Esrik köyüne vasıl olduğumda, hafızamda tuhaf bir şekilde Memmed İsmayıl’ın “Bu benim, ey köyüm, tanımadın mı?” mısraları değil, “Talihsiz Arzuların Kızılcık Rengi” hikayesi tecessüm etti. Arzuların o kendine has kızılcık rengi, Memmed İsmayıl’ın bütün külliyatına nüfuz etmiş bir esastı.
Memmed İsmayıl hayatıma, “Ağaçkakan, çal kapımı, çal göreyim” şiiriyle dahil oldu. Ağaçkakanın sesindeki o vakur tınıyı ilk kez bu şiir vesilesiyle idrak ettim. Sonraları nerede bir ağaçkakan sesi işitsem, “Savalanda Yatan Yiğit” şiirinin telkin ettiği o sarsılmaz ideoloji zihnimde uyanırdı. Bir milli şair, şahsiyetini milletinin ruhuna nakşetmek adına bundan öte ne yapabilirdi ki? “Ağaçkakan, çal kapımı, çal göreyim”, vatanı ikiye bölünmüş ve kendi mukadderatına esir düşmüş bir insanın minyatür bir otoportresi hükmündeydi. Şimdi ise Memmed İsmayıl’ın cenazesi, Esrik’teki avlusunda bulunan, elektrik direğine dönüştürülmüş ve gagalanmaktan aşınmış, delik deşik olmuş o ağacın yanı başına konulmuştu…
Avluda, kavurucu ağustos güneşinin altında cenaze namazını eda ediyorduk. Ansızın üzerimizde beyaz bir bulut tevakkuf etti. Üstümüze sağanak gibi yağan hararetin önü kesildi, hafif bir esinti ruhumuzu serinletti. Bu ulvi hal, cenaze namazı nihayete erene dek devam etti. Gam kafilesi Esrik mezarlığına doğru teveccüh ettiğinde, o bulut artık kaybolmuştu… Cengiz Han’ın o meşhur ak buludu düştü yadıma…
1988 senesinde, ideolojik ve siyasi fırtınaların tam merkezinde “Genclik” dergisi neşredilmeye başlandı. Azerbaycan’da demokratik tefekkürün neşvünema bulmasında, tabuların yerle yeksan edilmesinde ve edebiyatta hürriyet kavramının vüsat kazanmasında Memmed İsmayıl’ın cesareti tayin edici bir rol oynadı. Öyle ki, Lenin Komünist Gençler Birliği’nin resmi yayın organında Lenin’in karikatürü basılmıştı.
O vakitler taşrada yaşayan yirmi dört yaşında bir gençtim ve Memmed İsmayıl, kendisine gönderdiğim tüm metinleri istisnasız olarak dercediyordu. Böylece, üç yüz bin tirajla basılan “Genclik” dergisinin ilk ve daimi müelliflerinden biri olma şerefine nail oldum; hem de bizzat Memmed İsmayıl’ın takdimiyle. Hakkımdaki ilk matbu mülahazanın müellifi de yine kendisiydi. Denemelerimden ikisini şu sözlerle takdim etmişti:
“Büyük Sır yahut Sırların Yeni Okunuşu rubriğiyle denemelerini yayımladığımız Azer’in, kendi beyanına göre yirmi dört yaşı var; Neftçala’da ikamet ediyor. Yazılarını mektupla gönderdiğinden yüzünü görmedik, hangi sanatın erbabı olduğunu da bilmiyoruz. Lakin yazıları bizde büyük bir tecessüs uyandırdı…”
Memmed İsmayıl’ın hakkımdaki bu üç paragraflık takdimi ve dergide mütemadiyen yayımlanan yazılarım, sonraki yıllarda edebiyat yolundaki istikametimi tayin etti. Hatta okurlardan gelen mektupları hususi bir paketle bana gönderir, bu teveccühler yeni yazılarım için müthiş bir istidat ve şevk kaynağı teşkil ederdi. O mektuplar arasında seçip bugüne dek muhafaza ettiklerim mevcuttur.
1980 neslinin edebi kıblesi bu dergi olmuştu. O dönemde Memmed İsmayıl, gençliğe yeni ufuklar ve menziller gösteren bir edebiyat mürşidine dönüşmüştü. Şöyle yazmış ve bizi de bu hakikate inandırmıştı: “Kademinden nur yağa yağa… Bir adam yol gidiyor bizden önceden…” O adam, Memmed İsmayıl’ın bizzat kendisiydi.
1992 yılının ortalarında “Genclik” devrimiz nihayete erdi; şair, Azerbaycan Televizyonu’nun başına getirildi. “Bizden önde yol giden” o zata “Elif Lam Ra” isimli bir deneme gönderdim. Birkaç gün sonra merhum yönetmen Tariyel Veliyev aradı: “Memmed İsmayıl bu denemenin bir tele-oyun olarak hazırlanmasını arzu ediyor.” İtiraf etmeliyim ki, o yıllarda tek bir kanalın olduğu bir iklimde böyle unikal bir hadisenin vuku bulması beni ziyadesiyle mesut etmişti. Nihayetinde eser, İbrahim Peygamber’in kıssasını merkeze alarak izleyiciyle buluştu. Memmed İsmayıl, bu çalışma için bana yüksek bir telif ücreti takdir ederek lütufta bulunmuştu. Kendisine teşekküre gittiğimde, odasına Bahtiyar Vahabzade girdi. O da eseri seyretmiş ve beğenmişti. Filmde İbrahim Peygamber’in Kabe’deki ayak izinden, yani “Makam-ı İbrahim”den bahsedilen o can alıcı sahnede geçen, “Uzaklardan baş koyuyorum… Rahmet deryasının sahillerine vardım…” sözleri üzerine Bahtiyar Bey, “Evladım, neden uzaklardan baş koyuyorsun? Belki de gidip yakından baş koymalısın” dedi. Memmed İsmayıl’ın açtığı bu ufuklar, bu hadiseden üç ay sonra bana Kabe’nin zevvarı olmayı nasip etti.
Son on yılda “Edebiyat Gazetesi”, Memmed İsmayıl’ın şiirlerine cömertçe yer açtı. O, ne yazdıysa bize gönderdi, biz de ne gönderdiyse baş tacı ettik. Sadece şiirleri değil, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptığı yıllardaki her mühim hadise gazetemizde akis buldu. Bugün, onu kaybettiğimiz bu ağır günde, ona sayfalarını sonuna kadar açan yegane mecra olmanın tesellisiyle müteselli oluyorum.
Türkiye’de mukim olduğu yıllarda kaleme aldığı gurbet kokulu şiirler, adeta birer şahsiyet vesikasıydı:
“Anan dolanırdı başına bir vakit / Şimdi etrafında ölüm dolanıyor… / Birce Ana-vatanmış / Geride kalanı, gurbet…”
Muğam Tiyatrosu’ndaki seksen beşinci yaş günü merasiminde dile getirdiğim bir hususu, bugün Esrik’teki veda töreninde bir kez daha zikrettim. İkinci Karabağ Savaşı’nın ilk günlerinde bana “Azerbaycan Askeri” isimli bir şiir göndermişti. Azerbaycan şiiri, bu kutsal savaşa onun “Gurur yerim, ne iyi ettin de başlattın bu savaşı” diyen gür sesiyle dahil oldu. Şiirinin başına şu manidar notu düşmüştü: “Ben bu dünyadan mağlup bir milletin şairi olarak göçüp gitmek istemiyorum.” Cenab-ı Hak, ona ömrünün son demlerinde galip bir milletin şairi olma izzetini bahşetti. Veda merasiminde bu fikri kederli bir edayla tekrarladım: Şükürler olsun ki Memmed İsmayıl, bu dünyadan muzaffer bir milletin şairi olarak ayrıldı.
Onun şiiri; muhtevası, ifade kabiliyeti ve estetik platformuyla her daim müstesna bir yerde durdu. Modern duyuş, klasik Azerbaycan şiirine en çok onun mısralarıyla sirayet etti. Seksen beşinci yaş gününde, o “bizden önde giden adamın” ayaklarının artık takatten düştüğünü görmüştüm. O gün konuşmamın sonunda ona “Mürşid-i Kamilim” diyerek elini öpmüştüm.
Şu an gece saat bir suları… Sosyal mecralardaki taziyelere bakıyorum; herkesin yüreği sevgi ve itiraflarla dolu. Keşke bu muhabbeti, bugün Esrik köyüne gidip o son vedada bizzat bulunarak tecessüm ettirebilseydik…
Azer TURAN
Türkiye Türkçesine Aktaran: Afag ARAS

Son Yorumlar