Mütareke Döneminde Bir Sansür Örneği

30 Ekim 1918 tarihinde müttefiklerle imzalamak zorunda kaldığımız Mondros Mütarekesi, Birinci Dünya Savaşı’nın yeni bir devreye evrildiğini gösteriyordu. Bu evrede Türklük, İç Anadolu’da birkaç vilayete hapsedilecekti. Müttefikler, Mütareke’nin 7. Maddesine dayanarak istedikleri yeri işgal edebileceklerdi. Elbette payitaht İstanbul da bu yerler arasında idi. İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan Türklüğü âdeta boğazlarken hiçbir muhalif sesin, feryadın da duyulmaması gerekiyordu.

Mütarekenin hemen ardından İstanbul’da müttefiklerin sansür kurulu çalışmaya başladı. Haberleşme, basın yayın, tiyatro ve sinema alanlarında sıkı bir sansür uygulamasına gidildi.[1] Tanzimat’tan sonra genelde matbuat üzerinden sansür eksik olmaz. Mahmut Nedim Paşa’nın ikinci sadaretinde 11 Mayıs 1876 tarihinde yayınlanan kararname[2] ile başlayan sansür uygulamaları 23 Temmuz 1908 tarihinde ilan edilen İkinci Meşrutiyet’in birkaç senesi hariç tutulursa, Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti devrinde ve sonraki dönemlerde de bazen hafifleyip bazen ağırlaşarak sürer gider. İktidar gücünü elinde bulunduranlar, kendilerini eleştiren yazı ve yayınlardan pek hoşlanmazlar. Sadece, iktidar değiştikçe sansüre maruz kalanlar değişir o kadar. Mesela ifade hürriyetinin nispeten serbest olduğunu belirttiğimiz II. Meşrutiyet’ten sonraki birkaç yılda -Meşrutiyetçi Âkif bile, ucu bucağı belli olmayan bir düzensizliğe varan bu hürriyet ortamından şikâyet ederken- tahttan indirilen II. Abdülhamid hakkında olumlayan yazı yazmak cesaret ister.

Mütareke dönemi sansürü, kaynağının yabancı olması bakımından diğer dönemlerinkinden ayrılır. Yani diğer dönemlerde yazılarımızı kesen makas, yerli ellerdedir. Ama Mütareke’de bu işi işgal kuvvetleri tarafından kurulan Müttefikler arası Sansür Kurulu yapar. Bir sonraki gün yayınlanacak gazetelerde yer alacak yazıların yanında, dergilerde yayınlanacak yazılar da sansür kurulunun denetiminden geçmek zorundadır. Yazılar okunur, atılacak (tay edilecek) yerler işaretlenir ve periyodiklerin sorumlularından bunun uygulanması istenir. Uygun görülmeyen yerler atıldıktan sonra sayfanın son hâli, baskıya girmeden yine sansür kuruluna sunulur. Mevkute, “Olur” alındıktan sonra basılabilir.

Mütareke’nin imzalanmasından 3 ay 10 gün sonra 9 Şubat 1919 tarihinden itibaren, Bâbıâli’nin ve İtilaf devletlerinin temsilcilerinden oluşturulan sansür komisyonu matbuatı denetlemeye başlar. Çıkarılan Sansür Kararnamesi’nin 2. Maddesine göre günlük gazete ile dergi yayınlayanlardan sansür kurallarına uymayanlar, 6 aydan 3 seneye kadar hapis ve 25 liradan 100 liraya kadar para cezası ile cezalandırılabileceklerdi. Kitap yayınında bu kurallara uyulmazsa yazar, matbaacı ve bayiler, 1 haftadan 6 aya kadar hapis ve 25 liradan 100 liraya kadar para cezası alacaklardı.  Sansür Komisyonundan ilk sansürü de “Sansür Kararnamesi”ni yayınlayan Vakit gazetesi yer. Kararnamenin girişine yazdığı iki paragraftan ikincisi sansürlenir ve beyaz olarak kalır.[3] Bu durum 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesine kadar, 4 yıla yakın bir süre devam eder. Pek çok dergi ve gazete boş sayfalarla, atılmış paragrafların beyazlıkları ile yayınlanır. Uygulama resmen, 2 Ekim 1923 tarihinde TBMM ordusu İstanbul’u teslim aldıktan sonra, Ankara hükumeti tarafından kaldırılır.

