kılıçtan keskin, kurşundan ağır!
Abid öğretmenle göz göze gelince, içinden geçirdiklerini anladı mı diye telaşlandı.
Abid öğretmen kalemi cebinden çıkarıp kısa süre elinde inceledi.
“Belli ki hikmetin peşindesin İrfan,” dedi kalemden gözünü ayırmadan “Cicili-bicilisi, ışıklısı, pürüzsüzü, markalısı varken neden bu kalem parçası diye merek ediyorsun?“ diye sürdürdü konuşmasını.
“Evet hocam!”
“Ve temizlerken onu kendi kendine söylendin belki, bu kalem kirlenmişti!” dedi, İrfan’ın gözlerinin içine bakarak.
Bu sefer beraberce gezindiler okulun bahçesinde. İrfan, adımlarını hocasının damlarına uydurmaya özen gösteriyordu.
“Yere düşse de , kire batsa da kalemde bir kutsallık gizli. Kalem bunu hak etmedi bence! Kalem masumdu!”
Sesinin tonunu yüksek bulmuş olmalıydı ki daha bir kısık sesle devam etti:
“Kalem düşünce kaldırdım .Çünkü ondaki masumiyet bir öğrencinin bilinçsiz tavrına yenik düşse de kalem özü itibariyle masumdur. Birinin kaldırması gerekir ki kaleme gizlenmiş onur yeniden umuda tutunsun…”
“Bir öğrenci işte… Atmış yere” diye karşılık verdi İrfan.
“İrfan, sen meraklısın ve o yüzden bilirsin “kalem aşkına”nın felsefî karşılığını. Evet bir öğrenci attı yere kalemi. Uzaktan bakınca sıradan ve normal… Bizler sadece gördüğümüz yoksulluk ve yoksunluğun kuşağı olarak bakarsak yanılırız. Ne var ki kalem günümüz gençliği için değer yitimine uğradı. Hayatın mekanikleşmesi gençleri de etki altına aldı ve zihinleri otomasyonun saldırısında perme perişan gençler oluştu. Kalem kılıç karşısında parçalandı! Çağdaş kılıçlar ötekinin ölüm fermanının garantörü olmuş. Yere düşen ve ayaklar altında parçalanmış şu kalem parçasını sadece bu haleyle göremezsin!”
Kalem halen elindeydi.
Kalem konuştu:
“Karanlığı kalem giderecek, söz ve yazı bu savaşı kazanacak!”
Şaşkınlıkla kaleme baktılar. Sonra birbirlerine.
İlk konuşan irfan oldu:
“Hocam o kadar derin düşüncelere daldık ki kalem konuştu sandık!” dedi şaşkınlıkla.
Abid öğretmen halen dinliyordu kalemi.
“Kalem düşerse millet düşer, masuma karşı kin ve öfke kabarır, kalem kirlenirse kötünün elinde kirlenmeye devam eder. Bilginin kaynağı dahi kurur! Ayeti duy!” “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hani nerede hikmet?”
“Öğretmenim dalıp gittiniz!”
Abid öğretmen gülümsedi.
“Allah neden yemin eder İrfan?” diye birden sordu.
İrfan duraksadı. Yutkundu.
“Güneşe, aya zamana yemin eder Allah. Sonra biz, falanın başına, filan mezara, kitaba ve daha nicesine yemin ederiz… Onlar gözümüzde yücedir! Yücelik katmışızdır! Allah Teâlâ da değerli kıldığına ayrıca yemin değeri katıyor! Kalem bunlardan!”
“Evet öğretmenim!”
Ders zili çaldığında yollarını ayıracaklarken Abid öğretmen bir süredir avuçladığı kalemi İrfan’a uzattı.
“Al bu kalemi!” dedi yarı emredercesine.
İrfan, arkasını dönüp giden Abid öğretmenin arkasından dalgınlıkla bakıyordu…
“Bugün yol sana da göründü. Kalemi kırılanlar, kalemi kıranlar, kalemle kırılanlar, kaleme kırılanlar, kalemi kuranlar, kalemle kurulanlar, kalemle kuranlar… Bunları unutma…”
Ses daha bir ciddiydi.
“Unutma! Kalemi düşünenler, kaleme düşenler, kalemden düşenler, kalemi düşürenler, kalemi kirletenler, kalemle kirletenler… Sen bilirsin! Unut veya unutma!”
Avucundaki kalem parçasına hayretler içinde bakıyordu.
“Kalem aşkına!” cümlesi döküldü dudaklarından…

Son Yorumlar