Türkçede anlamdaş olan it ve köpek sözlerinden ilki, yazılı kayıtlarımıza göre, yaklaşık 1300 yaşında. Adına dikilen yazıtta Bilge Kağan, babasının İt Yılı’nda vefat ettiğini söylüyor. Bu sadece yazılı bir kanıt; kuşkusuz çok daha öncesi de var. Öte yandan köpek nispeten daha yeni bir sözcüktür; ilk kayıt 14. yüzyılda yazılmış olan Kitabü’l-idrak li-Lisani’l-Etrak (Arapça-Türkçe “Kıpçak Türkçesi” sözlük ve gramer kitabı) adlı eserde geçmekte. Oğuz Türkçesine ait kayıtlar daha geç dönemlere ait; Osmanlıca sözlüklerde bulabildim ben. Sözcüğe ilişkin en ayrıntılı bilgileri Şemsettin Sami vermiş. Ahmet Vefik Paşa, “ehlî it” yani “evcil it” diye açıklamış. O hâlde köpek evcilken it’in evcil olmadığını mı varsaymalıyız? Mantıklı görünmüyor… Bugün, ölçünlü (standart) Türkçede köpek; Türkiye Türkçesi ağızlarında ise it sözcüğü yaygındır.
- yüzyılın eşsiz eseri Divanü Lügati’t-Türk’te çok sayıda atasözü ve şiirde kullanılmıştır, itsözcüğü: “İt ısırmas, at tepmes deme.”(İt ısırmaz, at tepmez deme.). “Yazıda böri ulısa ewde it bağrı tartışur.” (Kırda kurt ulusa evde köpeğin bağrı sızlar. Bu söz akrabaların birbirine yardım etmeleri için söylenir.) “Kul yagı, it börü.’ (Kul düşman, it kurttur.). “Kudugda suw bar, it burnu tegmes.” (Bir şeyi isteyip de ona ulaşamayan, başkasının yemeğine göz dikerek onu ele geçiremeyen kimse için söylenir.). Yine tarihî sözlüklerimizde, Osmanlı saraylarında av köpekleriyle ilgilenen kimseye itçi; yorulmak bilmeyen dayanıklı kişilere de it canlı dendiği kayıtlı.
Ansiklopedilerin verdiği bilgilere bakılırsa köpek, binlerce yıldır insanoğlunun hizmetinde. Önce avcılık için evcilleştirilmiş, zaman içinde koruyuculuk ve çobanlık görevini de üstlenmiş. Eski Mısır’da kutsal sayılan köpekler, bugün özellikle şehir hayatında, Abbas Sayar’ın ifadesiyle can şenliği olsun diye beslenmektedir. Ne var ki bu sadık dostlarımıza karşı çok da vefalı değiliz. Köpek ya da it ile ilgili söz varlığımız ağırlıklı olarak olumsuz çağrışımlara sahip… En ağırını Namık Kemal söylemiş:
Muini zalimin dünyada erbâb-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten
Bu güçlü dizelere –esasında baştan sona Hürriyet Kasidesi’ne– hayran olmamak elde değil… Ne var ki alçaklıkta mertebe kazanmış insanları köpeğe benzetmek, bu sadık dostlarımıza karşı haksızlık gibi geliyor bana… Önce evcilleştirmek için bir yığın çaba göster; ardından da lanet oku. Hiç de adil görünmüyor… Türkçe Sözlük’te hem köpek hem de it sözlerinin sövgü olarak kullanıldığı da kayıtlı.
Orhan Veli, Kuyruklu Şiir’inde sokak kedisiyle ciğercinin kedisini karşılaştırır. Bir parça kemik için her gün aslanlarla boğuşmak zorunda kalan sokak kedisinin karşısında kalaylı kaplardan beslenen, bunun için de birilerine sürekli kuyruk sallamak zorunda kalan ciğerci kedisi vardır. Şiirdeki metaforları açıklamaya gerek yok. Kanık, daha şiirin başında söyler, bu iki farklı dünyanın bir araya gelemeyeceğini:
Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
Orhan Veli’ye uyup ben de şehir köpekleriyle köy köpeklerini karşılaştırayım. Yörüklerin çok sık kullandığı ve bu yazının başlığını oluşturan atasözünün daha iyi anlaşılması için böyle bir kıyaslamayı yapmak zorundayım. Bugün şehirlerde gördüğünüz köpeklere benzemez köydeki köpekler; bir defa asıl görevinin evi barkı korumak olduğunun farkındadır, köydekiler. En küçük bir kıpırtıda kulaklarını diker; gördüğü her karaltıya hırlar; hareket eden her nesneye karşı sürekli tetiktedir. Hele bazıları, evin önünden geçip giden araçların bile peşine düşüp kovalamayı asla ihmal etmez. Benim çocukluğumda köyde, nenemin deyişiyle adamcıl köpek sayısı yok denecek kadar azdı. Adamcıl deyince, balıkçıldaki gibi adam yiyen değil tabi… İnsana yaklaşan, insanla dost olan demektir, adamcıl.
