Mehdi Bey, Abdullah Sur’la ilgili kitabınızda “Abdullah Sur kitabına Mehemmed Hâdi’nin adını anarak başlamak istiyorum” diyorsunuz. Anladığımız kadarıyla Mehemmed Hâdi önemli bir isim. Kimdir Mehemmed Hâdi? Bilgi verebilir misiniz?
19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında yetişmiş olan Azerbaycan aydınları, tıpkı diğer Türk devletlerindeki aydın kesimi ve oralardaki gelişmeleri takip ettikleri gibi kendi içlerindeki simaları ve çalışmaları da çok yakından takip etmişlerdir. Bundan dolayı Azerbaycan aydınları birbirlerinden etkilenmiş ve birbirleri arasında pek çok sanatsal, kültürel ve düşünsel ilişki kurulmuştur. Mehemmed Hâdi ve Abdullah Sur arasında da böyle bir ilişki söz konusu olup Abdullah Sur da Mehemmed Hâdi’nin geçtiği yollardan geçmiştir. Bundan dolayı söz konusu çalışmamıza Mehemmed Hâdi’yi anarak başlamış bulunmaktayız.
Azerbaycan edebiyatında romantizm akımının en önemli temsilcilerinden olan Mehemmed Hadi 1879 yılında Şamahı’da doğup 1920 yılında Gence’de vefat etmiştir. Gerçek ismi Ağa Mehemmed’dir.
Sık sık belirttiğimiz gibi, hayatı inkılâplar ve savaşlar dönemine tesadüf etmiş bulunan Hâdi, politik açıdan oldukça karmaşık bir dönemde yaşamasının yanı sıra, özel hayatında da büyük dalgalanmalar ve keşmekeşler yaşamış bir şairdir. Babasını erken yaşta kaybeden Hâdi, annesinin bir başkası ile evlenmesinden dolayı hem babasız hem de annesiz büyümüştür. Kendisini ve kız kardeşlerini babaannesi ve diğer yakın akrabaları yetiştirmiştir. Çeşitli ulema ve müderrislerden iyi bir eğitim almıştır.
Çocuk yaşta edebiyat ile ilgilenmeye başlayan Hâdi yazma eylemine şiirle başlamıştır. Hem bireysel hem de toplumsal konulu pek çok şiire imza atmıştır. Olgunlaşması ve Azerbaycan’ın içinde bulunduğu zor durumlardan hareketle şiirlerinin ihtivası daha toplumsal konulu olur. Ancak sanatlı tarzı her zaman kendini belli eder. Dini kaynaklardan, klasik Doğu edebiyatlarından, klasik ve çağdaş Türk edebiyatından beslenmiş olan Hâdi, Batı felsefesi ve edebiyatıyla da mümkün mertebe ilgilenmeye çalışmıştır. Edebiyatın, toplumun çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini savunan Hâdi hem makalelerinde hem de şiirlerinin çoğunda insan, toplum, devlet, vatan, millet, kültür vesaire hakkında görüşlerini ortaya koymuştur.
Hâdi henüz hayattayken Firdevs-i İlhâmât (1908), Şükûfe-i Hikmet (1914), Aşk-ı Muhteşem yahut Eflâtun Sevgisi (1914) ve İnsanların Tarihî Faciaları yahut Elvâh-ı İntibah (1918-1919) isimli dört kitap neşretmiştir. Eserlerinin geri kalanı ise Hayat, Taze Hayat, İttifak, Terakki, Sedâ, Sedâ-yı Hak, Basiret, İkdam, Doğru Söz, Tekâmül, İrşad, Sovgat, Yeni İrşad, Yoldaş, Azerbaycan, Füyûzât, Debistan, İkbâl, Işık ve Evrak-ı Nefise, Sabah, Tanin, Senin, Mehtab, Şehbâl ve Rübâb gibi gazete ve dergilerde yer almıştır.
Mehemmed Hâdi, Azerbaycan edebiyatının ve aydınlanma döneminin en önemli simalarındandır. O, sanatın gelişimi için çalıştığı gibi Azerbaycan toplumunun modernleşmesi için de uğraşmıştır. Cehalete karşı mücadele, eğitimi ve aydınlanmayı teşvik, Hâdi’nin eserlerinin en önemli konularındandır. İlme büyük değer vermiş, aydınların ve matbuatın millet hayatındaki rolünü oldukça önemsemiştir.
Hakkında kitap yazdığınız Abdullah Sur ismi ile nerede karşılaştınız? Kimdir Abdullah Sur? Neden adına kitap hazırlama ihtiyacı duydunuz?
