Mimar Sinan’ın Sâî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan iki eser Koç Kültür Sanat Tanıtım AŞ tarafından 2003 yılında yayımlandı. Eserin prestij ve halk için olmak üzere iki ayrı kalitede basımı yapıldı.
“Tezkiretü’l Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye” isimli bu iki risale, Prof. Dr. Hayati Develi tarafından yayına hazırlandı. Develi’nin titiz çalışması ile ortaya konulan bu “eleştirel basım”la artık herkesin güvenle faydalanabileceği sağlam bir metin, ilim ve kültür dünyasının hizmetine sunulmuş oluyor.
Eserin başında Doğan Kuban’ın ön sözü, Hayati Develi’nin “Mimar Sinan ve Eserlerine İlişkin Kaynaklar” başlıklı bir değerlendirmesi ve faydalanılan kaynaklar bulunuyor. Develi’nin yazdığı bölümde, Mimar Sinan’ın eserleri hakkında yazılan kitaplar ile bunlar üzerinde yapılan çalışmalar ve bu kitapların halihazırda mevcut nüshaları hakkında derli toplu bilgi verildikten sonra, “eleştirel basım”ın özellikleri ortaya konuluyor. Buradan Tezkiretü’l Bünyan için Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi bölümündeki nüshanın, Tezkiretü’l Ebniye için ise Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Emanet Hazinesindeki nüshanın esas alındığını öğreniyoruz.
Metinlerin sunuluşunda okuyucu düşünülerek sadeden karmaşığa doğru bir sıra izlenmiş.

İlk bölümde iki risale günümüz diliyle veriliyor. Hayati Develi ve Samih Rifat tarafından yapılan sadeleştirmede biraz aşırı öztürkçeci davranıldığını belirtmek zorundayız. Bu, metnin tadını biraz yavanlaştırıyor. Ancak, sayfa altlarındaki dipnotların metni zenginleştirdiğini de belirtmemiz gerekiyor.
İkinci bölümde risalelerin çeviri yazı ile orijinal üslubunu buluyoruz. Burada transkripsiyon alfabesinin bire bir kullanılmayışı faydalı olmuştur. Metnin okunması kolaylaşıyor. Sayfa altlarında gösterilen nüsha farkları “edisyon kritik”in bir gereği. Bölümün sonunda yer alan “dizin” de son derece faydalı. Aradığımız isimlere kolayca ulaşabiliyoruz.
Son bölüm, risalelerin orijinal metinlerinin fotokopilerinden oluşuyor. Bu tür neşirlerde metin fotokopileri veya tıpkı basımlarının yer alması araştırıcılar için bulunmaz bir nimettir. Kütüphanelerden günlerce uğraşarak elde edebilecekleri metinler, bu kitapla masalarına geliyor.
Bu arada eserin gözü yormayan tasarımı ve kâğıdı için yayıncıları kutlamak gerekir.
***
Tezkiretü’l Bünyan Mimar Sinan’ın başından geçen ilginç olayları anlatması bakımından önemli bir kaynaktır. Biz orada, yaşayan bir mimarbaşı buluyoruz. Her türlü efsaneden arınmış, düşmanları ve dostları olan, padişahın huzurunda tereddütler geçiren, doğru bildiğini sultanı gazaba getirmeden söylemenin yollarını arayan bir Mimar Sinan…
Kanuni Sultan Süleyman bir gün Kâğıthane taraflarına gezmeye çıkar. Orada yolları bozulmuş suların varlığını görür ve bu suların İstanbul’a getirilmesini murad eder. Saraydaki müşavereden sonra “Her san’atun üstadı ve her Bîsûtûn’un Ferhâd’ı vardur. Bu kârı mimar ile müşavere lâzımdur.” diyerek işi Mimar Sinan’a havale eder.

Mimar Sinan gerekli incelemeyi yapar ve suları bentlerde toplar. Sonra suların yeterli olduğunu ve İstanbul’a getirilebileceğini Padişaha arz eder. Padişah nasıl getirilebileceğini öğrenmek isteyince Mimarbaşı şu cevabı verir:
“Padişahum! Bunda iki tarîk vardur. Biri oldur ki, bendelerünüzün hadd ü hasri yok; buyurun, her biri hizmette can verirler. Biri dahı budur ki ücretle herkese destmüzd ta’yin oluna. Hazîne sarf olunup üstadiyye ile işlene.”
Yani demek olur ki, sizin sayısız bendeniz var. Bu işi ücretsiz yaptırabilirsiniz. Ama bir başka yol da bu işin hazineden para sarf edilip, herkesin emeğinin karşılığı verilerek ücretli yaptırılmasıdır. Bu sözleri duyan padişahın cevabı enfestir:

“Evvelki tedbürünün bize fâyidesi olmayup el hayrı olur. Tedbir sonra olan tedbirdür ki, gendü malumuzdan ücret ile getürevüz. Gimsenün zerre mikdârı hâtırı rencîde olmaya.”
Bu konuşmalarda cihan devletinin başarı sırrı da gizlidir. Sultan halkına suyu imece usulü de getirtebilir. Neticede bunu İstanbul halkı kullanacaktır. Ancak o, kendine maddi külfet yükleyen ikinci yolu tercih ederek, İstanbul’a getireceği su için yapılacak masrafları kendi hazinesinden ödemeyi kararlaştırıyor. Bir ülkede yükseliş ve çöküş bir kişinin eseri olmaz. O çağda yaşayan herkesin bunda katkısı vardır. Sinan bugün çok rastladığımız şekilde devletlulara yaranmak için sadece birinci yolu söyleyebilirdi. Belki padişah o an gaflette bulunup suyu, halkı ücretsiz çalıştırarak getirmeyi de seçebilirdi. Ama Sinan’daki ahlâk salâbeti, hükümdarı muhtemel bir yanlıştan korumakla kalmıyor, onun halk nezdindeki itibarını da sağlamlaştırıyor.
Bentlerdeki (Kemerburgaz) suyun İstanbul’a getiriliş hikâyesi bu kadarla bitmez. Suyu şehre getirme çalışmaları başlar. Su yolları onarılmaktadır. Ama halk arasında suların yeterli olmadığı, onlar için yapılan masrafın boşa gideceği şeklinde söylenmeler olur. Bina emini olan Ali Ağa bu söylentilerden etkilenir ve vezirlerle beraber Padişaha çıkarak hazinedeki paranın boş yere harcanmaması gerektiğini, zira suyun yeterli olmadığını söylerler. Bu arada Mimar Sinan’a, “Bu mimar gayb ilimlerini bilir mi ki oradaki suyun miktarını kesin olarak söyler?” şeklinde dokundurmalar da olur.
Beri tarafta Sinan, derelerin suyunu kestirip, lülelere toplamaktadır. İstanbul’a yakın en son derenin suları ile uğraşırken birden karşısında Padişahı ve birkaç adamını görür. Söylentilere sinirlenen Padişah, Sinan’ı azarlamak üzere atına atladığı gibi acele ile yola çıkmıştır ve işte bütün hiddeti üzerinde karşısında durmaktadır. Padişah kükrer:
“Mi’mâr! Bu derede ne mikdar su var?” Sinan boynunu bükerek cevap verir: “Saâdetlü Padişâhum! Tahmîn olunan üzre yazılmışdur. Beş lüle.”

Bu cevaptan sonra, orada bulunan bina emini de Sinan’ı övücü sözler söylemeye başlar. Onun, yerin altında bulunan suyun miktarını bile doğru tahmin ettiğini, insanların bundan haberdar olmadıkları için ileri geri konuştuklarını Padişaha arz eder. Sinan bundan anlar ki, kendisi çalışırken ardından pek çok dedi kodu yapılmıştır.
Padişah da bu dedikoduların verdiği öfke ile kendisini hesaba çekmeğe gelmiştir. Padişah hızını alamamıştır, diğer dereleri de görmek istemektedir. Önce yakındaki bir dereye giderler. Orada otuz lüle suyun aktığını görünce Padişah ferahlar. Zira fazladan on lüle kadar su da taşmaktadır. Demek ki su miktarı kendisine mübalağalı şekilde söylenmemiştir. Padişah sorar:
“Mi’mar gel berü! Su hemân bu mıdur? Gayri yerlerde dahı var mıdur?” Sinan da rahatlar ve kendisine yüz lüle miktarında suyun arz edildiğini ama, elli lüle de fazlalığın bulunduğunu söyler. Sonra bir başka dereye daha giderler. Orada da arz edilen miktardan fazla suyun bulunduğu görülünce padişah sakinleşir, duru sudan güzelce içer ve Sinan’a hil’at ve çeşitli armağanlar vererek sarayına döner.

Sinan Bizans zamanında yapılan su yollarını, kemerleri ve mermerleri kullanarak ve bunlara yenilerini ilave ederek Kemerburgaz sularını Kırkçeşme semtine akıtır. Durum padişaha haber verildiğinde, o semte adam gönderilerek su aldırır ve içerek tadına bakar. Ama burada bir tartışma daha çıkar. Bazı kimseler “bu suda yeni su kokusu yok, eski sudur” diyerek yeni bir dedikodu dalgası yaratırlar.
Sinan su getirmiş olmanın sevinci ile saraya vardığında Ağaların ilk sorusu “Bu suyun niçin rayihası yok?” olur. Sinan’ın cevabı hazırdır:
“Sa’âdetlü Padişâha ma’lûmdur ki, bu suyı künk ile getürmedük. Bu bir ırmağdur ki, kârgîr yollarla revâne eyledük ki, gıll ü gışden pâk bir ayn-i tabnâkdür (her türlü kirden arınmış, pırıl pırıl bir sudur.)”
Bu cevapta Sinan’ın zekâsı da gizlidir. Suyun temizliğini belirtirken kullandığı “gıll ü gış” deyimi, aynı zamanda “dedi kodu, kin ve hile” anlamlarına da gelmektedir. Bu tevriyeli kullanışla Sinan, suyun getirilişi sırasında kendisi aleyhinde söylenen sözler gibi bu son söylentinin de dedikodudan ibaret olduğunu belirtmektedir.
Bu cevabı üzerine Sinan tekrar çeşitli hediyelerle mükâfatlandırılır. Ve kendisinden bu suyu, şehrin muhtelif mahallelerine çeşmeler yaparak akıtması istenir. Padişah bu dileğini şu sözlerle dile getirir:
“Benüm maksûdum, bu su her mahalleye revâne ola. Çeşme bina olunacak yerde çeşme ve çeşmeye kaabiliyet olmayup yüksek yerlerde tatlu kuyular ola ki, su yolu içine oğraya. Tâ kim her yerde pîrler ve zâife dul hâtunlar ve uşacuk oğlancuklar destîlerin ve bardakların toldurup devâm-ı devletüme du’â eyleyeler.”

Kırkçeşme sularının hikâyesi aynı zamanda yönetici, bürokrat ve halk üçlemesinin de hikâyesidir. Kanuni devrinde Osmanlı en geniş sınırlara ve en haşmetli yapıya ulaşmış durumdadır. Yaygın kanaat böyle bir zamanda yöneticilerin zevk u safaya dalacakları şeklindedir. Ama işte bizzat Sinan’ın dudaklarından çıkan cümlelerle oluşturulan bu eserden anlıyoruz ki iş sanıldığı gibi değildir. Bağdat’tan Viyana’ya kadar milyonlarca kilometrekarelik alanda at koşturan cihan Padişahı, Kâğıthane’den İstanbul’a getirilecek su meselesi ile de bizzat ilgilenmektedir. İşi Sinan’a havale ettikten sonra da peşini bırakmaz ve en küçük bir olumsuz durumda Kâğıthane’ye kadar giderek durumu tedkik eder. Sinan’ın işinin ehli bir kimse olduğunu görünce de onu ödüllendirir.
Sinan ise sadece işinin ehli değil, aynı zamanda sağlam şahsiyetli birisidir. Dedikodular karşısında yılmaz, küsmez. İşini en iyi şekilde yapmaya çalışır. Padişaha yaranmak için onun hoşuna gidecek şeyleri söyleme yolunu tercih etmez. Seçenekleri olduğu gibi sunarak, seçimi Padişaha bırakır. Eserleri de şahsiyeti gibi sağlam ve pürüzsüz olduğu için Sinan hâlâ yaşar. Böyle bir insana “Ser-mimarân-ı hassa” unvanını verme basireti gösteren Kanuni Sultan Süleyman’ın adı da bu eşssiz mimarın eserleri ile kıyamete kadar yaşar.
Kemerburgaz sularının Kırkçeşme’ye gelmesinden sonra, Padişahın şehrin her yerine yeni çeşmeler yapılmasını buyuran iradesi ise beni en çok etkileyen bölümdür. Halkına bu kadar müşfik olan ve bunu iradesininin üslubuna bu kadar duygulu yansıtan bir hükümdarı yüceltebilecek en önemli özelliği belki de budur. Çeşme yapılabilecek yerlere çeşme yap, çeşme ile su ulaştırılamayacak yüksek yerlere kuyular kazdır ve su yolunu onların içinden geçir ki yaşlılar, takatten düşmüş dul hanımlar ve küçük çocuklar testilerini ve bardaklarını o sudan doldurarak yürek yangınlarını soğutsunlar.
Soğutsunlar ve devletin devamına dua etsinler. İşte devlet-i ebed-müddet anlayışı altında yatan sırrın “Muhteşem Süleyman”ın ağzından ifadesi… Halkının duasını almayan devlet ne kadar sürebilir ki…
Tezkiretü’l Bünyan’da Sinan’ın eserlerini yaparken karşılaştığı nice anekdotlar var. Bunları da başka yazılara bırakalım.
Böyle nefis bir metni istifadeye açtığı için Hayati Develi’ye sonsuz teşekkürler… Büyük Süleyman’a, Büyük Sinan’a ve Sâî Mustafa Çelebiye binlerce rahmet…

İsa KOCAKAPLAN
(Edebiyat Burcu, 2011)

Son Yorumlar