Köyün içinden geçip Tarsus plajına giden yol, hafta sonlarında nispeten kalabalık olurdu. Köyümüzün hiç de adamcıl olmayan köpekleri, yoldan geçen her arabanın peşinden iki-üç yüz metre havlayarak koşar; tehlikeyi yeterince uzaklaştırdığından emin olduktan sonra, zafer kazanmış kumandan edasıyla gurur ve sükûnet içinde eve geri dönerdi. Gün boyu süren bu git gel döngüsü sonunda zavallı köpek, farkında olmasa da, bitap düşerdi.
Plaj yolu, kocaman bir S harfi çizerek geçip giderdi, köyün içinden. S’nin ilk kavisi köyün girişine, diğer kavisi ise yaklaşık bir kilometre sonra çıkışına denk gelirdi. Tarlaya giden traktörler ya da plaja giden pikaplar ister istemez her iki kaviste de yavaşlamak zorundaydı. Bu zorunluluk, biz çocuklar için tehlikeli bir oyun demekti. İlk dönemeçte yavaşlayan traktör ya da pikap kasasına asılmak, köylünün ifadesiyle zılınmak, çok eğlenceli ama bir o kadar da tehlikeliydi. Araç diğer dönemeçte yavaşlayana kadar açık havada üç beş dakika süren keyifli bir yolculuk… Şansımız yaver giderse dönüş için de başka bir arabaya denk gelirdik. Ama eskiden çok da araba olmadığından dönüş yolunda genellikle tabana kuvvet…
Nenem gönderdiği yerden geç geldiğimde ya da bu tehlikeli oyuna kapıldığımı fark ettiğinde “Canına mı susadın sen? Zaten emanetsin elimde. Emanet atın kuskunu kırık olur… Başına bir şey gelse ne derim ben babana!” diyerek çıkışır; öfkesi biraz yatıştıktan sonra da munis bir sesle nasihat etmeye başlardı: “Akılsız iti yol gocadır, yavrum. İki dakikada arabaya zılınarak gittiğin yolu 10 dakika yürüyerek geri gelmek akıllı adam işi mi?” Bu nasihat beni bu tehlikeli oyundan vazgeçirmeye yetmese de nenem aslında yerden göğe kadar haklıydı. Ömrünü hareket eden her nesnenin peşinden koşarak geçiren köpekler öylece kocayıp gidiyordu, işte.
Sizce, şehirlileşmiş yeni nesil, bu atasözünü ne kadar anlayabilir? Tasması sahibinin elinde, vızır vızır işleyen bir trafikte geçip giden arabaları umursamayan köpeklere bakarak bu atasözünün anlatmaya çalıştığı hakikati görmenin imkânı var mıdır? Allahtan dilimizde anlam bakımından buna muadil başka bir atasözü daha var: Akılsız başın cezasını ayaklar çeker! Her iki atasözü de “harekete geçmeden önce iyice düşünüp plan yapmayı, acele edip yok yere sağa sola koşturmamayı” öğütler. Aksi durumda yorgunluktan başka bir şey geçmez elimize.
Son bir soru daha… Anlam bakımından aynı kapıya çıkan bu iki atasözünden hangisi daha güçlüdür, sizce? Bir defa aynı hakikati daha az sözcükle ifade edebildiğinden “Akılsız iti yol gocadır.” sözü, ikincisine göre daha kullanışlıdır. Dilde evrensel olan “en az çaba” ilkesini hatırlayalım. Hem, doğaya ve hayvanlara gönderme yaptığından çağrışımı daha zengindir, “Akılsız iti yol gocadır.” sözünün. Psikolinguistler, “soyutlama” becerisinin dil ve zihin dünyasını zenginleştirdiğini söyler. Öğrenmede “soyutlama” becerisi erken gelişen çocuklar, akranlarına göre daha başarılıdır. “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.” sözü bu bakımdan da zayıf kalır ilkinin yanında.
Neyse, bütün bu açıklamaları yapmasam da siz zaten daha yazının başında anlamışsınızdır, benim oyumun “Akılsız iti yol gocadır.” sözünden yana olduğunu.
Mustafa SARI

Son Yorumlar