Yüksek lisans tezi olarak Mehemmed Hâdi’yi konu edindiğimizde eski Azerbaycan basınına ait pek çok yazı tarafımızca incelenmiştir. Bu araştırmalar sırasında Mehemmed Hâdi’nin yer aldığı pek çok gazete ve dergide çeşitli zamanlar içerisinde Abdullah Sur’un da imzası bulunmuştur. Bu kadar çok yazısı olduğuna göre Sur da önemli biri olmalıydı. Sovyet dönemi kaynakları ise Sur’u çok da önemli bulmamaktaydı. Bu kadar yazısı olan bir isim üzerine müstakil bir kitap yazılmamış, eserleri derlenip basılmamıştır. Bundan dolayı doktora tez konusu olarak Abdullah Sur hakkında bir çalışma yapmaya karar verdim. Araştırmalarımız sonucunda Abdullah Sur’un dönemin basınına yansımış yetmişten fazla yazısına ulaşılmıştır. Bu yazıların önemli bir kısmı Bakü’de yayımlanan gazete ve dergilerde çıkmıştır.
Asıl adı Muhammedzade Abdullah Tevfik olan Abdullah Sur, 6 Ağustos 1882 yılında Gence’de dünyaya gelmiştir. İlk eğitimini Gence’deki Mekteb-i Hayriye’de alır. 1898 yılında okuduğu mektebe öğretmen olarak atanır. Bu mektep kapandıktan sonra Gence “kazavat-hane meclisinde (kadı konağında)” yazman olarak çalışır. 1903’te Tiflis’e giderek Türkçe olarak çıkan Şark-ı Rus gazetesinde düzeltmenlik yapar. Aynı gazetede birkaç makalesi yayımlanır. Bu yazıları Abdullah Sur’un ilk yazılarıdır. Gazete kapanınca Bakü’ye geçer, sonra Gence’ye dönerek kazavat-hanedeki görevine devam eder.
6 Mart 1906 tarihinde eğitim almak için İstanbul’a gider. İstanbul’da iki yıl sekiz ay kalmıştır. Bu sürede İstanbul Dârülfünunu’na devam ettiği söylenir. Rıza Tevfik ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan özel dersler alır. Kasım 1908’de Gence’ye dönmüştür. Dönüşünün ardından iki yıl önce açılmış olan Medrese-i Ruhaniye’de Türkçe ve tarih öğretmenliği yapar.

Abdullah Sur, 24 Mart 1910’da “kör bağırsak (apandisit)” hastalığına yakalanır. Tiflis’te birkaç defa ameliyat olmasına rağmen iyileşemez. Bunun sonucunda 8 Mayıs 1912 tarihinde, henüz 29 yaşındayken Tiflis’te vefat eder.
Abdullah Sur hayatı boyunca pek çok makale, hikâye, deneme ve şiir yazmıştır. Bu eserlerinin bazıları elyazması çalışmalarında kalmıştır. Edebiyat tarihi konulu yazılarını Türk Edebiyatına Bir Nazar adlı eserde toplamaya çalışır. Bu konuda dört müstakil yazı yayımlatmıştır: “Bir Türk Şairesi Nigâr Hanım”, 25 Mayıs 1907; Sinan Paşa’ya Bir Nazar”, 29 Eylül 1907; Fuzuli’ye Bir Nazar”, 19–24 Ekim 1907; “Nef’i’ye Bir Nazar”, 27–28–29 Aralık 1909; 4–11 Ocak 1910.
Yayımlatmaya imkân bulamadığı yazılar şairin kişisel defterlerinde bulunmaktadır. Söz konusu defterler kitabımız içerisinde incelenmiştir. Bu defterlerde edebiyat tarihi, iktisat, eğitim vb. konularla ilgili yazılar yer alır.
Abdullah Tevfik’in ilk makalesi Tiflis’te, Türkçe neşredilen Şark-ı Rus gazetesinde çıkar. Burada, bazıları haber niteliği taşıyan toplam on yazısı yayımlanır. Abdullah Tevfik, Şark-ı Rus’taki makalelerinde “Abdullah Muhammedzade”, “Abdullah Muhammedzade Gencevî” ve “Bir Adam” imzalarını kullanır. Şark-ı Rus’tan sonra, Ahmet Ağaoğlu ile Ali Bey Hüseyinzade’nin Bakü’de çıkardıkları Hayat gazetesinde yazmaya başlar. Bu yayın organında da bir hikâye ve iki makalesi yayımlanır. Hayat gazetesinde ilk kez “Sur” imzasıyla görülür. Abdullah Tevfik artık, “Abdullah Sur” olarak tanınacaktır.
Abdullah Sur’un “Kahraman Kulu” ve “Bir Mollanın Hayatı” adlı iki adet hikâyesi bulunmaktadır. Gerçekte bir fikir adamı olan Sur, hikâyelerini de fikirlerini anlatmak, kendisini rahatsız eden durumları etraflıca tasvir etmek ve bazen idealize ettiği bir kahramanı kalemiyle “yaratmak” amacıyla yazmıştır. Sur, “Kahraman Kulu” adlı hikâyesini Hayat gazetesinin 9 ve 10 Ağustos 1905 tarihli 46 ve 47. sayılarında tefrika ettirmiştir. Abdullah Sur’un “Bir Mollanın Hayatı” adlı ikinci hikâyesi Terakki gazetesinin 1909 yılına ait dört ayrı sayısında tefrika edilmiştir. Hikâyede, Naki adlı bir adamın hayatı anlatılmaktadır.
Sur’un, fikirleriyle öne çıkan bir yazın adamı olmakla beraber, estetik kaygısı taşıyan sanatsal metinleri de bulunur. Bunlar Sur’un deneme yazıları ve şiirleridir. Diğer yazılarında gayet sade bir dil kullanan Sur, “şairane betimlemeler” yaptığı zaman “kim bilir hangi kahkahadan doğan kızıl kahkahalar”, “kim bilir hangi zarif, hangi nermin parmakların kımıldamasına tabi çalgıdan kopan… seda” gibi klasik Türk şiirine özgü imgeleri diline ve kalemine getirir. Fakat Sur’un dili, her şeye rağmen, anlaşılmaz ölçüde ağırlaşmaz, doğallığını ve akıcılığını kaybetmez. Bazı betimlemeleri ise sade güzelliğini büsbütün korur. Sanatsal metinlerinde Sur, hayatı sorgularken ve bu sorgulamanın bir neticesi olan ruh halini anlatırken doğayla paralellik kurar. Sur’un sanatsal metinlerine, duyguların yoğunluğu ve coşkunluğu hâkimdir. Bu metinlerde Sur, insanoğlunun çeşitli duygularını renkli benzetmeler, yükselip alçalan bir heyecan hâli, ünlemler, sorular, emirler ve ricalardan oluşan hitaplar ve diğer üslup oyunlarıyla anlatmış, okurlarına aksettirmeye çalışmıştır.
Elimizde Abdullah Sur’un, o sırada İstanbul’da bulunan Rus Türkolog Gordlevski’ye Gence’den gönderdiği 1909 tarihli iki adet de mektup bulunmaktadır. Bunların yanı sıra kataloglarda Abdullah Sur’un imzasının bulunduğu basılı tek bir kitap karşımıza çıkmaktadır. Bir ders kitabı olan bu eserin adı İkinci Kitap: Elifbadan Sonra Kıraat Kitabı’dır.
Hocam, Mehemmed Hâdi ve Abdullah Sur’un yaşadığı 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başları bütün dünyada değişim, dönüşüm ve yenileşmenin hızla gerçekleştiği bir dönem olmuştur. Bu zamanın Azerbaycan’ı hakkında neler söylersiniz? Neler yaşandı Azerbaycan’da?
19. yüzyılın ortaları ve 20. yüzyılın başları, Azerbaycan coğrafyası için gelişimlerin ve değişimlerin ortaya çıkıp yaşandığı bir dönem olmuştur. Azerbaycan’daki bu değişim ve gelişimlerin siyasi, ekonomik, kültürel, sanatsal ve toplumsal nitelikli bir çerçeve içinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz.
19. yüzyılın ikinci yarısı, Azerbaycan tarihinde milli bilincin uyanma ve şekillenme dönemi olarak özel bir yere sahiptir. Yüzyıl sonuna doğru hızlanan siyasi hadiseler 20. yüzyıl başlarından itibaren baş döndüren bir ivme kazanır. Bu dönem, siyasi bağların kısa bir süre önce koptuğu fakat sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin aynı yoğunlukta devam ettiği İran’da da hayati önemler taşıyan değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir.
Rusya’nın sosyal, ekonomik ve siyasî hayatındaki hareketlilik, 1904-1905 yıllarında Rusya ve Japonya arasında sürmüş olan savaş sırasında daha da arttı. Olaylar, 9 Ocak 1905 tarihinde başlayan I. Rus inkılâbıyla neticelenir. Rusya’nın çeşitli kentlerinde, Potyomkin zırhlı gemisinde ayaklanmalar baş gösterir. Aynı senenin aralık ayında yaşanan silahlı çatışmalar, devrin hareketliliğinin en tepede olduğu olaylardır. I. Rus inkılâbı, 1907 yılının haziranında, Çar’ın Devlet Duması’nı (Rusya parlamentosunu) feshiyle birlikte bastırılmış oldu.
Söz konusu dönemde ortaya çıkan değişiklikler, Azerbaycan’ın da içerisinde dâhil olduğu Rusya İmparatorluğu’nda da yaşanmıştır. 1905 yılında Rusya’da Birinci Rus Devrimi’nin gerçekleşmesi, 1906 yılında İran’da ilk Anayasa’nın onaylanması gibi çalkantıların Azerbaycan’ı etkilememesi imkânsızdı.
19. yüzyıl ortalarından itibaren Azerbaycan’da ekonomik ve kültürel gelişme büyük bir hız kazanır. Bakü’nün dünya çapında bir petrol üretimi merkezine dönüşmesi bu süreçte önemli bir rol oynamıştır. Milli burjuvazinin oluşumu, milletleşme sürecini de hızlandırmıştır.
Bir petrol bölgesi olması hasebiyle Bakü, baş döndüren bir değişim ve gelişme sürecine girmiş bulunuyordu. Öte yandan, Rusya’nın çeşitli bölgelerinden ve İran’dan gelen çok sayıda işçinin barınmakta olduğu Bakü, 1903 yılından itibaren çok sayıda işçinin grevleriyle çalkalanmaya başlamıştı. Azerbaycan’ın yakından bağlı olduğu İran’daki gelişmeler de Azerbaycan halkının hayatı üzerinde kendi tesirini icra etmekteydi. İran’daki devrim hareketi Azerbaycan’ın sosyal ve politik yaşamını derinden etkilemekteydi. 1905 yılının aralık ayında Tahran, Tebriz, Kirman, Şiraz ve Meşhet’te başlayan gösteriler, başta Tebriz olmak üzere İran’ın pek çok kentinde İçtimaiyyun-ı Âmiyyun fırkalarının tesisi ve silahlı grupların oluşturulmasıyla sonuçlanır.
1. Dünya Savaşı ve Azerbaycan’ın 28 Mayıs 1918 tarihinde bağımsızlığını ilan etmesi, akabinde 27 Nisan 1920 tarihinde gerçekleşen Bolşevik Rus işgali Azerbaycan’ın içerisinde bulunduğu dönemin en önemli olaylarıdır. Bütün bu olaylar sırasında cereyan eden sayısız çatışmalar, Ermeni çeteleri ve Bolşevik Rus kuvvetlerinin, Bakü ve Gence gibi büyük şehirler başta olmak üzere Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde yaptıkları katliamlar, Türk ordusunun bu katliamlara müdahalesi ve Azerbaycan’ı birleşik Rus-Ermeni kuvvetlerinin işgalinden kurtarması ve diğer gelişmeler de göz önünde bulundurulacak olursa dönemin genel manzarası daha iyi anlaşılır.
Abdullah Sur’un edebiyat anlayışı ve çalışmalarının hem Azerbaycan hem de Türk dünyası edebiyatı için önemi hakkında neler söylersiniz?
Sur’un edebiyat ve sanat anlayışı hakkında, kitaptan hareketle şunları söyleyebiliriz:

Mehdi Genceli
Abdullah Sur’un, Azerbaycan edebiyatından hareketle Türk edebiyatının tamamını kapsayan milliyetçi bir edebiyat sanatı anlayışı vardır. Sur’un Türkçü nitelikteki sanat anlayışı ve “aydınlanmacı edebiyat” duruşu hem Kafkas toplumlarını hem de bütün Türk dünyasını ilgilendirmektedir. Onun toplumcu edebiyat anlayışı, ulusal nitelikte özellikler taşımaktadır. Yaşadığı müddet boyunca Türk edebiyatı, sanatı ve insanı üzerinde durup hem sanatsal hem de toplumsal fayda ve gelişim üzerinde yazılar ve eserler meydana getirmiştir.
Sur’un edebiyat anlayışı hem sanatsal hem de faydacıdır. Sanat dâhilinde edebiyatı, dili ve kültürü ele alan yazılarının yanı sıra Azerbaycan ve Kafkas toplumunu ilgilendiren aydınlanmacı faaliyetlerde düşünceler de ortaya koymuştur. Onun için Türk edebiyatını ve Türk insanını ilgilendiren her konu, yazma eyleminin bir amacı olmuştur. Şiirler ve hikâyeler yazdığı gibi Azerbaycan’ın ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal ve toplumsal sorunları üzerine de durmuştur. Türk edebiyatı içerisinde yer alan şairleri ve şiirleri incelerken toplumu yakın dereceden ilgilendiren eğitim, kadın ve kültür-medeniyet konularına kayıtsız kalmamıştır.
Abdullah Sur: “Yekvücutluk âleminde üç derece vardır: Kavmiyet, dindaşlık, insaniyet. Sairler gibi biz de bu üç dereceyi bulmak mecburiyetindeyiz. Türk olduğumuz için Türklüğü, Müslüman olduğumuz için İslamiyet’i, insan olduğumuz için de insaniyeti unutmamalıyız. Biz daima Türk, Müslüman, insan olmaya çalışmalıyız.” İnsanlar için üç halkadan, bizim üç halkamızın da Türk, Müslüman, İnsan olduğunu belirtiyor. Neler söylersiniz?
Abdullah Sur, insanlığı ve insanlar arasındaki yakınlıkların derecesini birbirinin içinde üç halka halinde değerlendirmiştir. En içteki, yani en merkezdeki halka kavmiyet halkasıdır. Bunu dindaşlık halkası, dindaşlık halkasını da insanlık halkası dışarıdan sarar. Yine bu anlayışın bir yansımasıdır ki Sur, “hakiki Müslüman” olmanın şartını öncelikle hakiki insan olmakta görmüş, “insaniyet heykelinin sâyesinden uzaklaşmamayı” öğütlemiştir. Gerçek Müslüman olabilmek için öncelikle insanlığımızla gurur duymamız ve insanlığın da bizimle gurur duyacağı bir noktaya gelmemiz gerektiğini savunmuştur.
Sur’a göre, Müslüman birinin “daima İslamiyet dairesinde” hareket etmesi gerekir. Özellikle zengin Müslümanlar “fukaranın, kâsiplerin zahmetinden, kuvvetinden istifade sevdasına düşmezler”. Tüm Müslümanların kardeş olduklarını, zenginlerin “şer’an fukaraya ve bi-çizlere hasbelkader efendi, muavin tayin edildiklerini” unutmamalıdırlar.
Sur’un bağnaz bir Müslüman olmadığı, bilakis bağnazlıkları kötüleyen ve aynı zamanda sosyolojik gerçeklikleri de kabullenen açık fikirli bir aydın olduğu, İslamiyet’e ve genel olarak dine ilişkin sözlerinden bir kez daha anlaşılmaktadır. Sur, herhangi bir kavmin yeni bir dine girmesiyle beraber, eski dinini tamamen unutmadığını, eski dinin birtakım izlerinin pek çok alanda yaşadığını belirtmiştir. Türkler de bu açıdan bir istisna teşkil etmemektedirler. İslamiyet’i kabul eden Türkler, eski inançlarının bazı izlerini koruyup yaşatmaktadırlar: “Bir millet birinci dininden çıkıp da ikinci bir din kabul etmekle birinciden büsbütün el çekmez, onun bazı izleri ikinciye karışarak gider… Biz Türkler İslam dininde bulunduğumuz halde eski itikatlarımızdan bazı izler, bazı ‘genler’ hâlâ yaşamakta, dilimiz ucunda dönüp dolaşmakta ve akıp dökülmektedir. Suyun erenlerine, ocağın ateşine, çırağın ışığına, güneşin ziyasına ant içeriz; göğe, yıldıza, güneşe yemin ederiz. Ulu ağaçları, yüksek dağları, bazı kabirleri ocak ve pir ittihaz ederiz, tapınırız ki bunlar cümlesi putperestlikten, ateşperestlikten… kalma yadigârlardır. Bu hal yalnız Türklerde değil, başka milletlerde de görülmüştür.”
Sur’un İslamiyet’le ilgili bir değerlendirmesi de bu dinin Türk kavminin hayatına kattığı iyiliklerdir. Abdullah Sur’a göre İslamiyet; Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Şamanlık gibi birbirinden farklı inançlara mensup bulunan, dolayısıyla inanç açısından parçalanmış olan Türkleri birleştirmiştir: “Türklerin en son kabul etmiş oldukları din, din-i İslam’dır. Türkler her ne kadar bir kanlı, bir ruhlu millet ise de gerek siyaseten gerek dinen çok zaman birbirlerinden ayrı yaşamışlar. Her parça kendi başına bir âlem, bir cihan olmuş. İslamiyet’ten evvel Türklerin bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı Yahudi, bir kısmı Budist, bir kısmı da Şamani idi. İslamiyet manen bunları birleştirdi.”
Abdullah Sur eğitim üzerinde sıkça duruyor. Eğitimle ilgili görüşlerini kısaca açıklar mısınız?
Abdullah Sur’a göre, eğitimden kasıt iki şeydir: Bunlardan biri çocukların “güzel ahlak sahibi” olmaları, diğeri “ilm-i hesap, coğrafya ve tarih gibi” ilimleri öğrenmeleridir. Sur, yazılarında eğitimin bu iki ciheti üzerinde defalarca ve etraflı bir şekilde durmuştur. Ona göre eğitimin ilk hedefi, yani çocukları “güzel ahlak sahibi” yapma işi öncelikle ailelerin, anne ve babaların görevidir. Çocuk terbiyesi elbette ki çocuklar henüz okul yaşına gelmeden, evde başlıyor. Sonrasında, yani okul çağında da yine ailelerin çocuklarına vereceği terbiye, onların yetişme sürecinde belirleyici bir etken olmaktadır. Sur da okul ve eğitim konuları yanında, aile terbiyesine müteallik meselelere yazılarında çok defa değinmiştir.
