Nazim Ahmedli’nin Şiirinde Aşk ve Mistisizm

Belki de insanlar konuşmaya başladıktan sonra şiirsel anlatımlar da ortaya çıkmıştır. Ahenkli, etkileyici, insanların dikkatini çeken sözler ilk şiir denemeleri olarak görülebilir. Sümerlerin Gılgamış destanı, Sanskritçe “Vedalar”, Zerdüşlükteki “Gatalar” hep şiirsel bir dille yazılmıştır. Halkların acılarını, sevinçlerini bildiren olaylar, bunların şarkılara, şiirlere dökülmesi çok eski tarihlere dayanır.

Türk dilinde yazılan destanlar, kopuz melodisi eşliğinde okunan Türküler, dervişlerin obadan obaya gezerek terennüm ettikleri İlahi aşkı anlatan deyişler halkın hem ruhunda hem de sosyal hayaında derin izler bırakmıştır.

Türk dilinin en çok konuşulan ağızlarından biri olan Azerbaycan Türkçesinin temsilcileri sadece kendi muhitinde değil bütün Türk dünyası içerisinde en büyük şairleri yetiştdirdiler. Farsça yazsa da her eserinde Türkün şiirinin kokusunu aldığımız Nizami, Sadece yaşadığı Bağdat bölgesini değil İstanbul’daki şairleri bile kusursuz şiiriyle büyülüyen Fuzuli, Hurifiliğin isyankâr müridi ve iki cihana kendisini sığdırmayan Nesimi, hem şah hem de bir tarikat şeyhi olarak inancını coşkulu dizelerle günümüze kadar akatarabilen Hatai gibi Türk şiirinde derin izler bırakan şairler dilimize en büyük katkıda bulunan ve zenginleştiren şairlerdir.

Azerbaycan şiiri ve şairleri sadece Orta Çağ’da değil Sovyetler Birliği döneminde de üzerlerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmişlerdir. Dilin ve milli kimliğin unutulmaması o dönemin en önemli amaçlarından biriydi. Baskıcı idoloji “beynelmilecilik” adı altında tar isimli bir müzik enstürmanını bile yasaklama yoluna gitmişti. Ama Hüseyin Cavid, Ahmed Cevad, Cafer Cabbarlı, Elmas Yıldırım gibi şairler şiirleriyle kendi kimliklerini savunmuş ve bunun karşılığında da büyük bedeller ödemişlerdir. Daha 29 yaşında olan şair Mükail Müşfik, tarın yasaklanması karşısında “Oku tar, oku tar, seni kim unutur!” isimli şiiriyle adeta sisteme meydan okuyan bir şiir yazmış ve bunu da hayatıyla ödemiştir.

Böyle cesur, fedakâr ve zengin bir muhitte kendisini yetiştiren şair Nazım Ahmedli, geçmişten geleceğe aktarılması gereken bütün unsurları şiirinde terennüm ettirmiştir.Doğup büyüdüğü Laçın bölgesi, havası, dağları, akarsuları, zengin bitki örtüsü ile onun çocukluk ruhunda doğa sevgisini adeta şiire dönüştürmüştür. Belki de bu yüzden şiirlerinde bulutlarla yaptığı yarışlar, gökyüzünde yitip gitmeler, dağlara sığınmalar, sularda yeniden doğmalar bolca yer almıştır:

“İstedim eğim buludu,
Söz deyim, övüm buludu;
Dağlara düğüm buludu,
Cığırlar” ilmeği” olsun.”

Modern hayatın ıstırapları, doğduğu yerlerin hasreti, etraftaki insanların vefasızlıkları onu dünyadan soğutmakta ve bazen bir çocuk gibi yıldızları elleriyle koparıp yerlere atmaya sevk etmektedir:

“Dertler de büküm-büküm,
Sürüyüm, nere çekim;
Çekip yerlere döküm,
Gökten ayı, yıldızı.”           

Bulutlar, dağlar, çığırlar onu sanki bir başka âleme davet etmektedir. Nazim Ahmedli sık sık dünyanın sıkıcılığından, dertlerinden, kötülüklerin baskısından kurtulmak için göklerde kaybolup gitmeği arzulamaktadır.Bazen kendisini bir yağmur damlası, bazen yalnız bir ağaç, bazen de dereleri saran kalın bir sis olarak gören Şair, bir Yunus Emre gibi bütün varlığıyla dünyaya arkasını dönmektedir.

“Ben ekinde, biçinde,
Bu dünyanın göçünde;
Gökyüzünün içinde,
Tanrı bizden yukarı.”

Şair Nazim Ahmedli’nin şiirini coşturan varlıklara duyulan aşk, onu  gittikçe güçlenen mistik ruh haline götürmektedir. Aynen bir derviş gibi tabiattaki her hareket onda çok farklı duygular uyandırmaktadır:

“Ben ne yaşta, ne yüzde,
Bu sima bu benizde”;
Ruhum uzak denizde,
Bir yelkensiz kayıktı;

Deyir uğursuzmuşum,
Nerde dert udurmuşum;
Yoksa unudulmuşum,
Ben adda adam yoktu.”

*******

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir