“Annem ölmüş bugün, belki de dün..”
Yukarıdaki satırlar okunduğunda dünyada milyonlarca insan acının ve yabancılaşmanın pençesinde tirim tirim titriyordu. Yıl 1942 idi ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük savaşlarından biri yaşanıyordu. Her yer kan, barut ve gözyaşıydı. Fransızların en büyük yazarlarından biri olan Albert Camus, bu yabancılığı Fransız asıllı Cezayirli Meursault’un şahsında ‘Yabancı’ isimli romanında bütün dünyaya haykırıyordu:
“Annem ölmüş bugün, belki de dün…”
Bir annenin ölümü bu kadar yalın, bu kadar basit ve bu kadar sıradandı… Çünkü ölen anne kendinden kopan bir varlığın annesiydi. O romandan 14 yıl sonra Albert Camus ‘Düşüş’ romanını yazdı. Yani insan bencilliğinin ve vurdumduymazlığının zirvesini…
Anne bir Türk için sımsıcak bir nefes, tarif edilmez bir koku, apaydınlık bir bakış, yüreklerdeki bütün kederi eriten bir gülüş ve her evladın yarasına merhem olan bir ‘can’ seslenişidir. Bu nedenle dünyada söylenmiş en güzel sözler, deyimler bizim dilimizdedir. ‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.’ , ‘Ana gibi yar- vatan gibi diyar olmaz.’ …
Büyük şairimiz Yahya Kemal, çocuk yaşında kaybettiği annesi için, ‘Üsküp’ün yalçın kayaları, dümdüz ovaları, teselli veren uzak denizleri hep annemi hatırlatır,’ demektedir.
Bayrak şairi Arif Nihat Asya da,
“Acı nedir
Tatlı nedir… bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.”
Diyordu annesinin dilinden.
Albert Camus’nun romanı‚ ‘Yabancı’nın yazılışının üzerinden 70 yıldan fazla geçti ve yabancılaşma sadece evlatları değil anneleri de pençesine aldı. Artık anneler az daha “Oğlum ölmüş bugün, belki de dün…” diyecekler. Yozlaşma, yabancılaşma, aileleri darmadağın ederken anneleri de unutmadı ve onların en kadim duyguları olan‚ Şefkati artık yok etti.
Almanya’nın en ünlü ve kudretli kadınlarından, Bild am Sonntag’ın başredaktörü Marion Horn geçenlerde günah çıkarırken adeta kapitalizmin bağrına da bir bıçak sapladı ve sürekli övülen Batı sistemini deşifre etti.
Marion Horn’nun yazısının başlığı Almancada meşhur deyimlerden olan “Karga Anne”lerdi. Kısaca acizliğini ve anneliğinin nasıl hale getirildiğini şöyle anlatıyordu.

Marion Horn
“Ben Bir Karga Anneyim,
Bu yorumu yazdığım sırada kocam dört yaşındaki kızıma bakıyor ve saat 23’den önce eve gidemeyeceğim için onu da yatağa kocam yatıracaktır. Kısa ve öz söylersem: Ben bir karga anneyim!. Ne yazık ki ne kocama, ne çocuğuma, ne dostlarıma ayıracak bir dakikalık bile zamanım yok! Hele kendime ayıracak hiç zamanım yok!
Durum ne kadar vahim değil mi? Çalışan kadınlar bu duyguyu iyi bilirler.Ve biz Almanlar eşitlik, kariyer, meslek, aile üzerine kurtlar gibi birbirimizi paralarken, ne işlerimiz, ne ailelerimiz konusunda hala bir iyleşme sağlamış değiliz.
Bizler önce kafalarımızda ve kalbimizde bir değişim yaşamadan, bir iyleşme yapmadan, iyi bir aile hayatı kurmayı asla başaramayacağız.”
Bunu Alman veya Batı toplumu başaracak mı bilinmez. Başarsa bile annelerin yok olup giden hissiyatlarını, bakışlarındaki o şefkat denizini yeniden var edebilecekler mi o da ayrı bir soru. Ama Şark’ın ‘Nefesi gül kokan’ annesi Anadolu’da, Türkistan’da hala yollarımızı gözlemektedir. Onları Batı’ya getiremesek de onlardan getireceğimiz bir ses, bir nefes, bir dua, bir ‘can’ sözü belki kapitalizmin pençesinde kıvrım kıvrım kıvranan Marion Horn’lara bir reçete olabilir düşüncesindeyim.
Ümit Yaşar ne güzel söylemiş:
“Nasıl hatırlamam anacığım nasıl..
Yıkıyan oydu mürekkep lekeli parmaklarımı
Akşam biraz geciksem yollara düşerdi
Sokağa çıkarken‚ „Yavrucuğum üşütme“ derdi.
Hemen bir kazak örerdi, biraz boş kaldı mı…”
Orhan ARAS

Son Yorumlar