Sur, çocuk yetiştirmenin önemi üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü bir çocuğun yetişmesi, yalnızca bir bireyin yetişmesi değildir, gelecekte “cemiyet-i milliye dairesine girecek” ve “hayat-ı beşeriye katarına koşulacak” bir insanın yetişmesi anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla Sur, bugün iyi yetişmeyen her bireyin, gelecekte hem mensup olduğu millet hem de tüm insanlık adına bir kayıp olduğunu düşünmekte ve çocuk yetiştirmeyi bu yüzden önemsemektedir. Esasında Sur, “çocuklar gördüklerini taklit ederler” düsturu gereğince çocuk yetiştirmenin en iyi yolunun “evlada hüsn-i misal olmaktan” geçtiğini söyler. Yani anne babalar, özellikle çocuklarıyla daha fazla zaman geçiren anneler, onlara iyi örnek olacak, çocuklarının yapmasını istemediği şeyleri kendisi de yapmayacak, çocuğun kendisini taklit edeceğini düşünerek her adımda, her işte ölçülü ve hesaplı hareket edecektir.
Sur’a göre, iyi ve hayırlı evlat yetiştirmek demek, çocukları korkak, utangaç, pısırık yetiştirmek demek değildir: “Terbiye; valideye utana utana selam vermekten, onların yanında pişik (kedi) gibi kısılmaktan, onlar olan yerde dinmeyip, söylemeyip susmaktan, onlardan korkmaktan ibarettir, anlaşılmasın.” İyi çocuk yetiştirmek demek, çocukları kötü huylardan sakındırmak, onlara iyi huylar ve makbul alışkanlıklar kazandırmak demektir: “Çocuğu korkaklığa, yalancılığı, sebatsızlığa sevk edebilecek şeylerin hepsinden içtinap ederek bilakis cesur, yürekli, doğru sözlü, müstakim mizaçlı olmaya alıştırmalıdır.”

Abdullah Sur, çocukların milli ve dinî mensubiyetleri göz önünde tutularak, yani bir Türk ve bir Müslüman olarak yetiştirilmesi gerektiğinin de altını çiziyor: “Terbiye ve muaşerette milliyet ciheti nazara alındığı gibi İslamiyet ve umumiyet tarafları da düşünülmelidir ki çocuk hem Türk kavmi içinde yaşayabilsin hem de Müslim olarak hayat-ı umumiyeye hayırlı, edepli bir uzuv olsun.”
Abdullah Sur’un okul anlayışı, sadece geleneksel mekteplerle ya da yeni tarzda eğitim veren “usul-i cedit” okullarıyla sınırlı değildir. Sur, öğrencilerine çeşitli dallarda sanat eğitimi verecek “sanayi mekteplerini” de önemser: “Bilmediğimiz pek çok şeyler olduğu gibi, sanatlar dahi vardır. Bunları ya sanayi mekteplerine devam etmekle öğrenmek olur yahut çırak (sanatkâr şakirdi) durmakla öğrenebiliriz. Sanayi mektepleri resmî ve Rusça olduğu için oraları bizim için evvela kapalıdır. Kapalı olmasa bile anadilimizde talim olunmadığından dolayı rağbetimiz azdır.”
Sur, öğretmenliğin kutsal bir sanat olduğunu, insanlığın öğretmenler sayesinde şeref kazandığını söyler: “Mürebbilik, muallimlik de birer sanattırlar. Hem de sanatların mühimi, en mukaddesidirler. Âlem-i beşeriyet bununla kesb-i şeref etmiştir.”
Eğitimi fevkalade önemseyen Sur, okul kitapları konusunda da çok hassastır. Bu kitapların hem yeni öğretim yöntemlerine uygun hem de tek örnek olmasını ister. Sur’a göre Kafkasya’daki bütün okullarda dersler aynı kitaplardan okutulmalıdır. Özellikle Türkçe derslerinin, mesela Bakü’de başka, Gence’de başka, İrevan’da başka kitaplardan okutulması kargaşaya yol açacağı gibi bu farklı okulları bitirenlerin gelecekte “efkârı, terbiyesi… ve malumatı” da farklı olacaktır.
Mehemmed Hâdi ve Abdullah Sur gibi 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başları Azerbaycan düşünce ve edebiyat adamlarının özellikle kadın konusundaki görüşleri geleneksel algıyla çok farklı. Bu farklılıklar özellikle kadın-erkek eşitliği, kadınların eğitimi, çalışması, tesettür konularında. Abdullah Sur’un bu husustaki düşüncelerinden bahseder misiniz?
Abdullah Sur’un çeşitli yazılarında kadın konusuna önemle eğildiğini görürüz. Sur, kadını hem birey hem de toplumun bir parçası olarak değerlendirmiş, kadının aile ve toplum içindeki yerine değinmiştir. Kadın hakları, annelik ve çocuk yetiştirme, kadınlar ve hurafeler, cahil kadınların toplumda açtığı yaralar, kız çocuklarının eğitimi gibi meseleler Abdullah Sur’un kadın konulu yazılarında masaya yatırdığı, iyi ve kötü yönlerini tarttığı ve olumsuz taraflarını ortadan kaldırmanın çarelerini aradığı meselelerdir.
Öncelikle, Sur’un “eski zaman kadınları” hakkındaki eleştirileri dikkati çekmektedir. Sur’a göre, eski zaman kadınlarının başlıca vasfı cehaletleridir. Sur, eski hanımların “gayet sofu” olduklarına dikkat çekip bunların büyü, efsun, fal gibi şeylere çokça inandıklarını, yani “hurafata itikad-ı tamları” olduğunu belirtir. Böylesine kalın bir hurafe ve cehalet perdesiyle örtülü bir muhite aydınlığın girmesi ne yazık ki mümkün değildir: “Daire-i cehalet ile muhit oldukları [kuşatıldıkları] için maarifi sevmezlerdi.” İyi yetişmemiş, cahil “eski zaman hanımlarının” ev işlerinde, ailede ve çocuk terbiyesinde başarısız olacakları da tabiidir. Sur böyle kadınları “letafetsiz birer yabani nebata” benzetir. Sur, erkeklerin evi ve aileyi sevmemelerinin suçunu da bu kadınlarda görür, çünkü bu kadınlar “kocaları ile iki saat muntazam lakırdı, sohbet edecek derece metanet-i muhakemeye” sahip değillerdir.
“Eski zaman hanımlarının” yer yer olumlu ama çoğu zaman olumsuz özelliklerini bu kadar gündeme getirdiğine göre, Sur’un, “modern zamanların” yani kendi çağının kadınlarını bunlardan büsbütün ayırdığı ve ayrı bir yere koyduğu anlaşılmaktadır. Abdullah Sur, Türk kadınlarının son dönemde (Sur’un yaşadığı dönemde) hızla ilerlediğinden ve gelişme kaydettiğinden bahseder. Gelişme hızı açısından Türk kadınlarının pek çok Avrupa ülkesinin kadınlarını da geride bıraktıklarını savunmuştur: “Türk hanımlarının gösterdikleri âsâr-ı terakki, hiçbir memleket kadınlarında görülmemiştir. Şu az müddete nispeten Türk hanımları çok terakki ettiler ve çok da muvaffakiyata nail oldular. Böyle muvaffakiyetlere birçok Avrupalı kadınlar yetişemediler.”
Abdullah Sur, Türk kadınlarının geleceğini pek parlak bulduğunu, 1906 yılında yayımlanan “Türk Hanımlarının İstikbali” adlı yazısında, büyük bir coşku ve samimiyetle anlatmıştır. Bu coşkulu samimiyet yazının ilk cümlelerinden itibaren kendini göstermektedir: “Türk hanımlarının istikbalini pek parlak görüyorum. Onlar için münevver bir istikbal yıldızı doğmak üzeredir. Çok geçmez ki şaşaalı bir âtiye malik olurlar.” Bu konuda bir noktaya da dikkat çekmek gerekir. Sur, söz konusu ettiği tesettürü “medeni tesettür” diye tanımlamış ve bu tesettür için “İstanbul hanımlarınınki gibi” kaydını düşmüştür: “Medeni tesettürün (İstanbul hanımlarınınki gibi) neticesi, hüsn-i istikbal olur.”
İstanbul hanımlarının güzel sanatlara, özellikle resim ve musikiye büyük ilgi duyduklarını söyleyen Sur, “eski zaman hanımlarını” büyük ölçüde zevksiz ve görgüsüz olmakla itham ederken ileri gittiği gibi, muasır hanımların güzel sanatlara olan ilgilerini överken de abartılı ifadeler kullanır: “İstanbul’da… bir hanım bulunmaz ki onun zarif parmakları piyanolar, kanunlar, utlar üzerinde icra-yı hareket edemesin. Bir kadın bulunmaz ki çalgı çalarken onun ince gül dudakları arasından nefha-ı elhan uçuşmasın. Nermin ve narin kumaşlara bürünmüş olduğu halde bülbüller gibi teganni etmesin.”
Okumuş, “asrî” kadınların kimliklerini kaybetmediklerini, “terakki” adına yozlaşmadıklarını Abdullah Sur özellikle göstermeye çalışmıştır. Bu noktada Sur’un gayesi, kızların okumakla kendi kültürlerinden, dinlerinden, gelenek ve göreneklerinden uzaklaşacağı korkusunu ortadan kaldırmak ve birtakım mutaassıpların bu yöndeki endişelerinin asılsız olduğunu kanıtlamaktır. Sur, Müslüman kızlarının güzel sanatlara ve okuma yazmaya yönelmeleri halinde, vakitlerini daha iyi değerlendireceklerini, daha güzel işlerle iştigal edeceklerini, bu sayede nefislerinin “heva ü heveslerinin” peşinden koşmaktan vazgeçeceklerini belirtir. Yani eğitim, Müslüman kızlarını bozmaz, bilakis bozulmaktan, boş ve zararlı meşguliyetlerden korur: “Muhadderat-ı İslamiye [Müslüman kadınlar] oku-yazı öğreniyor, musiki ile uğraşıyor, resim yapmaya devam ediyor, hele edebiyattan ayrılmıyor. Gündüzlerini vakitli vakitsiz mesirelerde, bulvarlarda, bağlarda; gecelerini dahi mizbanlıkta, misafirlikte, müsamerelerde raks etmekle, işveler saçmakla geçirmezler… Vakitlerini ötekiler gibi heva vü hevesle… kaybetmezler.”
Abdullah Sur, annelerin çocuklar üzerindeki tesirinin hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar büyük olduğunu söyler, “valide terbiyeli olursa” çocuğun da terbiyeli olacağını, “valide mütalaa meraklısı olursa” çocuğun da okumaya heves edeceğini savunur. Sur kadınların, yani annelerin yardımını, çocuk yetiştirmekten, “o sevgili ciğerparelerinin temin-i istikbal ve saadeti namına onların terbiyesine dikkat etmek ve talimine ehemmiyet vermekten” ibaret görmüştür.
Sur’a göre, erkeklerle kadınlar terazinin iki gözü gibidir. Bunlardan biri dolu, diğeri boş olursa muvazene bozulacaktır. Terazinin doğru olması için kefelerdeki ağırlığın eşit olması gerekmektedir. Sur, hayatın belirli alanlarında kadın-erkek eşitliğini de savunmuştur. Bunların başında eğitim gelmektedir. Sadece erkeklerinin eğitimli olmasıyla bir toplumun “müterakki” sayılamayacağını söylemiş, ilim ve maarif yolunda kadınların erkeklerle başa baş gitmeleri gerektiğini savunmuştur.
Kız çocuklarının eğitimi Sur’un büyük önem verdiği bir meseledir. Sur, kız çocuklarının mutlaka okula gönderilmesi, eğitilmesi, iyi yetiştirilmesi, geleceğe hazırlanması gerektiği kanısındadır. Kızların okutulmasının önemini başkalarına da anlatmak için gayret sarf eder, argümanlarını sıralar. Bağnazlıkları yüzünden kızların okumasına karşı çıkanlara Sur’un başka bir referansı da İslam tarihidir. Sur, İslamiyet’in ilk asırlarında muhaddislik, fakihlik, muharrirlik, vaizlik, hatiplik gibi alanlarda pek çok kadınlar yetiştiğini söyler, şeriat kadınlara ilim ve maarifi yasaklasaydı bunların olamayacağını ifade eder. Bir toplumun erkekleri ne kadar gelişirse gelişsin ne kadar terakki ederse etsin, kadınlar da gelişmediği ve eğitilmediği sürece toplum bir bütün olarak gelişemez, kalkınamaz.
Son olarak neler söylersiniz?
Abdullah Sur, Azerbaycan edebiyatının en keskin ve yararlı zekâlarından biridir. Kısa bir yaşama sahip olmasına rağmen Azerbaycan’ın ve bütün Türk Dünyası’nın faydası için yazılar yazmıştır. Sanatını bu amaç doğrultusunda ilerletmiştir. Sanat, edebiyat ve edebiyat tarihi, iktisat, sosyoloji, eğitim ve kültür alanlarında pek çok yararlı yazısı ve fikri bulunmaktadır. Her ne kadar dönem değişse de Abdullah Sur’un fikirleri günümüzde dâhi yararlı olabilecek niteliktedir. Abdullah Sur, kaybolmaya ve unutulmaya yakın bir cevherdir. Ortaya koyduğumuz kitap sayesinde onun kaybolması ve unutulması engellenmiştir. Azerbaycan Türklerinin edebiyat tarihinde Sur gibi pek çok isim vardır. Bu isimlerin araştırılıp Türk edebiyatına dâhil edilmesi hem Azerbaycan hem tüm Türk edebiyatı için çok önemlidir. Umarım gelecekte bu çalışmalar hız kazanır.

Teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Dr. Mehdi GENCELİ
- İlk, orta ve lise öğrenimini Azerbaycan’da tamamladı.
- Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu.
- Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde yüksek lisans (2002) ve doktora (2008) eğitimi aldı.
- 2012’de Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsüne öğretim üyesi olarak atandı.
- 2016-2017 yıllarında Bakü Devlet Üniversitesi’nde çalıştı.
- Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsündeki görevine devam etmektedir. Azerbaycan-Türkiye edebî ilişkileri üzerine çalışmalar yapmaktadır.
- Azerbaycanlı Şair Mehemmed Hâdi’nin Hayatı, Sanatı, Eserleri adlı çalışması, 2011 yılında,
HÜR FİKİRLİ TÜRK ABDULLAH SUR (Hayatı-Çalışmaları-Görüşleri-Hakkında Yazılanlar) adlı çalışması 2021 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.

Son Yorumlar