Elbette sansür kurulunun müdahalelerine en fazla Anadolu’daki Millî Mücadeleyi destekleyen yayın organları maruz kalırlar. Yayınlanan edebiyat dergileri de sansür uygulamasından paylarını alırlar. Âlim Kahraman, Mütareke ve Millî Mücadele döneminde edebiyat dergilerine uygulanan sansürü incelediği makalesinde[4] Şâir, Şâir Nedim, Büyük Mecmua, Gün Doğuşu, Yeni Dünya, Kaplan, Ümit, Genç Yolcular, Şebab, Dergâh ve Yarın dergilerinde sansür uygulanan yazıların bulunduğunu belirtir. Yazıda, sansür uygulamaları sırasında karşılaşılan gülünçlükler ve aşırılıklardan örnekler de yer almaktadır. Âlim Kahraman makalesinde, sansür uygulanan dergiler ve yazıların sayılarını şöyle bir tablo ile gösterir:

Buna göre edebiyat dergilerinde sansürlenen yazı sayısı 79’dur. 12 yazı ve bir resmin yayınlanmasına hiç izin verilmemiştir.[5] Kahraman, bu dergilerde yazısına müdahale edilen yazarlar hakkında da bilgiler vermektedir.

Tabloda görüldüğü üzere edebiyat dergileri arasında sansürden en önemli darbeyi Büyük Mecmua ve Dergâh mecmuası yemiştir. Büyük Mecmuanın 30 yazısı kısmen, 4 yazısı da tamamen sansür edilmiştir.

Dergâh dergisinde ise 13 yazı kısmen, 4 yazı da tamamen sansüre uğramıştır. Dergâh’ta sansüre uğrayan yazılar konusunda Cevdet Kudret’in bir makalesi vardır.[6] Yazar burada, Dergâh dergisi aleyhinde Peyam-ı Sabah’ta çıkan bir yazı üzerine, Dergâh’ın verdiği cevaptan (Dergâh, 1338/1922, S. 24, s. 190) sansürce atılan bir paragrafın, prova baskısındaki halini yayımlamıştır.

Ömer Seyfettin’in tümüyle sansürlenen 10 Ağustos 1919 tarihinde yazılmış ve Yahya Kemal’e ithaf edilmiş olan “Heykel” isimli hikâyesi de prova baskısından hareketle, ikinci defa burada yayınlanmıştır. Hikâye daha önce Yeditepe dergisinin 116. Sayısında yayınlanmıştı (1956). Hikâyenin prova baskısında dikkati çeken bir nokta, Cevdet Kudret tarafından üzerinde ikisi okunabilen üç sözcüklü bir damganın bulunduğu uyarısının yapılmış olmasıdır. Okunabilen iki sözcük “vu” ve “censure” kelimeleridir.

Bir Belge Bir Sansür

Bizim ulaştığımız bir sansürlü belgede, bu üç sözcüklü damganın bütün kelimeleri okunabilmektedir. Kırmızı mürekkepli bu kaşe şu sözcüklerden oluşmaktadır:

VU:

CENSURE INTERALLIĖE

(Müttefiklerarası Sansürce görülmüştür.)

Elimizdeki belgede bulunan yazı, bir sütundan ibarettir ve “Ateş ve Güneş Münasebetiyle” başlığını taşımaktadır.  Yazının başında epigraf olarak Falih Rıfkı’nın “Dâimâ yabancılar bizden çok ve biz yabancılardan cesuruz. F. R.” sözü bulunduğu için olmalı, bu tek yapraktan oluşan belge, Atatürk Kitaplığında “Falih Rıfkı’nın gazete yazısı” olarak kaydedilmiştir.

Ancak bu yazı Halide Edip’in, Falih Rıfkı’nın yeni çıkan Ateş ve Güneş eseri hakkında yazdığı tenkit yazısının ilk sayfasıdır.  Büyük Mecmua’nın 13 Mart 1335/1919 tarihinde yayınlanan 2. Sayısından itibaren 5 sayı boyunca Falih Rıfkı’nın eserinin ilanı da bulunmaktadır. İlan 6. Sayıda son defa çıkmıştır.[7] İlanda eser şöyle tanıtılmaktadır:

“ATEŞ VE GÜNEŞ

Dört sene Suriye’de ve Filistin’de bulunan Falih Rıfkı Bey çölün ve çöl muharebelerinin menkıbelerini hâvi kitabını neşr etmiştir. Bu kitap Osmanlı harbine dâir yazılan ilk eserdir. Kitapta şu parçalar var: Mukaddime, Çöle Kadar, İki Çöl, Çölde Hayat, Birinci Defter, İkinci Defter, Yeni Çöl, Üçüncü Defter, İki Genç Hecin-süvar, Neferim Mehmed, Kahramanları Medh ü Senâ. Fiâtı 30 kuruşdur.”

İşte Halide Edip bu eseri tanıtan ve öven bir yazı kaleme alır. Ve Büyük Mecmua’da yayınlamak ister.

Yazının muhtevasına geçmeden bu mecmuayı kısaca tanıtalım:

Büyük Mecmua 6 Mart 1919-25 Kânunıevvel 1919 tarihleri arasında 17 sayı yayınlanmıştır.  17. Sayısı yayınlandıktan sonra Müttefikler arası Sansür Kurulunun emri ile kapatılır (25 Kânunıevvel 1919). Mecmuanın sahibi 1-7. Sayılar arasında M. Zekeriya (Sertel), 8-17. Sayılarda Sabiha Zekeriya (Sertel)’dır. Dergi başlangıçta haftalık olarak yayınlanır. Beşinci sayıdan itibaren 15 günde bir yayınlanacağı belirtilir, ama bu uygulanamaz. 7. Sayının yayınından sonra Abdullah Cevdet’in ihbarı ile M. Zekeriya tutuklanır ve 8. Sayı 20 gün sonra yayınlanabilir. 11. Sayı, 10. Sayının yayınından 91 gün sonra çıkar. Çünkü dergi sansür tarafından geçici olarak kapatılmıştır.[8]

Derginin yazar kadrosunda şu isimler vardır: Halide Edip, Sabiha Zekeriya hanımlar; Ömer Seyfettin, Köprülüzade Mehmet Fuat, Nebizade Hamdi, Süleyman Saib, M. Zekeriya, Reşat Nuri, Fazıl Ahmet, Mehmet Emin, Yahya Kemal, Ahmet Rasim, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Ahmet Emin, Necmettin Sadık, Orhan Seyfi, İsmail Hakkı, Faik Sabri, Ruşen Eşref, Hüseyin Ragıp, Falih Rıfkı, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Halit Fahri, Ali Canip ve Celal Sahir beyler.

Şimdi Halide Edip’in yazısına geçebiliriz.

Elimizde bulunan tek sayfalık belgede, Halide Edip’in yazısının 4. Paragrafı, mavi renkli boya kalemi ile karalanmış ve çıkarılması istenmiştir.  Büyük Mecmuanın 6. Sayısında[9] yayınlanan bu yazıda, söz konusu paragrafın yeri için 12 satır boş bırakılmıştır. Prova baskıda bu paragraf 11 satır uzunluğundadır. İptal edilen paragraf, yapılan karalamaya rağmen okunabilmektedir.

Sansüre uğrayan paragraftan bir önceki paragraf şöyledir:

“Masefield” İngilizlerin Çanakkale hücumunu İngiliz târih-i harbinde en azîm ve kahraman vak’a diye kaydediyor. Ve her kısmın başına “Roland’ın Terânesi” epopesinden şanlı birkaç satır yazıyor.[10]

Çıkarılan paragrafta ise şu cümleler bulunmaktadır:

“İngiltere’nin cesur ve büyük çocukları, arkalarından muazzam Britanya’nın bütün muacciz vesâiti, dünyanın en büyük imparatorluğunun dökebileceği kadar gayretin, paranın birinci derecedeki techizatiyle gelip yarı çıplak, fakir, kanı, parası, ihtiyat kuvvetleri karşısındakilere nispeten hiç olan Türk’le çarpışıyorlar, mağlup düşüyorlar. Fakat bu mağlubiyeti de târih-i harplerinin büyük bir gayret ve kahramanlığı diye kaydediyorlar. Çanakkale müdafaalarına kendi milletinin vermekte geciktiği şeref ve takdiri şüphesiz bu kitap veriyor.”

Müttefik sansürünün yayınlanmasını sakıncalı bulduğu paragraf budur.

Halide Edip’in yazısının altında Rumelihisarı 15 Nisan (1335/1919) tarihi vardır. Derginin yayım tarihi ise 24 Nisan 1335 (1919)’dur. Demek ki yazı, Halide Edip’in kaleminden çıktıktan 10 gün sonra dergide yayımlanmıştır. Elimizdeki belgede[11] yazının ilk altı paragrafı vardır. Yukarıda aktarımını verdiğimiz 4. Paragraf çıkarılmıştır. Yazının diğer bölümlerine dokunulmamıştır.

Yazı, Merve Balcı tarafından yapılan çalışmada dördüncü paragrafı 12 satır sansürlü olarak değerlendirilmiştir.[12] 

Makale, 30 Ekim 1918 Mütarekesinin yazar üzerindeki etkilerini gösteren paragraflarla başlar. Sürekli savaş edebiyatı hakkında kitaplar okuduğunu söyler. Ve sözü İngiliz şair ve dramatisti John Masefield’in[13] Çanakkale savaşları hakkındaki kitabına getirir. İngilizler bu savaşlarda mağlup oldukları halde, Masefield bunu İngiliz savaş tarihinin en büyük olayı diye göstermektedir. Kitabın Bölümleri, Roland Destanı[14] epigraflarla başlamaktadır.

Bunu ifade eden paragraftan sonra sansür edilen 4. Paragrafa geliriz. Halide Edip burada ironik bir üslupla, Büyük Britanya imparatorluğunu eleştirmektedir. Roland destanında Müslümanlara karşı çarpışan bir avuç Frank savaşçısının yerini, Çanakkale savaşlarında dünyanın en güçlü ve üzerinde güneş batmaz imparatorluğunun askerleri alır. Bu cesur ve büyük İngiliz çocuklarının arkasında İngiltere’nin karşısındakileri aciz bırakan muazzam para, teçhizat ve teknik üstünlüğü vardır. Bu muazzam harp gücü, Çanakkale’ye gelir ve kendilerinden sayı ve teknik güç bakımından çok zayıf olan Türk gençleri ile karşılaşır. Karşılaşır ve mağlup olur. Ama İngiliz şairi bu mağlubiyeti bile, kendi harp tarihlerinin büyük bir kahramanlığı şeklinde göstermeye çalışır.

Çanakkale muharebelerini İngilizler açısından bu kadar şanlı ve kahramanca bulan ve onları bir destan havasında yansıtan Masefield’in kitabı, aslında Türkleri yüceltmektedir. Türkler Çanakkale’de Masefield’in yücelttiği İngiltere’nin “o destan kahramanlarını” yenmiştir. Hem de onlardan çok zayıf kuvvet ve teçhizata sahip olduğu halde…

Elbette ardından Halide Edip, bizim bu savaşı anlatmak için yeterli eser vermediğimiz gerçeğini hatırlar.

Biz, kendi ordumuzun bu olağanüstü kahramanlığını anlatmak için adeta hiçbir şey yapmamışızdır. Ordumuzun Birinci Dünya Savaşında gösterdiği kahramanlıkların sadece Suriye ve Filistin cephelerine ait olanlarını, Falih Rıfkı’nın Ateş ve Güneş kitabı yüceltmektedir.

İşte sansür kurulu, İngiltere’nin büyük askeri gücüne rağmen uğradığı başarısızlığı ironik bir üslupla dile getiren bu paragrafa katlanamamıştır. Mütareke sonunda savaşı kazanmış olmalarına, İstanbul’u ve Anadolu’nun çeşitli yerlerini işgal etmelerine, yani yine üstün durumda bulunmalarına rağmen, Türk ordusunun hakkını teslim eden bu paragraf onları rahatsız etmiştir. Bu tavır, onların kapıldıkları büyüklük kompleksinin arkasında gizlenen zaafı da ortaya çıkarmaktadır. Zafer kazandıkları kanaatindedirler, ama zaferlerinden emin değildirler.

Halide Edip sonraki paragraflarda bizim harp edebiyatımızın bulunmayışından yakınır ve Falih Rıfkı Beyin kitabını, Avrupa dillerine çevrildiği takdirde yüzümüzü ağartacak bir harp eseri olarak görür. Eserde bulunan yazılar çölde savaşan Türk ordusunun çektiği meşakkatleri, gösterdiği fedakârlıkları ve kahramanlıkları anlattığı ve okuyanın ruhunu etkileyen bir üsluba sahip olduğu için övülür ve ondan bazı alıntılar yapılır.

Dördüncü paragrafı eksik olan bu 22 paragraflık yazı, şu cümlelerle sona erer:

“Kendisi bütün bu ateş ve güneş diyarının bin bir meşakkati altında dövüşürken karısı, kızı tarlasında Türkiye’yi hayatta saklamak için çalışan bir Türk dünyasını bu kadar sevimli ve kahraman şekliyle bize gösteren Falih Rıfkı Bey’e, Türk ordusu ve Türk anaları medyûndur. Ve bizler evlatlarımızın Çanakkale ve üçüncü ordu menâkıbını, Falih Rıfkı Bey gibi hisseden mütefekkir asker çocuklarımızdan bekliyoruz.

