Köyde Can Dostuydu, Şehirde Düşman Oldu – Modern İnsanın Tarihsel Mirasını İnkârı

Bu satırlar, tüylü çocuklarım Can Bey ve Sasha’ya adanmıştır.

İnsan ile köpek arasındaki bağ, modern şehirlinin hayal edebileceğinden çok daha eskidir. İnsan türü tarihinin %95’ini avcı–toplayıcı olarak geçirdi; yani tabiatın ortasında, karanlığın, yırtıcıların ve bilinmezliğin ortasında yapayalnızdı. Gece çöktüğünde, ateşin titrek ışığı bile insanın içindeki ölüm korkusuna çare olamıyordu. Bilinmeyenle baş başa kalmanın ürpertisi içinde yaşayan o ilk insan, yaşadığı o tarifsiz korkuyu ancak yanında uyuyan, nefes alan, o sadık, o gözü kara dostu sayesinde yenebiliyordu: köpekle.

Bu dönemde köpek, insanın sevgi göstermek için romantik duygularla evcilleştirdiği bir canlı değil; avlanırken ve pusudaki tehlikelerden korunurken en büyük müttefikiydi: “Can dostuydu.” İnsanın göremediğini görüyor, insanın duyamadığını duyuyor, yaklaşan ölümcül tehlikenin kokusunu alıyordu. İlk insanlar için köpek bir “hayvan” değil, gecenin karanlık kapısında nöbet tutan, insanın hayatta kalmasını sağlayan bir kader ortağıydı.

İnsanlığın en hayati icadı ateşse, ikincisi köpek ile kurduğu bu kadim ittifaktı; çünkü bu iki unsur olmadan Homo sapiens’in bugün hayatta olup olmayacağı bile belirsizdi.
Yerleşik yaşama geçildikten sonra da bu bağ kopmadı; tam tersine güçlenerek devam etti. Köpek, sürüleri koruyan, tarlayı bekleyen, vahşi hayvanları uzak tutan, insan uykudayken düşman yabancıları gözeten bir güvenlik sistemi, bir yaşam sigortasıydı.
Avcı-toplayıcı ve tarım toplumunda köpek, insan emeğini, malını ve canını koruyan bir gölge muhafızdı.

O dönemde devlet yoktu; polis yoktu, jandarma yoktu; güvenlik kameraları yoktu. Vahşi doğanın ortasında insanı yaşama bağlayan, gecelerini güvenli kılan tek varlık köpekti. Köpek, göçebe ve tarım toplumunun hem bekçisi hem de en sadık dostuydu.

Bu nedenle köpek, erken uygarlıklarda sadece bir hayvan değil; güvenliğin, dayanışmanın ve hayatta kalmanın garantisi olarak görülürdü. Bu bağ yüzbin yıllarca değişmedi; çünkü insanın koşulları değişmedi. Tehlike hâlâ oradaydı, doğadaydı; gece hâlâ karanlıktı; insan hâlâ zayıftı.

Dağlarda, köylerde, mezralarda bu kadim ortaklık uzun süre korundu. Dağlarda köpek sürünün etrafında çember çizerek devriye atar, kurtları ve diğer tehditleri gözetler, gerekirse ölümcül kavgalara girerdi. Yaylalarda gece çökünce, köpek, köylülerin ve çobanların gözlerini huzurla kapatabilmesini sağlayan tek güven kaynağıydı.

Evde, tarlada, bahçede domuzu, tilkiyi, ayıyı uzak tutan köpek, köylünün kümesinin ve mahsulünün güvencesiydi. Köpek, tarım insanı için hâlâ aynı anlamı taşıyordu: hayatta kalmak, güvenlik, sadakat ve düzen. Bu yüzden köylü için köpek bir “sorun” değil, varoluşsal bir ihtiyaçtı. Köpek beslemek bir merhamet işi değil, ortak yaşamın doğası ve gereğiydi.

Bugün şehirde sokak köpeği görünce korkan, tiksinen insanların ataları ve dedeleri aynı hayvanla doğanın ortasında omuz omuza yaşam mücadelesi vermişti.
Yani köpekten korku, modern insanın sonradan inşa ettiği bir duygudur; doğayla iç içe yaşayan insan için köpek can yoldaşıdır, onunla kaderini birleştir ve birlikte yaşar.

Köyden Kente Göç: İnsanın Tarihsel Hafızasından Kopuşu

Türkiye, son 70 yılda dünyanın en hızlı ve çarpık kentleşme süreçlerinden birini yaşadı. Köyden kente göç eden insanlar sadece evlerini, tarlalarını, toprağın kokusunu geride bırakmadı; yüzbinlerce yıllık kader ortağını da geride bıraktı.
İnsan şehre taşındı ama onlarca asıl süren varoluş ittifakı köpeği de kadim dostunun izinden şehir sokaklarına savurdu.

Ne var ki modern şehirleşme, insanın yüzbinlerce yıllık vefa hafızasını birkaç on yılda söküp attı. Şehir insanı, doğayla bağını kaybetti; köpekle olan o kadim, o tarihsel ittifakını unuttu. Şehir insanının ne sürüsü vardı, ne karanlık ormanı, ne de doğayla bir bağı. Artık gece karanlığını dinlemek, tehlikeyi koklamak, sessizliği gözetlemek zorunda değildi.
Modern insan için tehlike artık doğada değil; trafikte, plazada, sabah alarmında, yetişemediği mesai ve toplantıdaydı.

Arkasında bıraktığı, terkettiği köyde, mezrada, yabanda, o koruyucu, o yoldaş, o güvenlik ve sadakat sembolü olan köpek, şehirde bir anda “sorun”, “gürültü”, “kirlilik”, “tehlike” damgasını yemeye başladı.
Bu kopuş, köpeğin de kaderini değiştirdi: yüzbinlerce yıldır insanla birlikte çıktığı o yolculuktan, o amansız ittifaktan sonra insan şehirlere doluşurken, köpek bu dönüşümün bedelini sokaklarda ödeyen sessiz kurbana dönüştü.

Dini–Kültürel Manipülasyon

Köyden şehre akın etmiş kalabalıklar, kısa sürede köpeği “pis”, “tehlikeli” ve “uğursuz” ilan ederken, bu dönüşümün arkasında güçlü bir dini-kültürel manipülasyon da vardı elbet.
Bazı fıkıh yorumlarında köpeğin salyasıyla ilgili temizlik hükümleri, toplumda “köpek pisliktir” şeklindeki yüzeysel bir algıya dönüştü.
“Melek girmez” hurafesi ise en çok tekrarlanan cümlelerden biri oldu:

“Evde köpek olursa melekler girmez.”

Avcı–toplayıcı ve tarım insanı köpekle yan yana, koyun koyuna yaşarken, modern şehirli insan bir anda köpeği melekleri kaçıran “uğursuz” bir varlık olarak kodladı. Böyle bir zihinden hayvan sevgisi, merhamet veya diğer canlı türleriyle sağlıklı ilişki beklemek mümkün olabilir miydi? Sonuç ortada: sokaktaki kaderine terkedilmiş, savunmasız, yarı aç, biçare hayvanlara sadistik ve hunharca işkenceler, katliamlar…

Oysa işin ironisi şudur: aynı toplum, Kur’an’ın Kehf suresindeki köpeği –Kıtmir’i– onurlandıran kıssayı görmezden gelmektedir.
Mağaradaki gençleri koruyan sadık bir bekçi olarak tasvir edilen o köpek, dinin vefaya verdiği değerin en güçlü simgelerinden biriyken, bu örnek dindar olduğunu söyleyen kesimler tarafından bile neredeyse hiç dile getirilmemektedir.
Çünkü o kıssa, köpeği şeytanlaştıran, pislik ilan eden kültürel-dini hurafeyi kökünden çürütebilirdi.

Modern insanın köpekle olan tarihi bağının kopuşu, aslında insanın kendi köklerinden kopuşudur.

Bugün şehirlerde köpekten nefret eden, tiksinen kalabalıklar, farkında olmadan kendi geçmişini, atalarının mirasını da inkâr etmektedir. Doğadaki en kadim dostuna ihanet etmektedir.

Atalarının “can dostu” olan köpek değişmedi; değişen köpek değil, insanın kendisi… Değişen, insanın köklerinden kopmuş, kirlenmiş, hastalalıklı ruhudur.

Orhan BAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir