Kana kan, sese ses, silahlara veda. Parmaklarımın arasından kan sızıyor, ılık ılık hissediyorum. Sakinim. Kalabalık yolda fark edilmiyor kan revan kalbim. Gezintileri esnasında hayatla kavga ediyor dünyaya fırlatılmış mızraklar, varoluşçu hiçler. Üç beş damla kanım. Kıyımdan, yöremden Yeşilırmak akıyor. “Üç beş damla su.” Gözlerimden sızan çiğ damlaları… Kan çanağı. Yeşilırmak manzaralı bir tufan bu. Felaket haberi gibi. Birazdan tellallar gelir ve bütün kargaları başımıza ulurlar.
Havada sis yok. Ebediyen uyu diyebileceğim bir şehir değil burası ve ben şair değilim. Elimdeki kalem ne peki, susmaktan anlar mı? Önemli işlere imza atan bir koltuk sahibi hiç olmadım. Eve dönsem bile bana ait bir köşem yok bu eşsiz düzlemde, simetrik. Şurada işte bir sandalyem var desem, kılıfı renk değiştirmiş artık, ne çok yaşıyorsunuz der gibi bakar bana. Ben öldüm, siz hala yaşıyorsunuz, der gibi. Biz hala yaşıyor muyuz? Ölen kim öyleyse? Tam bu defa yaşar artık dediğim orkideler bile ölmüşken, menekşeler, yaseminler, bağlar, bahçeler… Kiraz mevsimi bile öldü. Askıdaydı her şey ve askıdaydı sorular. Kargalar da ölür mü demeyin sakın. Öldü.
Deli ediyor sahiden insanı bu ses, sessizlik isterken böylesi sensizlikte.
Bülbül sesini başa sarmak istiyorum, kargalar orkestrası şöyle ön tarafa buyuruyor, protokol gereği. Ne münasebet? Kendiyle kavgalı mı olurmuş hayalbazlar? Karagöz oynatmıyorum perde ardından. Gölgelerden, sahneden ve provadan uzağım. Kıyametse her an. Kum saatini yine ters çevirmişler, dört köşe sevinç kaplamış zamanı. Hikâyelere benziyor. Bitiyor. Bitmiyor. Her kahramanda biraz ben sonra yine biraz ben alıyorum bencilce. Öyle mi? El âlem ne der? Kim topluyor hiç üşenmeden bu kargaları satırlara? Ayvalar ağaçta, elmalar, üzümler bağ bozumunda. Ceviz bile dökülmedi daha kara kışa ki kurtlarını görelim. İçini dökmedi yıldızlara henüz kara küller. Ben böyle serin serin yazarım. Yazar müsveddesi olup tam kapasite atıp tutarım kâğıttan uçakları. Mendil bile sallarım gemilerin ardından, geri dönüşümüm mesafesiz yığın. Uzattıkça lafı, falıma akrepler dadanır, sadede gelemem. Of derim, of of of dedikçe karlı dağlar yıkılmasa da ninem kadın günebakanlarla bana bakarak seslenir, pür nur kabrinden. Cennet dilini çoktan sökmüş. Dünyada iken dil bilmezdi ya, cennette öğrenmiş çabucak. Af de, der. Af af af… Af, derim. Sana nasıl kıydılar? Bana ne? Bana nasıl kıydılar? Sana mı ne? …
Kargalar… Meğer hakkınızda ne kitaplar yazılmış! Onları da mı okumalıyım? Bir anatomi okumadığım kalmıştı zaten şu cahil aklımla? Sanki beş yüz yıl yaşayacağım. Şunun şurasında üç gün hadi solunum cihazıyla, diyalizle, yoğun bakımlı aşılarla dört gün diyelim. Nefes alıp veriyorsam hala, kalbim buna hazırsa… Kalbim mi? Hiç sormayın. İç güveyinden hallice. Bağımsızlığını ilan etmiş ayrı bir cumhuriyet! Sen çok yaşa padişahım safsatasına aldırmaksızın çok yaşayacakmış. Hem de bunca karganın gece gündüz gölge etme, başka ihsan istemem serenadına rağmen.
Hep bu gereklilik kipi. Şehirden çok uzaklara gitmem gerekiyordu kalbimi duyabilmem için yalnız. Şart olsun ya da istek. Kendimi türlü türlü çekebilmeliydim. Kendimden bir türlü boşanamıyordum, dönüşlük zamiri ben ile beraber kullanılınca anlatım bozukluğu oluyordu hâlbuki. Nafakası cabası der, sayın ne derler putları, ayrılırsak. Ben ve kendim. Öyledir. Putlar çok konuşur. Biz de vahiy kabul ederiz onları. Babamın türküleri eşlik eder taze sislenmiş yollardan, babamın bir atı olsa binse de gelse ile. O dağın ardında bir dağ daha var, o dağın ardında da bir dağ daha var. Dağlar… Her gün her an bir yerdeyim. Gelemem diyorum, sen gel diyorsun ile. Palandöken’de, Pasinler’de, Tur’da, Nur’da, Hıra’ da. Evime dönsem de duyamıyorum kalbimi. Sadrım öyle geniş, kalbim öyle dar. Nereye gitsem kalbimin sesini bastıran kargalar… Ben tam zarif şairi dinleyeceğim, kabri başında. Hem laf aramızda, roman olabilecek uzun uzun mektuplar yazıyorum orda. Bizim uzağımızdır orası, çok yakınlarda. Başımda kavak renkleri, sarılı, turunculu, kırmızıya çalıyorum hafif keman resitaliyle. Kasımda aşk başka, eylülde, ekimde, ikindide, temmuzda, vesaire.