Rumelihisarı 15 Nisan Halide Edib”

***

Kayıtlarda, Atatürk Kitaplığı koleksiyonunda bulduğumuz bu belgenin satın alma yoluyla temin edildiği belirtiliyor. Bu durum bize vefat eden şair, yazar, fikir insanı, bilgin ve aydınlarımızın terekelerinin muhafaza edilmesi gereğini açıkça gösteriyor.  Eski veya yeni harfli bu malzeme, mutlaka bir kütüphanemizde yer almalı ve tasnif edilmelidir. Böylece araştırıcılar edebiyat, fikir ve bilim tarihimizin karanlıkta kalan noktalarını bu belgelere dayanarak aydınlatmak imkânını bulacaklardır.

101 yıl önce uygulanmış bir sansürün kararttığı paragraf bugün bu sayede yerine konulabilmiştir.

İsa KOCAKAPLAN

(Türk Edebiyatı, S. 557, Mart 2020)

Kaynaklar

[1] Bu konuda derli toplu bilgi için bkz. Ender Korkmaz, “Mondros Mütarekesi Döneminde Sansür”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, 2012, s. 29-55.
[2] Cevdet Kudret,“Birkaç Örnek İle Mütareke Dönemi Sansürü”, Tarih ve Toplum, S. 53, Mayıs 1988, s. 42 (298).
[3] Korkmaz, s.43.
[4] Âlim KAHRAMAN, “Mütareke ve Millî Mücadele Yilları Edebiyat Dergilerinde Sansür”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S.31, 2012, s. 175-186.
<https://dergipark.org.tr/tr/pub/iutded/issue/17064/178397>(Erişim, 03.02.2020)
[5] Kahraman, s. 181.
[6] Cevdet Kudret, s. 42 (298)-45 (301).
[7] Kütüphanelerde eserin yayın tarihi 1334 ve 1335 şeklinde farklı olarak gösterilmektedir. Eserdeki mukaddimenin sonunda “Büyükada 15 Teşrinisâni 334 (1918) F.R. ” kaydı vardır. Buna göre eserin yazımı 15 Kasım 1918 tarihinde bitmiştir. Elbette bunun el yazısından sonra matbaada dizilmesi ve basılması vakit alacaktır. Seyfettin Özege koleksiyonundu bulunan Ateş ve Güneş nüshasında iki jenerik sayfası vardır. İlkinde yayın tarihi 1919-1335 olarak gösterilmiştir. İkinci jenerik sayfasında ise 1334 (1918) tarihi vardır. Kütüphane fişlerindeki farklılık buradan kaynaklanmaktadır. Bu durumda eserin 1918 senesinin son iki ayında basılamadığı ve 1919 senesinin Ocak-Mart aylarında basıldığı düşünülebilir.
[8] Nuran Özlük, “Büyük Mecmua ve Sistematik İndeksi”, Turkish Studies, Volume 5/3 Summer 2010, s. 1801-1826.
[9] Halide Edip, “Ateş ve Güneş Münasebetiyle”, Büyük Mecmua, Sayı: 6, 24 Nisan 1335 (1919), s. 86-87.
[10] Halide Edip, s. 86.
[11] Belge, Atatürk Kitaplığı Sayısal Arşiv ve e-Kaynaklar bölümü Evraklar koleksiyonunda Bel-Mtf- 047374 demirbaş numarası ile “Falih Rıfkı Atay’ın Ateş ve Güneş başlıklı yazısının gazete kupürü” adıyla kayıtlıdır.
[12] Merve Balcı, (Halide Edip Adıvar’ın Yazıları (1897-1925) Üzerine Bir İnceleme, MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü TDE Anabilim Dalı YTE Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2016, s. 329-332.
Tez daha sonra kitap olarak da yayınlanmıştır: Merve Balcı, Muharire Hanım Halide Edip Adıvar’ın Gazete ve Dergi Yazıları, Arı Sanat Yayınları, İstanbul 2019, s. 311-314. (Kitabın 312. Sayfasında bu yazı ile ilgili olarak yine [12 satır sansür var.] ifadesi bulunmaktadır.)
[13] John Masefield (1 Haziran 1878- 12 Mayıs 1967) İngiliz şair. https://archive.org/details/gallipoligun00mase/page/56/mode/2up adresinde Gelibolu isimli eserinin dijital versiyonu vardır. Halide Edip bu kitaptan söz ediyor. (Erişim, 03.02.2020)
[14] Roland Destanı (Chanson de Roland), Ortaçağ Frank destanıdır. Roland adlı bir liderin bir avuç arkadaşıyla beraber İspanya’da Müslüman Araplara karşı verdiği mücadeleyi konu alır. Hikâye İspanya’da ve Frank İmparatoru Charlemagne döneminde geçer. Ortaçağ’ın daha geç dönemlerinde yazıya geçirilmiştir.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Roland_Destan%C4%B1 (Erişim, 03.02.2020).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir