I
Şehir merkezinden uzaklaştıkça henüz görmediğimiz denizin serinliği yüzümüze vuruyor. Keyfimiz yerinde. Çocukluğumun yazlarından kalma özlem dolu bir koku sabah kahveme karışıyor. Toprak ve taze ot kokusu. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?
Yeter ki bana doğa olsun.
İlk yudumda anımsıyorum o ele avuca sığmaz günleri.
Yaz tatili boyunca erik ağaçlarından inmez, cevizi ağacın tepesinde yerdik. Karnımızı ağrıtana kadar yediğimiz kirazlardan kulaklarımıza küpe yapmaktan da geri kalmazdık.
En ince dallara uzanıp annesinin yüreğini ağzına getiren ben, yakalanınca bir güzel kötek yiyen yine ben. Ağustosun sonuna doğru yavaş yavaş göç başlardı. Yaylanın tüm nimetlerinden kısmetimi an be an toplar, beş dakika yerimde durmazdım.
Denizi sevdiğim kadar elbette başı dumanlı dağların yamaçlarında koşup oynamayı da severdim.
Şimdi bakıyorum da; bukalemun çocuklardık biz. Yaylada olduğumuz vakitlerde gün bitmez, gün bize yetmezdi. Koalalar gibi ağaçlardan inmezdik. Sıkılıp başka bir oyun aradığımızda buz gibi akan pınarlardan üstümüzü başımızı ıslata ıslata su taşırdık. Kar suyundan donan ayaklarımız uyuşur, çamura batmış terliklerimizden fışkıran parmaklarımızı zapt edemezdik. Paçalarımız ıslanmış ne gam! Suyun başındaki kavak ağaçlarının hışırtısını dinlerken dağdan esen poyrazla kuruyuverirdik.
Sonra koşardık yamaçlara doğru kozalak toplamaya. Üç beş ağacın altına düşen kozalaklar bir çuvalı dolduruldu. Bir çuval, bir çuval daha. İşin asıl zor kısmı toplama işi bitip çuvallara doldurduktan sonra başlardı. Çuvalı üç kişi tutuşur, dördüncünün sırtına hop yüklerdi. Tabi ki bunu tek hamlede başaramazdık. Salla salla daha güçlü fırlat. Yine olmadı. Çuval yerde. Sonunda başarırdık başarmasına da, omuzumuza yüklediğimiz çuvallardan fışkıran kozalaklar minicik sırtımıza batıp bizi ciyak ciyak bağırttırırdı. İşte o zaman işin en eğlenceli kısmı başlardı. Sırtımızdan attığımız çuvalları ha gayret yamaçtan aşağı doğru yuvarlardık. Yün keleplerle belinden bağladığımız dokuma çuvallar aşağıya kadar yuvarlanır, evin tahta çitlerle çevrili bahçesine kadar varırdı.
Bacak kadar boyumuzla adamakıllı işler başaran biz bir kelebeğin peşinden akşama kadar koşacak kadar da çocuktuk. Kavanozumuz da cebimizde. O rengarenk kelebekleri yakalardık yakalasamasına da ah o kapağı her seferinde kaybetmek yok mu! Güneşin evine doğru yol alıp ölgün ışıklarını yamaçlara bırakmaya başladığı anda kelebek avcılığından sıkılır üzüm bağlarına koşardık. Ne cebimizde telefonumuz ne de kolumuzda saatimiz vardı. Bizim göre o zamanın saati de buydu. Güneş dağı aşmamışsa oyuna daha vakit vardı.
Kuş avlayanlar, odun kıranlar, beş taş oynayanlar da sıkılmış olacaklar ki, sesimizi duyan bağa hücum ederdi. İşçi arılar gibi bir anda toplandığımız bağda hasat bitmiş olsa da dallarında açlığımızı bastıracak kadar salkımlar mutlaka olurdu. Üzümün suyunu bileklerimizden akıta akıta yerken çoktan ebeyi seçmiş, oyunu kurmuş olurduk.
Kendi kendimizi kaybedecek derecede saklanırmışız ki bir süre sonra saklambaç unutulur, asmaların arasından kim önce çıkacak oyunu başlardı. En hızlı oynadığımız oyundu bu. Çünkü akşam oluyordu. Güneş saatine göre eve dönme vakti gelmek üzereydi. İşiteceğimiz azarın, yiyeceğimiz terliğin korkusuyla kendi yolumuzu kendimiz bulur, koşa koşa eve dönerdik. Şimdilerde olduğu gibi yoktu öyle
“Anneeee aneeee!! Korkuyorum anneeeee!!
Gel beni kurtaaar!”
Doğanın kanunuydu bu. Nasıl kaybolduysan öyle bulacaktın yolu.
Ülkü OLCAY

Son Yorumlar