Kurtarın, diyorum. Kargalar görmesin seni diyorlar. Çocukluluğuma uyanıyor, dağ eteklerine kına taşı aramaya gidiyorum, serçeleri hayal ediyorum, eskisi gibi olur diyorum belki her şey, yaşamak debelenir içimde, derken ayaklarımın altında kargalar, ölmüş ölmemiş arası bir şey. Bir ölüp bin diriliyorlar sanki harp meydanında. Keklik avından boş dönen rebabın ağır çekim yasası, kargaların senfonisi başlıyor açık hava müzesinde, konçerto. Davetsizim. Kış gelsin, bu konser bitsin, her şey buraya kadarmış diyeyim, yollarımız ayrılsın kargalarla, diyorum. Yaz geliyor, yaz geliyor, yaz geliyor daima. Sevdiklerimin yanında, sevdiğimden çok uzaklarda yazlar geliyor illa. Sekiz on derece havada bilemedin eksi birde, zeminde. Coğrafya bilgim zayıfmış, biraz pekmez içiyorum nehirlerin kayığında. Soğuk su kaynaklarında bir ses yankılanıyor, bir bakıyorum kargalar… İlahi senfonide, iki denizin birleştiği yerdeyim, kelebeklerin raksında ezgiler dinleyeceğim, ney sesi pas bırakmayacak kulaklarımda hep ayrılıkla başım belada, yine yakamda kargalar… Bağlamam kara yazma başıma, tamburdan bir musiki, eski şiirin devasıyla derdimi bulacağım, viranede gömü bulmuş kargalar… Ferahnak olsam ciğerlerim açılacak, şu kuru öksürükten kurtulacak herkes mimoza altında bir an demlenen kanun ile hep amansız zamansız kargalar… Seherlere dek uyumuyorum bülbül figanıyla, denizlerde dalgalar, dem be dem inleyen nağmeler, her yer karga mı ya Rab! Uğur böcekleri nerede? Deccal geldi de habersiz miyiz? Çöktü mü bütün sanal âlem? Yeni fenomenlerimiz, kargalar mı yoksa?
Yardım edin, diye sesleniyorum en sonunda. Ayağı kırık bu karganın. Bırak, diyorlar. Kargalar üşüşür şimdi kente, kurtul ondan diyorlar. Haklılar. Saldırırlar kargalar, bir şair kadar olmasalar da hazırdırlar kavgaya. Bir kutu buluyorum, yok hayır sevmiyorum seni diyeceğim can çekişiyor karga. Nasıl yani diyorum, ben seni hiç sevmedim ki… Seviyor muydum? Gülüyorum, ağlıyorum ama kargayı ellerimden bırakamıyorum. Henüz kendi beslenemiyor, diyor hekim. Ayağı da kırık. Kalbini hiç bilmiyorum kaç odacıklı. Durumu şimdilik stabil. Ayağını onarırız ama açılıktan ölür, anası besliyor onu, yavru henüz, diyor. Açlıkla annesizlik bir oluyor birden. Ben bir kargaya ana olamıyor muyum, diyorum. Dünyanın bütün kargalarına yetecek kadar yiyecek bulamıyor muyum? Bırakın onu ve gidin, diyor hekim. Son suyunu içti, kaç nefeslik canı var, sayamazsınız. Sayamam. Giderim usulca.
Arkama bakmadan. Bakarsam, bırakamam. Ben seni hiç sevmedim, diyorum, italik ya da düz ama telifsiz. Ben seni hiç… Film sahnesinin tam ortasında gibiyim, şiirler yetişiyor, güneş uykuya çekiliyor ve gökten bir el okşuyor yaşlı gözlerimi. Irmak nazlı nazlı akıyorken az önce, kana bulanıyor ellerim, yıkıyorum. Nerede bir karga görsem bir bardak çayda bir yudum olamamanın hasretiyle kendi şarkımı dinliyor, kendi şiirimi yazıyorum. Ne kendime yar olabiliyorum ne sana. Repertuarımda hep aynı klasik yazgılarla ardıma bakmadan diyarlardan diyarlara dönüp dolaşıyorum, çaresizlik diz boyu, kavgalarım ariflerin gizli hazinesi, sihirli lamba, açılıyor ardına dek bütün sırrı âlemin, kâşifim. Kekeme değil kelimelerim, beliğ ve ilahi senfoninin bitmeyen bestesi. Açıp okuyorum kitaptan.
Güneş şahit olsun, ay ve yıldızlar şahit olsun, gök şahit olsun. Adı güzel Muhammed’e bağışlasın bizi hanım hey!
Senden asla dönemiyorum!
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar